mide sancısı
2021-03-04
2020-07-21
İlk derleme ***Mobil cihazda açmayınız***
Mide Sancısı
Midenizin sancımasına
dair en katlanılmaz şey, muhtemelen, elinizi atıp da midenizi kaşıyamamanızdır.
Şu veya bu sebepten mideniz sancıyabilir, sebepleri teşhis edebilirsiniz veya
edemeyebilirsiniz. Midenizi sancıtan sebepleri kabullenebilir veya bu sebepleri
kişileştirip onlarla kavga edebilirsiniz. Hakikat odur ki, bu sancılar zaman
içinde vaka halini alır. Ne var ki vaka ile kavga edemezsiniz. Vakanın idrakini
zafer saymamak gerekir. Zira anlamış olmak oyunu kaybetmiş olmak demektir.
Ortada bir oyun var ise.
Sabredip okunursa
müteakip satırların büyük ölçüde deli saçması olduğu görülecektir. Yazılanların
sonuna geldiğinizde okuduklarınız size anormal görünmüyorsa iki ihtimalle yüz
yüzesiniz demektir. Bunların ilki, gözlerinizi satırların üzerinde öylesine
gezdirmiş olmanız ihtimalidir. Buna kim üzülmeli, bilmiyorum. İkinci ihtimal
daha kötüdür. Her satırı okuyan gözleriniz zihninize hiçbir anormallik emaresi
göstermedi ise benimle aynı hastanede tedavi gören bir hasta olma ihtimaliniz
ölçülebilir seviyede yüksektir. Buna üzülmeniz pek mümkün değildir. Burada,
aynı hastanede, benimle iseniz, sizinle isem, idrakine sahip olmadığımız bir
beraberliği tecrübe ediyor isek gerisi laf-ı güzaftır.
Buradaki beraberliğimizin
yegâne anlamı vakayı idrak etmiş ve böylece yenilmiş olmamızdır. İyi ihtimalle
bahar günlerinde hastane bahçesinde gerçekleştirdiğimiz suluboya resim
faaliyetinde yüz hatları belirsiz bir figür olarak kağıdıma misafir olursunuz.
Yüz hatlarınızı çizmek ve boyamak için uğraşmamı beklemeyin. O hatların
kıymet-i harbiyesi kalsa idi zaten burada olmazdık.
Hafıza-i Beşer
Doktorum dün akşamki
görüşmemizde “Üzülmeyin” dedi, “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür”. Karşımda
oturduğu koltuktan öne eğilerek dizime hafifçe dokundu bunu derken. Sonra,
kucağımdaki ahşap kutuya bakıp “O sizin” dedi, “Kimse elinizden alamaz”. Bu
sabah dışarıdan dünkü kendime bakan gözüm kutuya sıkıca sarıldığımı gösteriyor
bana. Bu yüzden kutunun emniyette olduğunu belirtmiş olmalı. Otuzlarının
ortasındaki doktorum insana güven veren ses tonu ve hoş gülümsemesiyle sıcaklık
denen şeyin kristalleşmiş hali.
Henüz vardığı evinden
hastaneye dönmüş olmaktan şikâyet etmedi. O trafiği sil baştan çekmiş, belki
bir akşam yemeği planının dışında kalmış, belki sıcak bir banyodan mahrum
kalmış olmak… Bunlara dair bir şey söylemedi. Pencereyi açıp dumanını dışarı
savurarak birer sigara içtik birlikte. “Sizin cezanız yetmiş lira, benimki beş
bin” derken hınzırca güldü. Rasyonalite neydi? Hastane duvarlarının dışındaki
bir şeydi muhakkak, o duvarların içinde ağlarla yakalamaya çalıştığımız bir
kelebekti rasyonalite.
Başlangıçta deliliğin
olmaması haliydi rasyonalite. Yine de deliler uzunca bir süre boyunca toplum
hayatının ayrılmaz bir parçası olarak kabul görmüş, mahallenin belki eğlenceli
ve her daim hoş görülmesi gereken bir unsuru olarak akillerin arasında yaşayıp
gitmişti. Ne zaman ki iş bölümünün mükemmel keskinleşmesiyle modern hayat
kendini dayatmıştı, işte o zamandı deliler için dört duvar arasının görünmesi.
O mükemmel iş bölümünün içinde, delilerle uğraşması gereken bir kısım deli
olmayana meşgale yaratılması pek de kötü olmamalıydı. O dört duvar, hikâyenin
devamında, içindekinin deli olup olmadığını umursamadan görevini yerine
getirmeye devam etti. Bunların bir kısmını bir kitapta okuduğumu hatırlıyorum,
orijinalinden değil ama. Alabildiğine ağır çevirisi, noktasına kavuşamayan
cümleleriyle zamanın entelektüellerine bir biçimde acı çektiren kitap yine de
sevgiyle anılmalı. İnsanlığın kendisini deli olanlara karşı olmayanlar şeklinde
nasıl ikiye böldüğünün güzel bir izahatıdır.
Her şeyin kötüsünün
varlığı, iyisinin davranışlarını yönlendirmek ve sınırlandırmak söz konusu
olduğunda göz ardı edilemeyecek bir rol üstlenir. Deliler olmalıdır ki deli
olmayanların geçmemeleri gereken bir delilik hattı çizilebilsin. Bu yüzden mi
varım bilmiyorum ama bu yüzden burada olduğumu söyleyebilirim. Bir kötü kadının
çekiciliğinde olduğumu düşünerek kendimi avutabilirim.
Bir şeyler
hatırlayabileceğimi düşünerek doktoru çağırtmam, doktor geldiğindeyse hiçbir şey
hatırlayamamam iyi olmamıştı. Ceza falan görmedim. Doktorumda en ufak bir
memnuniyetsizlik emaresi yoktu. Giderken ofisinin kapısına iri kıyım
hastabakıcılardan birini dikti ve “Yazın” dedi. “Yarın öğleye doğru geleceğim,
o zamana kadar yazın. Uykunuz gelecek olursa hastabakıcı sizi odanıza götürür.”
Doktor çıkar çıkmaz klavyenin başına oturdum ve dosya adında adımın yer aldığı
dokümanı açtım. Hastaneye yatırıldığım gün cebimde buldukları bellekte yer alan
dosyaydı bu. Bana dair tanıtıcı bir iz taşımayan, ama kâinatın çarpık mizah
hissinden olsa gerek, cebimden çıkan dosya. Cüzdan değil, kimlik değil, sadece
bir bilgisayar belgesi. Doktorumla defalarca üzerinden geçmemize rağmen içinden
kimliğime dair bir şey çıkaramadığımız bu dosya sabaha kadarki tek arkadaşımdı.
Hastabakıcı elindeki
kahve kupasının yarısını bir su bardağına döküp elime tutuşturduktan sonra, kendimce
anlamlı veya gerekli gördüğüm bazı şeyleri metnin orasına burasına eklemek gibi
tehlikeli bir strateji seçerek geceyi tükettim. Bellekten çıkan metni vaktiyle
ben yazmış olsam da olmasam da fark etmez. Bu eklemelerden sonra dosya ne benim
ne O’nun; O kimse artık. Anlamış olduğunuz gibi, metnin başında geçirdiğim
saatlerde bir şeyleri hatırladım. Kim olduğum hariç bir şeyleri, isimler hariç
bir şeyleri, yerler hariç bir şeyleri.
Pembe Gri
Pembe Gri. Yola çıkmaya hazırlanan bir hikâye. Burayı gerçekten terk eder
mi, sonunda yeniden buraya döner mi, kim bilir? Ben bilmezken. Hikayelerin bavulları var mıdır?
En Güzel Bavul
Flaş bellekten çıkan anlatı böyle
başlıyordu. Hikayelerin bavulları olup olmadığını bilmiyorum. Her hikâyenin
kendi zenginliğince bir bavulu olmalı. Hikâyede yer alan nice aksesuarı elde
taşımak zor olurdu. Bildiğim bir şey var ise, o da bir bavulun derin bir
hikayesi olabileceğiydi. Geçtiğimiz yılların birinde, ülkenin yaratıcı ve ünlü
bir yazarı, aldığı uluslararası büyük ödülün konuşmasında bir bavuldan
etkileyici bir anlatı çıkarmıştı. Babasının izlerini, nasıl yazdığını, niçin
yarattığına dair kelimeleri bir bavuldan çıkarıp ince bir nakış gibi birbirine
işlemişti dinleyicilerinin önünde. İyi bir hatip değildi belki, ama anlatının
iyiliği hitabetteki aksamaları örtmeye yetip artmıştı. Belki okuyanı cezbetmek
için yazılmış bu satırların başına niçin iki rengin adı yazılmış, hemencecik
anlamak zor.
Aşağıköy
Çocuklar, Hansel ve Gretel’in hikayesinden
haberdar olduklarından olsa gerek,
yolun iki yakasında dizili, kalın gövdeli, uzun çamların bir tünel oluşturur gibi birleşmiş kollarının altından aşağıköye giderken el
ele tutuşurlardı. Eve dönerken de aynısı olurdu. Sağa sola sapmadan, karşılaşılan bir arkadaşla oyalanmadan,
belki arada bir şarkı söyleyerek yapılan bu yolculuk bir yetişkin için evden çıkıp yine eve varana kadar yarım saat sürmezdi. İki çocuk içinse aynı yolculuk rahatlıkla bir saati aşan bir macera idi.
Her gün okuldan eve dönüp vakit
kaybetmeden yerine getirilen bir görevdi belki. İnişte ellerinde yük olmazdı, çıkışta ise öğle ikindiye dönerken pişmiş taze ekmek,
naylon torbaya yapışmasın diye günün gazetesi ise
korunur halde, tek yükleriydi. Ufaklığın dönüş yolunda yoruldum
ile başlayıp, kısa zamanda yürümeyeceğim ben halini
alan ayak diremeleri, küçük ayakkabıların toprağı döven topuğu, çişim geldiler,
biraz itişme, sıcak ekmeğin koparılan başı, çikolatadan rüşvet ve eve varış. Eve akşama doğru gelecek anne
ve babayı beklerken geçecek süreyi dolduran,
oldukça işlevsel bir ritüeldi bu.
Aslında ortada köy falan yoktu. Köyden büyük, ilçeden küçük olan ne ise,
kasaba veya belde demek gerekir, o vardı. Kasabanın merkezi aşağıdaydı, yukarıdaki dağa göre. Dağ arkadaydı, öndeki kasabaya göre. Aşağı aşağıdaydı, inerken yorulmak zordu, yukarı ise kimi zaman çok yukarıdaydı, oraya varmaya çalışırken yorulmak çok kolaydı.
Yukarıda, ama dağa varmadan, Öğretmen Lisesi vardı. Eğitim binası, geniş spor sahası, yemekhanesi, yatakhaneleri, ahırları, mandırası, kendine ait tarım alanları ve öğretmenlerin lojmanları ile. Öğretmen Lisesi öyle olmadan önce Köy Enstitüsü idi. Öğretmen yetiştiren bir yerdi
ve öğretmen yetiştiren öğretmenleri yetiştiren. Öğretmen Lisesi
olduktan sonra da pek çok öğretmen yetiştirdi. Enstitünün o eski ruhu kasabanın üzerinde asılı kalmıştı sanki. Çocukların devam ettiği ilkokul bile
bundan payını almıştı.
Masalda da öyle miydi, değilse bile
önemli değil, büyük çocuk erkekti, küçük ise kız. Kız belirgin biçimde dünyaya dönük, coşkulu, gözlerinden
kıvılcımlar taşan bir çocuktu. Oğlan için aynısı söylenemezdi. Akmaz
kokmaz garip bir çocuktu. Okuma yazma bilen bir ev hayvanı demek de mümkündü oğlan için. Kendini güvende hissettiği bir çemberin içinde oyunlarını oynar, vurdulu kırdılı erkek çocuğu oyunlarından sakınırdı kendini. Arkadaşları vardı, güvenli bir çember oluşturan güvenli arkadaşlar. Vurdusuz, kırdısız. Kızın hayat ışığının yanında, oğlanınki cılız bir yansımadan öteye geçemezdi. Bu, oğlanın hayatında her zaman bir esrar olarak kaldı.
On iki
On iki dendiğinde içimden bir ses
“Eylül” diye fısıldar. Kötü, habis bir fısıltıdır bu. On iki Eylül. Darbedir,
anlayışsızlıktır, kurallı kuralsızlık, acımasızlıktır, acıdır. Çokları için,
çok kişi, çok aile, çok hane için tarihin sonu ve belki daha çokları için
yozlaşmış bir yeni tarihin miladıdır. On iki dendiğinde içimden bir ses “Eylül”
diye fısıldar. “Git” derim pislenmiş gibi hissedip. Çocukluktan kalma bir
alışkanlık bu, şahsi bir tılsım. O zaman gerçekten çocuk olduğumu belirtmem
gerekir. Anlam kaymasıyla gence çocuk demek değil yaptığım, sözlük anlamıyla
çocuktum. Darbe geldiğinde dört yaşında idim. Bunu hatırlama şansım yok, bana
anlatılan böyle. Öncesinden bir iz var, ama zihnimin derinliklerinde bir yerde.
Darbeden önceki zamanın içinde bir zaman, annemin ve babamın aynı anda ortadan
kaybolduğu. Günlerce miydi, aylarca mı?
İçinde nefes aldığımız, karnımızı
doyurduğumuz, bir yerden bir yere gittiğimiz ve geceleri uyuduğumuz o günlere
niçin bir tarih etiketiyle atıf yapıldığını hayatımın sonraki zamanlarında
anladım. On iki Eylül’ün bir on yıl büyüğü yine on ikili bir tarihti. On iki
Mart ilkbaharın giriş ayını katletmiş, On iki Eylül ise sonbaharın. Bunlar,
arkalarında herhangi bir bahara göz ışığı ve sevgiyle giremeyecek kadar
yaralanmış çok kişi, çok aile, çok hane, çok mahalle bırakmış arkalarında.
Korkunun ve ürküntünün kâh göz önünde
kâh derinlerde hüküm sürdüğü o darbe sonrası günlerine dair tek güzel olay
kardeşimin eve gelmesiydi. Hastanede güzelce sarılmış bu minik insanın yüzünü
ilk defa gördüğüm an hafızama o kadar güzel kazınmış ki. Tabiatı gereği
gürültücü olan ve başlangıçta pek de işe yaramayan bu bebek on iki Eylül
korkularımla aramdaki en sağlam duvar oldu. Eve getirildiği gün, anneannemlerin
evindeki orta odada yatağın üstünde yatan bu bebeği yatağın karşısındaki
kanepeden izlerken kardeş denen bu şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Derin bir fikir geliştirebilmiş miydim? O esnada sadece dört buçuk yıldır dünya
yüzünde olduğuma göre yapamamış olmalıyım. O güne damgasını vuran, bebeğin
yattığı yerde başını bana çevirip “Korkma, bütün aylar Nisan bundan sonra”
demesi oldu. Yeminlerle anlatsam da kimseyi buna inandıramadım. Yıllar sonra
kendisini de.
Okumak
Sakin bir eylem gibidir. Şiddetten uzak
görünür okumak. Sessizliğin arkadaşıdır sanki. Değildir. Değildir. Değildir. İki şeyi çağrıştırır bende okumak: birincisi olanı biteni görmekten kaçamamam için gözkapaklarımı söküp alan bir bıçak ucu. Haydi,
kapa gözlerini dünyaya. İkincisi ise, olanı biteni görmemem için gözlerime mil çeken bir kızgın bıçak ucu. Aç gözlerini açabilirsen. Yazar
her durumda bıçakla yapılan bir işin sahibidir. Her
durumda içten kopan çığlıkların nedeni, belki sadistçe bir dürtünün sahibi. Yazarın işi kalemledir sanılır, aslında bıçakladır.
Sus
Evimiz ve içinde yaşayan ailemiz hiçbir
zaman apolitik olmadı. Kendini politik aktivizm ile tanımlayan bir aile de
olmadık. Ne var ki, neye hangi açıyla baktığı her zaman belli bir anne ile
babanın çocuğu olarak, o duruşun ve açının gerektirdiği kalıplara uygun
günlerde geçti çocukluğum. Bunun anlamı, insana dair vazgeçilmez değerleri
canlı tutmak idi. Her öğleden sonra okul çıkışında kasaba bakkalından eve
getirilen gazetenin ilk okuyucusu idim. Önce, ikinci sayfanın sağ üst
köşesindeki yazıyı okurdum; sonra, ilk sayfanın sağ alt köşesindekini. O
yaşımda bunlardan gerçek anlamda keyif aldığımı söylemek iddialı olur. Daha çok
ders çalışmak gibiydi bu yazılar. Darbenin ilk dalgasının acımasız şiddetinin
yerini görünürde sakin ama esasen nobran bir sivil anlayış almıştı. Zamanın ülkeye
hakim sağ siyaseti, iktisadi hayata çarpık bir serbestleşmeyi, sosyal hayata
ise ders kitabı tanımıyla muhafazakarlığı hâkim kılmak gayretindeydi. Bunda
başarılı olmadığını söylersem çocukluğumun korkularına ihanet etmiş olurum.
Gazetede gün atlamadan okuduğum yazılar o korkuların sebebi değilse de su
yüzüne çıkmasının sebebi oldu. Bugünden geriye bakınca “iyi ki öyle olmuş”
diyorum.
On yaşında bir çocuğun bir kitapta
anlatılmaya değer darbe sonrası hikayeleri olmamalı. O hikayelere sahip bir
çocukluk hangi kayıplarla, nice acılarla, nasıl çalkantılarla geçmiştir. Benim
hikayemde o kayıplar, o acılar, o çalkantılar yok. Yine de darbenin beş yıl
sonrasında hayatlarımızın geçtiği o güzel kasabadaki kendince güzel günlerinin
her birinde anneme veya babama bir şey olup olmadığına dair kaygıyı yaşadım.
Sivilleşen anlayış, haksız tutuklanmaları ve işkenceyi durdurmak yerine yeni
bir iş bölümüne konu etmişti olsa olsa. Şanslı olanlar askerden dayak yemek
yerine polisten dayak yemekten korkar halde idi. Doğrudan evimize girmemiş olsa
da bu gözaltına alınma, işkence görme ve belki kayıp edilme süreci annemi ve
babamı kaybetme korkumun ilk defa kendini açığa vurmasına neden oldu.
İnsanın fikirlerini izin almak zorunda
olmadan ve açıkça söyleyebilmesinin değerini o zamanki çocuk aklımla
kavrayabildiğimi söyleyemem ama buna duyacağım ömürlük hasretin tohumları o
zaman atılmıştı. Kasabadaki az sayıda insandan da oluşsa, beyninizin ilk siyasi
tohumları ilerici bir çevrede atılıyorsa göründüğü kadar talihli değilsiniz
zira. Aklınızın yettiğince anladığınız bir şey varsa bile bunu başkalarına
belli etmemeniz gerekir. Ailenizin siyasi aidiyetinin halihazırda bilinmesi
durumu değiştirmez, toplum içinde kendini yeniden belli etmek, ne olduğunun
altını çizmek pek ala yasaktır. En azından o yıllarda hayata soldan
bakıyorduysanız durum buydu. Yıllar gelip geçtikten sonra üzülerek anladım
bunun bir teslimiyet biçimi olduğunu. Belki bu yüzden, dönemin başbakanı yeni
yapılan otomatik telefon santralini ve kasabanın ilk iki ankesörlü telefonunu
hizmete açmak için kasabaya geldiğinde belediye meydanına toplanan kalabalığa
kaygıyla ve yeni öğrenilmiş bir tiksintiyle baktım. O kaygı ve tiksinti zamanla
alışılmışlarımın arasındaki yerini aldı. Arasında yaşadığım insanlara
yabancılaşmamın miladı o yıllarda, aylarda, günlerde bir yerdedir.
Ağırlık mı, terazi mi?
İşten çıkar ayak haritayı şaşırıp Gar'da buldum kendimi. Dedem ve büyükbabam buluşmuşlar,
demleniyorlarmış. Buyur ettiler
sofraya, demleniyoruz, pek ala. Bütün mutluluğumun ve
dertlerimin kaynağı iki ihtiyarla.
Biraz rakıda ne mucize var:
her yudumda tabiatları değiş tokuş oluyor. Sert
yumuşak oluyor, yumuşak sert. Ama iyi
hep iyi kalıyor, doğru hep doğru. Hiç-bir-şey göründüğü gibi değil.
Değillerin bazısı hiç-bir-şey gibi ama.
Dedem soruyor, işler nasıl diye. Sorduğu o değil, eski adam. Böyle soruyor,
mutlu musun demek yok lügatinde. Pek mutluyum, daha az mutlu olsam hayatımda azıcık değişiklik için bir itici güç olurdu belki. Yoksa
o huzur muydu? Daha az huzurlu mu olmam gerekirdi değişikliğin itici gücüne
kavuşmak için? Bunları düşünürken zihnimde bir soru beliriyor: ağırlık mı olmak zor,
terazi olmak mı? Mustafa,
Mustafa'ya soruyor, Mustafa gülümsüyor. Kim kimdir hakikaten?
Hatlar
İkisinden de bir şeyler almışım. En azından annem hep öyle der. Yüzümün
şekli, gülüşüm, somurtuşum, ayıklığım, sarhoşluğum, keyifliyken halim,
keyifsizken bakışım hep ikisinden geliyor. Bu adamlar önce devlete sadakatle
memuriyet etmiş, emeklilikten sonra da özel sektörde çalışıp devirlerini
tamamlamış adamlar. İkisi de çocuklarına olabildiğince iyi şartlar sağlamak
için çalışmış. Sünnet düğünümdeki zil zurna sarhoş hallerini ve dizlerini yere
vura vura oynadıkları zeybekvari oyunu aile arasında anlatıp doyasıya gülmüşlüğümüz
çoktur. Ne kadar gülsek de faydası yok. Ağlamanın faydası olmadığı gibi. Ne
gülerek ne ağlayarak geri getirebiliyoruz fiziki dünyadan göçenleri. Onları
kısa süre için de olsa görmek bazı akşamlarda mümkün oluyor. Genellikle medeni
ölçüden bir duble sonra, oracıkta bekler halde.
Yolculuk
Çocukluğumda yolculukları çok severdim. Her çocuk sever sanırım. Yine de sözünü ettiğim her çocuğun yolculukları sevdiği, bu durumda benim de çocukken
yolculukları seviyor olmam
gerektiği değil. Yaşı arttıkça daha az seviyor
insan yolculukları. En azından benim için öyle. Yolculuk
belirsizlik demek. "Daha gelmedik mi"leri anneye babaya soramamak,
içinden kendine sormak demek. Buna sıkılmak da
denebilir. Sordukça sıkılmak, sıkıldıkça sormak. Sıkıcı bir sarmal.
Yolculuk bir yere ulaşmaya çalışmak demek. Yeni
yollar, o yollara dizili tabelalar, kilometre işaretleri, elektrik direkleri,
telefon kutuları, bakkallar, büfeler. Yolun
sonunda- Aslında yolların sonu yoktur, birkaç çıkmaz sokağı saymazsak. Yollar birbirine bağlanarak, gidenin
keyfince hiyerarşiler, döngüler oluşturarak insanın aklının almayacağı derecede karmaşık bir seçenekler dünyası sunar. İnsan bir yere varmadan, saatleri bir yana bırakın, aylarca, yıllarca hareket
halinde kalabilir. İşini ciddiye alan
seyyahlar dışında kimse bunu yapar mı bilmem. Yolun sonunda- tabii ki yolun
bir sonu vardır. Yolların aralarında kurduğu garip hiyerarşilerin, bitmez
sanılan döngülerin bir sonu
vardır. Yolculuğa bir tanım biçmek gerekse,
yoldan en kısa sürede ve en az
enerji harcayarak kurtulmak diyebilirdim. Yolculuk sözcüğü ihaneti kendi içinde
barındıran bir sözcük. Her şey için, birşeycilik o bir şeye ihanet etmek üstüne mi kurulu,
bilmiyorum. Yolculuk bir yerden uzaklaşmak demek. Geçici veya kalıcı olarak, isteyerek veya istemeyerek, gönül rahatlığıyla veya kaygılarla.
Çocukluğumda yolculukları çok severdim,
belki valizlerim olmadığı için. İnsanın olmayan valizlerini hazırlaması gerekmez, değil mi? Valiz hazırlarken içime bir kara
bulut çöker. Ya toplantıda sunacağım materyali almayı unutursam ya plaj terlikleri gözden
kaçıverirse ya gittiğim yerdeki ev
sahibeme aldığım armağan paketi evde
kalırsa. Hemen hepsi
basit şeyler. Sunumda özür dilenir, otelin
marketinden şampanya tarifesi üzerinden terlik
alınır, ev sahibesi muhtemelen umursamaz
bile, aman der, dünyanın günü torbaya mı girdi der, bir ara veriverirsin armağanını, sen geldin ya, gerisi boş.
Ya bir sürgün öncesindeyse valiz hazırlığı. Bir zaman sonra
varılan yerde hayıflanmamak için valiz hazırlığını incelikle yapmak gerekir. Taşıma kolaylığı ile hayıflanma riski arasındaki ince çizgiyi yakalamak.
Malum, sürgün yolu zordur. Yoldan kurtulmak mı? Hiç gitmesek. Bu
defa yol dönüşsüzdür. Çocukluğumda yolculukları çok severdim. Belki sürgün olasılığı aklıma gelmediği için.
Sürgün
“Yavrum, sürgünüz biz, buraya
keyfimizden gelmedik.” Hayatımda bir defa duyduğum bu cümle söylediğim bir
şeyin cevabı olmalı. Cümlenin kendisi zihnime gömülü kalmış. Annemden mi
duydum, babamdan mı? Utanan değil ama sakin bir ses tonuyla söylenmişti bana bu.
Yine de çocukluğun garip hezeyanları kabilindendir, bende garip bir utanma
değil ama dışlanma hissi uyandırmıştı bu cümle. Demek ki birileri asıl
yaşamamız gereken yerde yaşamamızı istememişti. Okuduğum kitaplarda da öyleydi,
kahraman birileri için tehlike arz ediyorsa sürülüyordu başka bir yere. Adli
takipte imza veriyor, çoklukla acı çekiyor, fakirlik içinde yaşıyordu. O
kitaplarda sürülen kahraman bir bölümün sonunda sürülürdü, bir cümleyle.
Sonraki bölümde sürüldüğü yerdeki hayatına çoktan başlamış olurdu.
Bizim bu sürgün en azından benim çocuk
aklım için acılı değildi, fakirlik de çekmedik. O zamanlar iki lise
öğretmeninin çocuğu iseniz makul bir refah algısı içinde yaşardınız. Sağ
popülist bir iktidarın fasılalı maaş artışları sayesinde o garip enflasyonlu
ortamda yaşar giderdiniz. Üstümün başımın eksik kaldığını, erişebildiğimiz
raflardan istediğim bir şeyin eve alınmadığını hatırlamıyorum. Konu kitap,
defter, kalem ve benzeri şeylerse özellikle hiçbir sınır olmazdı. Küçük bir
ilçedeki tek kitapçının büyük şehirlerden belki üç kopya getirdiği kitaplardan
zevkimize uyanlar bizim için ayrılır, bazen hususi ısmarladığımız kitaplar
ayağımıza kadar gelirdi. Garip bir sürgün hayatıydı bir bakıma.
Gazetede okuduğum haberler büyük
şehirlerdeki ilkokulların kalabalık sınıf mevcutlarını anlatıp halkın
şikayetlerini anlatırken ben bu sürgün yerinde yedi kişilik bir sınıfta ve
ancak en kuvvetli dualarla sahip olabileceğim dünya tatlısı bir öğretmenin
emniyetli ellerinde okuyordum. Çok sonra farkına vardım öğretmenimin de sürgün
olduğunu. Büyük şehirde tehlikeli sayılan aileleri taşraya sürmek bizim
açımızdan ceza kisvesi altında ödüldü sanırım. O sınıfa, o öğretmene, o serbest
öğrenme ortamına zamanın büyük şehir ortamında sadece özel bir kolejde
kavuşabilirdim. Sürgünde bu kendiliğinden ve devlet-i alinin nobran aklıyla ve
kaba elleriyle gerçek olmuştu.
Rastgele bir günde sürgün olduğunuzu
hissetmez veya pek az hissederdiniz. Bir bayram öncesinde, bir hastalığa
yakalandığınızda veya uzaktaki bir akrabanın başına bir şey geldiğinde
değişirdi durum. Telefon etmek uzun ve çileli bir işti. Ailece postaneye
gidilir, görevli memura bağlanacak telefon numarası ve isimler yazdırılır,
sonra uzunca, herhalde yarım saat, beklenirdi. Memur bağlantıyı kurduğunda sizi
çağırırdı ve görüşme kabinindeki ahize dört kişilik ailemizin uzaktaki
sevdiklerimize kavuşmamızın aracı olurdu. İşte o telefon günlerinde eve dönünce
ilk yapılan mektup yazmak için masa başına oturmak olurdu. İnsan nadiren ve
kısa süre için sevdikleriyle konuşabilince, her defasında içinde bir şeyleri
söylemeyi unuttuğuna dair kuvvetli bir takıntıyla yaşamak zorunda kalıyor. Nihayetinde,
o telefon ahizesi sürüldüğünüz yerin coğrafi işareti oluyor. Otomatik
santralımız aramaları kolaylaştırsa da bu itilmişlik hissini ortadan kaldırmadı.
Uzakta olmanın sıkıntısını ve
mutsuzluğunu en çok annemde gözlemledim. Dedemin zorlu hastalığı boyunca
yaptığı seyahatlerde yıprandığını, telefon görüşmelerinden sonra dişlerini
sıkarak içine içine ağladığını gördüm. Şimdi bunları yazarken, otuzlarındaki o
kadından yaşlıyım, yüzüne her durumda gülümsemek zorunda olduğum çocuklarım yok
ve cari değeri itibarıyla sürgünde değilim. Hakikatte başka bir sürgünün içinde
olabilir miyim, bilmiyorum. Akıl hastaneleri sürgün yeri sayılabilirse, öyleyim.
Adil Bir Ses
Heykelleri adliye binalarının önünde
yer alan ama gelenin gidenin zamanla alışıp görmezden geldiği bir kadın vardır.
Gözleri bağlanmış bu kadın bir eliyle bir eşit kollu teraziyi havada tutar, diğer
elinde ucu yere bakan bir kılıç vardır. Gelenin geçenin hadsizce görmezden
geldiği Themis, Yunan titanlarından biridir. O, ilahi düzenin, hakkaniyetin,
kanunun ve tabii kanunun ve geleneğin kişileştirilmiş halidir. Beni önce terazi
etkiler. Her şey dengi ile ölçüye konur ve kefeler boş iken terazinin kolu
yataydır. Adalet böyle bir şey olmalı.
Yine de bağlıdır Themis’in gözleri,
kimin nesini tarttığını bilmek istemiyor gibidir. Bir elindeki terazinin emniyetini
sağlamaya diğer elindeki kılıç yeter mi, bilmiyorum. Nihayetinde kılıç, iğnesi
yere bakacak şekilde durur, terazinin bulunduğu hizanın altındadır. Heykeli
baştan aşağı süzecek olursanız önce bağlı gözleri, sonra teraziyi, en son
kılıcı görürsünüz. Makul bir sıralama, adaletin ne ve nasıl olması gerektiğine
dair anlamlı bir soyutlama olarak görürüm bunu.
Kendime, dünyaya, olana bitene dair
aklımdan geçenleri veya geçmeden takılıp kalanları birine anlatacak olsaydım,
Themis’e anlatmak isterdim.
Huzursuzluk
O telefonun geleceğini biliyordum, Aziz
söylemişti. Telefon zamanında çaldı, öğleden önce saat tam on
bir buçukta. Yemeğe çıkmadan önce bu konuşmayı aradan çıkarmak istemiş olmalı. Selamlayış bicimi zoraki değildi ama hâl hatır faslını atlayıp konuya girdi. Klavyem iyi miymiş, gün içi herhangi
bir zamanda aramalarını cevaplayıp bilgisayar girişlerini yapabilir
miymişim, telefon için kablosuz
kulaklık ve mikrofon
isimi kolaylaştırır mıymış, yeniden klavyem
iyi miymiş? Cevapları şebekede asili
kalan onlarca soruya eklenen yenileri. Oysa kitapta ne güzeldi, adam gidiyordu
arzuhalcinin birine, başlıyordu yazdırmaya. Arzuhalci bir şeye yormaya çalışmıyor, rahatsız da olmuyordu. O arzuhalci adama
benzemediğim pek açık. Telefondaki
sesin sorularını dinlerken bu hikâye geliverdi aklıma.
Kulaklarıma güvenirim. Güvenirdim demem gerekir belki, gün ortasından bu yana kuşkuluyum. Bir
insanın sesi yumuşak iken söyledikleri nasıl sertmiş gibi algılanabilir. Kelimelerin bir geometrisi
varsa, konuşmada geçen kelimelerin köşeli olduğunu söyleyebilirim.
Yumuşak bir sesle canlılık kazanan köşeli kelimeler.
Naif bir kabalıktan çok, üstü özenle örtülmüş bir kabalık.
Bu garip telefon mülakatına gerçekten gerek var mıydı? Pembe ve gri hakkındaki algım nasılmış, kırmızı ve siyah arasındaki gerilimli uyum pembe ve gri arasında var mıymış? Bunları niçin sorduğunu anlamadım. Sonuçta günün herhangi bir
zamanında aklına gelen şeyleri not
ettirmek istediğinde arayacak, telefonu açacağım, dinleyeceğim ve klavye üzerinden girişleri yapacağım. Renklere ilişkin algım bunun neresine oturur, niçin önem taşır.
Aziz'in alacağımı söylediği haftalık rakam çok gösterişli değil, yine de tatminkar.
İstersem nakit
olarak gönderebilirmiş, istersem banka havalesi yapabilirmiş. Internet kullanıyor muymuşum? Aynı anda aklımdan gecenler trafiği artırıyor yine, konuşmadan metine,
konuşmadan metine. Haftalığımın birkaç katı ile konuşmayı metine dönüştüren bir yazılım alabilir, işine kimseyi karıştırmadan aklına gelenleri yazıya dökebilir. Başlangıçta benden düzeltmenlik
istemediğine göre, aktarım sırasında konuşmayacağıma göre, sadece yazacağıma göre, her aramanın ardından o aramada not aldıklarımı kendisine elektronik posta olarak göndereceğime göre, küçük konuşma adabından, iki lafın belini kırmaktan
habersiz bu adamın ısrarla bir insanla çalışmak istemesi
garip.
Saçma sapan bir sosyopat sapık çağrışımına her an açılabilir zihnim.
Aziz arada iken öylesi zor. Aslında dünya tatlısıdır demişti Aziz. Huysuzdur sadece, limonlu dondurma tarifi gibi.
Konuşma bittikten sonra günlük düzenimi bozdum,
uzun zamandır ilk defa. İlaçlarımı unutmadım, alarmlar, annemin aramaları. Anneme söz etmedim yeni işimden,
iş denebilirse tabii. Sigorta da yaptırabilirmiş benim için, demek ki ciddi ciddi iş bu. Konuşmadan metine.
Gece iki olmuş, parkta uzun oturup
soğuk aldım sanırım. Uykuya dalmadan aklıma geliyor yine.
Pembe ve gri bir rüya görsem.
Hastalık
İlk görüşmemizin üzerinden bir ay geçtiğinde henüz arama gelmemişti. Sure çok net olmalı, raporumu ve ilaçlarımı yenilemek için hastaneye gitmiş olduğuma göre, bir aydan
fazla surdu ilk aramanın gelmesi. Aziz
aradı ama, alacaklarım hesabıma yatıyormuş, kafama
takmasaymışım. Banka bilgi mesajı gönderiyor zaten,
teşekkür ederim Aziz. Yıllar oldu ki, teşekkür etmekten haz etmiyorum. Yine de anlamadığım bir bicimde içten içe o ilk arama için teşekkür ettim.
Hazin bir hikâye kurma derdinde
olduğunu sanmıyorum. Bazı hikayelerin kurulması gerekmez, bu yazdırdığı, anlattığı, belki konuştuğu demeliyim, öyleydi. İnsanın boğazını düğümleyip bir kenara
atan cinsten, çok kısa ama.
Muhtemelen tanıdığı birinin başından gecen, aile anılarında yer etmiş bir yara izi. Dinleyip klavyeye aktarırken ağladığımı anladı sanırım, sesi huzurdan kızgınlığa kaydı bir ara. Belki
de hikayedendir, benden değil.
Bir aydır tedavi görüyormuş, onun için arayamamış. Özür diler gibi
söyledi bunu. Hastalığını sormadım. Paramın hesabıma gelip gelmediğini sormadı. Aramızdaki ilişkide teşekkür yok, ne güzel. Konuşmadan sonra yazdıklarımı elektronik posta adresine gönderdim, tam
istediği bicimde.
Postacının Gördüğü
Kar yağıyor. Kar dört yandan veya akla gelebilecek her yönden yağıyor. Yeri çoktan zapt etmiş, göğü de zapt etmek
istercesine yağıyor. Sarıyor adamı, sarmalıyor. Yolun başındayken usul usul yağıyordu. Şimdi usul usul değil. Daha çok, artık istenmeyen bir sevgilinin edası ile yağıyor. Gitmeyi bilmeyen bir sevgilinin.
Başını başka yöne çevirmesi işe yaramıyor. Yere bakması da. İzmir'de yağmazdı kar. Nazikti
oraların havası. Savaştan sonra eve döndüğünde o havaların geride kaldığının farkındaydı. Şimdi posta müvezzi. Tevzi eden
demek, dağıtan kişi. Paylaştıran anlamı da var, ama postayı paylaştırmak pek saçma. Kimsenin
mektup yazmadığı birine neyi paylaştıracaksın. Olsa olsa bir parça hatırlanma umudunu, ötesini değil.
Bugün sadece mektuplar var atın sırtına vurulmuş heybede. Hayvan
çok da huzursuzlanmış görünmüyor, içinden gelen bir
adım tutturmuş uğranacak bir
sonraki köye doğru. Köye varınca emaneti
teslim edecek köy muhtarına. Buyur ederler
mutlaka bu havada. Sabah kahvaltısında ayran aşı verirler, yoğurt ile yarma
buğdayın güzel buluşması. El ayak ısınıp, atı tımar ettikten sonra yeniden çıkacak yola. Sonraki köyün yolunda
kabataslak aynı hikâye. Kar böyle bastırmasa akşam çökmeden varmış olacaktı köye.
Savaş yıllarının İzmir'ini düşünmek yol sıkıntısını azaltıyor. Orada farklı işlerde çalışmıştı. Kahvecilik de yapmıştı, limanda da çalışmıştı. Çapkın da sayılırdı. Memlekette kalanlar cephede sanıyorlardı onu, değildi. Cephe gerisinde görevler almamış değildi yine de. Bir
on yılını İzmir'de geçirdikten sonra dönme zamanı gelmişti. İçten gelen bir fısıltı dön artık demişti, dön de demir at artık. Uzun dönüş yolunda o küçük tekne çapasını şikâyet etmeden taşıdı. Çok kişilerle ahbaplık etti yol boyunca, denizden uzak garip memleketinde çapayla ne yapacağını anlamayan kişilerle.
Köye epeyce yol var. Sırnaşık kar dinmeyecek gibi. İnce ince, kum gibi yağıyor. Tüfeğinin namlusuna asılı idare lambasının cılız ışığı da sıkılmış sanki, kar
taneleri ile oyun oynuyor. Kâh aralarından geçip kayboluyor, kâh üstlerinden yansıyor. İzmir'de iken bir defa film izlemişti. Batı Cephesi askerlerinin İzmir'e girişi, bayrağı hükümet binasında göndere çekişi. Son kaç yüzyılın en coşkulu olayıydı bu. Sahneler hala aklında. Sinema ne güzel bir şey ne hayranlık duyulası icat. Hızla akan
resimler, hayattan daha hızlı, hayal gücünden yavaş. Lamba ışığının filmi oynuyor şimdi, kar tanelerinden bir perdenin üzerinde. At farkında değil, adımlarını aksatmadan
perdenin üstüne üstüne gidiyor. Müvezzi filmin içindedir şimdi.
Çok hızlı akıyor filmdeki olaylar. Genç bir adam görüyor, yalınayak. Büyükçe bir taşın üstüne çıkmış çevresindeki kızlara sesleniyor. Sesi duyulsun diye gayret içinde. Sözünü bitiriyor, kızlar topluca âmin der gibi
ellerini kaldırıyorlar. Taştan inince
olgunlaşıyor birden.
Ayakkabıları var, parlak siyah, tertemiz. Bir de üniforması ve şapkası. O da mı müvezzi? Öyle görünmüyor. Kız çocukları görünüyor şimdi perdede, süslü giydirilmiş, saçları kurdeleli. Üniformalı adamın çevresindeler. Üniformalı adam elini uzatıyor. Müvezzi ulaşmaya çalışıyor ellerine, tutamıyor. Kızlar uçup gidiyor birden. Başka bir kız, sert çehreli, peyda
oluyor. Üniformalı adamın hemen yanında, arkasında, önünde. On üç gül var elinde, onu
solmuş, üçü taze. Yüzünde çizgiler var şimdi. Aynı elinde tutuyor gülleri. Şimdi bir
sandalyede oturuyor, üniformalı adam arkasında. Bir eli sandalyenin sırtında, bir eli kadının omuzunda. Fotoğraf çektirir gibi bir
halleri var, ama makinenin gözüne bakmıyorlar. Daha
uzakta bir şeye takılmış gözleri. Ufka dalmış gibiler, çok uzaktan bir
haber bekler gibi. Mutluluğu, hüznü, pişmanlığı, huzuru, sıkıntıyı, her ne varsa gözlerinde onu
saklar gibiler.
Adamın bakışları bir an müvezziye yöneliyor, yüzü hala ufka dönük. O bir bakış süresinde adamın gözleri sırlanmış gibi, müvezzi kendini görüyor sağ gözün bebeğinde. Virane
evlerin ortasında, meydanda.
Evler terk edilmiş. Tanıyor bu evleri müvezzi. Sırt sırta, omuz omuza verdiklerinde insanı bağlara kadar çıkarabilir bu
evler. Bir damdan diğerine atlayarak çarşıya kadar iner insan isterse. Uzun bir
yol değil, ama onca yükle çıkması da inmesi de zor bir yol. Vicdan yükü ağır çeker demişti babası müvezziye. Doğru adam olursan
ama, demişti, hafif olur, belini bükmez. Babadan
miras bir hayat reçetesi, hekimden alamazsın. Aç karınla tok uyumanın yolunu bir kez daha söyledikten sonra
son nefesini vermişti. Şimdilerde anlıyor müvezzi, hayatın berrak göremediği kısmını o son nefesle buğulanmış bir camdan görmeye çalıştığını.
Meydanın ortasında müvezzi. Başını yokuşa çeviriyor. Sağlı sollu selamlaşarak bağlara kadar çıkan evler sessiz.
Yıkık, terk edilmiş. Kim bilir,
kendi ömürlerinde kaçıncı kere. Kaçıncı kere olduğunu meydandaki sıvası dökülmüş, taşlarından bazısı düşmüş cami ile yokuşun ortasındaki damsız kiliseden başkası bilmez. İkisinin de uğrayanı çoktu eskiden.
Nicedir konuşmuyor yukarıdaki aşağıdaki ile. Yüz yıl olmuştur sesini
kaybedeli. Babasından biliyor müvezzi, bu
ikisinin eskilerde birbirine nasıl seslendiğini, günde kaç kere. Şimdi yukarıdaki dilsiz, aşağıdaki sahipsiz.
Kadının gözleri meydana dönüyor bir an, ardından müvezzinin gözleri. İki kız çocuğunu izliyor kadın, bir oyun oynuyor gibiler. Büyük olanın üzerinde pembe bir
elbise, ayağında süslü pembe terlikler.
Teni beyaz, saçı şekilli, gözleri sürmeli. Yüksekçe bir taşın üstünde oturuyor. Küçük kızın saçları kısa. Ayağında lastik ayakkabıları, büyüğün üzerinde oturduğu taşın etrafında dönüyor. Dönerken de büyüğü izliyor, başı sürekli ona dönük. Ellerini çırpıyor, bir şarkı mırıldanıyor, anlaşılmaz. Büyük tepkisiz,
gözleri donuk. Küçüğün oyunuyla ilgileniyor gibi değil. Küçük kızın şarkısı boğuklaşıyor, artık belli değil neşeli bir oyun şarkısı mı, yoksa
yutkunmalarla kesilen bir ağlama mı olduğu.
Küçük kız dönmeyi kesiyor taşın etrafında, başı yerde. Başını kaldırıyor, büyük kıza bakıyor. Büyük kızın gözleri uzaklarda
kaybolmuş. Ağlamaya başlıyor küçük kız. Sesin yırtılıp parça parça olduğu bir ağlama. Gözlerini elleriyle
silmeye, yüzünü temizlemeye çalışıyor. Ellerini yüzünün neresine sürse kandan izler
bırakıyor elleri. Taşa sürmeye başlıyor ellerini, tekrar tekrar, durmadan.
Ellerinin kâh avuç içlerini sürüyor taşa, kâh dışını. O an görüyor müvezzi, taş değil... bir kamyon. Kasasında bir evin eşyaları toplanmış, henüz örtüsü kapatılmamış. Büyük kız kamyonun
tepesinde, eşyaların üzerinde. Kız olduğu yerde suya dönüyor, eşyaların arasından akıp kayboluyor.
Kamyon hareket ediyor, sürücüsü yok. Ağır ağır ilerlemeye başlıyor meydandan uzağa. Küçük kız durduğu yerde el sallıyor kamyonun arkasından... küçük kız ardından koşuyor kamyonun... durup el sallıyor... ardından koşuyor... durup el
sallıyor... ardından koşuyor... Silinmeye
başlıyor küçük kızın küçük gövdesi, hayaleti kalıyor geride sadece, elleriyle yüzünü kapatmış.
Cami kayboluyor, kilise kayboluyor, yol
boyu damlarıyla evler
siliniyor yavaş yavaş. Yolun sonundaki dağ buharlaşıyor, sisleniyor müvezzinin görüşü. Silinenlerin
eskiden olduğu yere kar yağıyor şimdi. Usul usul
yağıyor, büyük tanelerle. Yine
de hava sıcak, müvezzinin içi ısınıyor. Yüzüne bir gülümseme geliyor.
Bir çift göz, kalın bir bıyık ve kemerli bir
burnun üzerinden bakıyor müvezziye. Yeni
kaynamış süt ve tandır ekmeği kokusu alıyor müvezzi. Üzeri sıkı örtülmüş. Şükür derken, muhtarın ılık nefesi müvezzinin yüzüne çarpıyor. Şükür, donmaktan
kurtuldun.
Bir Yokmuş
Hala nefes alıp verenlerden bile haber almaz iken,
bir mezardan bu kadar sık haber almak...
Mezarın taşı yosun tutmuş, mezarın kaidesi kırılmış, mezar çok kötü olmuş, mezarın göğsünü otlar bürümüş, yazısı kaybolmaya yüz tutmuş. Son günlerde akrabalardan kimle konuşsa, kadın mezardan öyle veya böyle bir haber aldı. Haberi verene değilse de haberin
sebebi olay akışına, siz dilerseniz kader deyin, lanet
okumayı da ihmal etmedi.
Hayatın düzgün akışı diye bir şey varsa, o düzgün akışa göre yapılması gereken tarihten elli belki altmış yıl önce yapılmış bir mezar çünkü bu. Yokuşun insafa geldiği yerden sağa, camiden sola döndükten, yeşil boyalı demir kapıdan geçtikten birkaç adım sonra yaz sıcağında sararmış diz boyu otların arasında, kışın karların. Silik pembe taşıyla orada duruyor.
Güneş eğilirken taşı son bir kez aydınlatıyor ve yoluna devam ediyor, her akşam böyle bu. Taşın silik pembesi aynı siliklikte bir griye dönüyor. Gök tümden karardığında gri de kaybediyor içindeki ödünç ışığı. Taş, mezarlık, ağaçlar, cami,
camiden inen yol, ta ki aşağıdaki camiye
kadar, artık zifiri siyah.
Her gün böyle bu.
Silik pembe taş, kadın için sadece bir taş değil, bir mezar taşı değil, ablasının mezar taşı değil. Bir kilometre
taşı bu. Taşı yapan usta herhalde bilmez taşa yazdığı tarihin uğursuzluğunu. Kadın biliyor. Her yılın son günü, çocuklarıyla yeni yılı karşılamaya hazırlanırken dilini esir alan acılı türküler bundan. Başını bir türlü yukarı kaldıramayışı bundan. Genç ölümlere belki
herkesin olduğundan daha tahammülsüz olması bundan. Gece karanlığından sakınması, sırtını hiç kimse olmazsa bir mindere yaslamadan uyuyamaması bundan.
Sabah indi Muş'a. Teyzesinin evine
yerleşip üstünkörü bir kahvaltı ettikten sonra
attı kendini dışarı. Kale mahallesi çok uzak değil,
teyzesinin evinden çıkıp caddeden yukarı yürüyor. Yol üstündeki şekerciden bir büyük torba meyveli şeker alıyor, sakız kıvamında olanlardan. Cadde, eski valilik
binasının bulunduğu meydana ulaşıyor. Sola dönüyor oradan, şehrin eski esnafının sağlı sollu yerleştiği
kısa yokuşu çıkması uzun sürüyor, elli yıl kadar. Bu yokuş, esnaf
kahvelerinde oturup çay içenlerin bekçilik ettiği bir zaman tüneli. İlk durağına ulaştı kadın, şehrin eski meydanına. Kale mahallesine çıkmak o kadar
kolay ki şimdi. Eski meydanı terk ettikten sonra, sağa sola sapmadan yokuşu izlemek
yeterli. O yokuş Kale mahallesi, o yokuşun sonundaki
mezarlık Kale mezarlığı. Yol mezarlığa ulaştıktan sonra dağın eteğindeki bağlara doğru devam ediyor.
Kadının haritasında mezarlıktan ötesi ıssızlıkla bir.
İsteksiz değil, ama boynu bükük “merhaba”
diyor. “Çok yıprandım” diyor, “eskisi kadar uğrayanım yok” diyor, ilgisizlikten yakınıyor. “Ölümüm yakın artık” diyor. “Eşle dostla helalleşmeden gitmek
olmaz” diyor. Toz içinde her yeri, çehresi sıcaktan iyice kavrulmuş. “İhtiyarlamak kötü” diyor. Eski
meydan çok üzgün. Kadın da. Çocukken içinde kaybolurdu,
koşmakla bitiremezdi. Meydana bakan yıkılmış evlerin arasından birkaç adımda kaçıyor şimdi, yokuştan yukarı, ağır ağır. Meydanın boğazı düğümleniyor.
Ne olmuş buraya böyle, bu nasıl bir deprem? Üç beş betondan yapılma ev dışında bütün evlerin sadece
damını yıkmış. Duvarlar çoğunlukla sağlam. Yıkılan damların tozu duvarların arasına yığılmış. Yeni şehirde tek bir ev yıkılmamıştı. Kerpiç aslında çok dayanıklıdır demişti annesi, on yıllara, yüz yıllara meydan okur... Öyleyse bu yıkıntı niye? Taşı ayıklanmış toprak önce suyla buluşur. Sonra saman
katılır onlara, kaynaşırlar. Bir tahta kalıbın içinden, güneş gelir, suyu usulca alır götürür. Kendilerini terk edip giden suyun acısıyla toprakla saman birbirine öyle sıkı sarılır ki, bir daha ayrılmazlar. Yağmurla da gelse,
karla da su bir daha aralarına giremez. Belki
bu bağın kuvvetinden, bu
kerpiç evlere hastalık ve sair uğursuzluk giremez-di. Şimdi bir deprem
ayırmış samanı topraktan. Bu ayrılık bir garip.
Yanan Türkülerin Dumanı
Annemden aile hatıralarını ağlamadan
dinlemek zordur. Bu hatıraların anlatısı birkaç cümle için dingin olur ve
sakince nefes alır. Sonra anlatının kalp atımı sıklaşır, anlatanın nefesi
daralır. Gözlerinden yaşlar akar annemin, kızarıp kanar gözleri. Belki biraz
önce ışıldayan yüzü, yaptığı zaman yolculuğunda sağda solda büyümüş çalılara
takılıp kanar. Bu bir uzun havadır veya bir dengbejin gırtlağından sökülerek
çıkan neyse o. Anlattığı bittiğinde konuyu gülünecek bir söz ile bitirir annem.
Anneannem el vermiş bu konuda, O da en acıklı konuyu bile bir gülüşle bağlayıp
kapatırdı. Bu ise kendince oynak bir havadır. Annemin anlatıları ve ondan önce
anneanneminkiler bunların ikisidir. Güleceğini bilerek ağlayandır, ağlayacağını
bilerek gülendir, gülerek ağlayandır, ağlayarak gülendir.
Kürtlere aşina değilseniz, en azından
ezgilerine, alışmanız biraz zaman alır. Bu ezgilerin keşfi ufuk açıcıdır. Sadece
davulun vuruşunu dinleyen coşar, mutlu olur, yerinden kalkmak ve olmayan bir
halaya ortasından katılmak ister. Sadece zurnayı dinleyen burulur, üzüntü
hisseder, bir cenaze namazı öncesinde verilen salayı dinler gibi boynunu büker.
Gönlünüzün hali ne ise kulağınız ona göre duyar, bazen davulu bazen zurnayı,
bazen ikisini birden.
Anneannem bir defasında “Bak; bu davul
sesleri halkımızın kalp atışlarıdır” demişti. Zurnanın sesi geçmişimiz,
hatıralarımız olmalı. Bencilce unutmak istesek de unutmaya utandıklarımız,
nereye gitsek peşimizden gelenler; sabah çayının ilk yudumundan, bir dost
selamından, yoldaki iki yabancının dalaşmasından, bir filmin açılış
sahnesinden, pembe tül bir elbiseden, market kasiyerinin safça kurduğu bir
cümleden çıkıp ruhumuzu avlayan şeyler. Belki tersidir. Hasretle ve yana yana
hatırlamak istesek de aklımıza gelmeyen şeylerdir. Tüm gayretimize rağmen
netleşmeyen görüntüler, sırası karışmış kelimeler, cildinden kurtulmuş sarı
kitap sayfalarıdır. Kalp atımı yoksa hatıralar, hatıralar yoksa kalp atımı
anlamsız kalır. İkisi bir arada ise bu hayattır.
Delice bir rastgelelik içinde akıyor
olabilir hayat, yolunu bulmak için ruhumuzu aşındırıp aynı denize taşıyarak.
Önceden çizilmiş düz bir çizginin üzerinde de yürüyor olabilir, öyle inanmak
isteyene öyledir. Belki bir postacının vazife çantasında hayal edilmez uzaklara
taşıdığı mektupların içindedir hayat. Postacı ister rastgele ister belli bir
düzen içinde, yüz mektubu alıcısına götürmek yerine açıp sayfaları arka arkaya
dizse ve anlatılanları ortak bir hikâyenin potasında eritse, belki hayal
edilemeyecek güzellikte belki daha başından usanılası bir hayatı tasvir
edecektir. Vazifesinin önemini anlamış bir postacı bunu yapmaz, belki düşünür,
yine de mektuplara zarfları haricinde dokunmaz. Postacının emniyetli elleri
sayesinde hikayelerimiz birbirine karışmadan sürer gider. Zarflar açıldığında
başımızdan geçenler, aklımıza gelenler, içimize doğanlar nasıl olsa birbirine
karışır; er veya geç insanlar bir yerlerde birbirlerine sırlarını açtığında,
birbirlerinin omuzunda ağladığında, birbirlerine sarıldığında ve birbirlerine
sırt döndüğünde nice hikayeler ortaya serilir, nicesi düğümlenir, nicesi
çözülür. Tüm bunların tokmağın davula art arda iki vuruşu arasında olup
bitmemesi için bir neden yoktur.
İç Karartıcı Bir Akşamdan Sonra
Gece üç uyanmaları yeniden başladı. Gözüm mutfakta açıldı, elimde bir demet tuzlu kraker, önümde akşamdan bıraktığım filtre kahve.
Yarım fincan, akşam şekerini tam karıştırmadığım için olsa gerek, bu
kalan yarı rahatsız edici ölçüde tatlı. Pek de sorun olmamış bu durum.
Kendimi mutfağa attıktan sonra yaşadığım durum, aç bir yaban hayvanının avıyla buluşma anından farksız. Kraker paketi sol elimde. Sağ elimde paketten çıkardığım krakerler, sayıyorum, altı tanesini birlikte ısırmışım. Kahve fincanı yine sağ elimde. Ağzımda çamurlaşmış bir lokma, tuzlu
desem tuzlu değil, tatlı desem tatlı değil. Krakerleri ısırırken saçılan parçalar masanın üzerinden yere
kadar saçılmış. Otuz yedi yaşında mısın, yedi mi, belli
değil.
Balkon tarafından rüzgârın uğultusu geliyor.
Bu uğultu ne zaman duysam içimi ürpertir. Issızlığın sesi. Siz
yoksunuz, sadece ben ve ağaçlar, sohbetimizin sesi bu, güneş doğana kadar böyle. Üstündeki damacanadan
sebilin soğutma haznesine yudum yudum su doluyor. Yataktan fırladığımda su içmiş olmalıyım, içmişim. Büyük bir bardakta içmiş olmalıyım, büyük bir bardakta içmişim. Akşamın kirli tabakları tezgâhın üstünde, peynir tabağını buzdolabına kaldırmayı unutmuşuz. Hafiften ekşi kokusuyla artık geç olduğunu bildiriyor.
Sabah atarım çöpe. Sonuçta düşen kan şekerim dürttüğü için buradayım, kalan peyniri çöpe atmak için değil.
Kan şekeriyle ilgisi yok burada olmamın. Gördüğüm rüyadan dolayı buradayım. Gerçekçi bir rüyaydı bu sefer, mekân
seçimi iyi yapılmış, ışık ve görüntü ayarları desen, bugünlerin yaygın ağzıyla on numara. Oyuncular öyle popüler değil, an azından ben tanımıyorum. Alnımdaki bir balıkgözü kameradan çekilmiş gibi gördüklerim, bilinçaltımın deneysel sinema tecrübesi.
Yaşlıca bir adam, ancak ablak yüzünü görüyorum. Elleri ayakları ufacık. Sinirlenmiş gibi bakıyor çevresine,
kahvenin önündeyiz. Adam, ayakkabı tamircisinin çırağı mıydı, kahvenin
garsonu mu, dokuz on yaşındaki çocuğa insafsız bir tokat atıyor. Belki de çocuğu adamın, çocuğu olamaz, torunu
olmalı. İnsafsız bir tokat, çocuk yerdeki kaldırım taşı yığınının üzerine kapaklanıyor. Kalkmasını bekliyoruz, ben, o sırada kahveden çıkan iki kişi daha, bir de
ayakkabıcı. Çocuk kıpırdamıyor. Adamların ikisi çocuğu kollarından tutup yerden kaldırmaya çalışıyor. O an görüyoruz olanı, taşların arasından uç vermiş inşaat demiri, çocuğun gözünde. Orada uyanıyorum, her zamanki gibi, çığlık atarak. “İyi misin canım, kâbus gördüm, şimdi geçer.”
Rüzgârın uğultusu sesini yükseltiyor. Sonra bir çarpma sesi, bir de
şangırtı. Büyük bir camın kırılma sesi.
Herhalde apartmanın girişindeki büyük camlı kapıdır. Üst katta
oturanların bebeği uyanıp ağlamaya başlıyor. Annenin topuk sesleri, yatak
odalarından bebeğin odasına kadar sekiz adım. Bebeğin sesi
kesiliyor. Anne kucağı ne sıcak ne rahat. Annemi arasam, şu saatte olmaz,
korkar bu saatte. Alt kattan sesler geliyor, yaşlı adam karısına sesleniyor, su
istiyor. Kadın kalkıyor uzandığı divandan, mutfağa geliyor, ışığın açılma sesi gelmiyor. Ezberlemiş olmalı bu yolu. Mutlu da olmalı, en azından ben onun adına mutluyum, kocası adıyla seslendi su isterken. Hastalandığından bu yana isimleri karıştırıyor veya hiç hatırlamıyor. Rüya görüyor mudur? Rüyasında karısını görse, karısı olduğunu biliyor mudur?
Rüya değil. Camın buğusunda açtığım yarıktan dışarıyı izliyorum. Gençlik Parkından Sıhhiye'ye gelmek için yarım saat. Ne oldu bu şehre böyle? Bu trafiğin açılacağı yok. Taksici bizim çocuklardan biri,
söylenmiyor. Karısının sık aramalarını, nerede kaldınlarını dert etmiyor. Düşünüyorum, bu adam ne
kullanıyorsa ben de
istiyorum. Aracın ön camına asılı küçük tabelada
"ya umutlar da biterse..." yazılı. Her bindiğimde gözüme çarpıyor. On dakika daha geçiyor, on adım yol gelmemişiz. “Bana müsaade” diyorum,
içim daraldı, hem sigara içmem lazım. Kırk lira veriyorum, tüm yol için gerekenden beş lira fazla. “Abi,
aman gerek yok, helal et abi, olsun.” Üzülme, ümitler bittiğinde kaygılar da bitecek.
Sıhhiye'deyim. İyi ki çantamı almamışım bu akşam. Bir sigara
yakıyorum.
Necatibey'den yukarı ağır ağır yürümeye başlıyorum. İkinci sigaranın ortasında, yaşlı adam çırağı mı, kahvehanenin garsonu mu olduğunu bilmediğim çocuğa insafsız bir tokat atıyor. Çocuk tokadı beklemediği için olsa gerek,
kim bekler, dengesini kaybedip yere kapaklanıyor. Hemen kalkıyor. Kavrukça çocuk, tokadı umursamamış gibi, yanağı kızarmış. Çocuğu tokatlayan adam
yürüyerek uzaklaşıyor. Karaltı haline geldiğinde farkına varıyorum adamın sol ayağındaki aksamanın.
Sığlaşmak
Gökten kayalar yağsa da engin bir
denizi doldurmaya yetmez. Birkaç dalga ve alabildiğine yüksek bir sıçrama
oluştursa da kayalar denizi doldurmaz, taşırmaz. Sağlam ve kendi devamlılığını
güvence altına almış bir ruh hali buna benzetilebilir. Tanımını tam bilmemekle
beraber, hayatta başarı denen şeyi yakalamış insanların ruhunu engin denizlere
benzetebilir miyiz? Eğer öyleyse, benim uzun süre tecrübe ettiğim şey yağmur
geçtikten sonra oluşan bir birikintiden öteye geçmezdi. Suçu işin başında
kendimden uzaklaştırayım; bu birikintinin yaratıcısı, faili insanlardır.
İnsanlar, onların oluşturduğu görünür sistem ve aslında her şeyi belirleyen ama
görünmez kalan bir gölge oyunu. Suçun kendime ait kısmını bağrıma basayım;
görünür sistemdeki rollerimi oynar, repliklerimi söylerken, gölge oyununda
benden beklenen rollerimi alabildiğine ihmal etmem iyi olmadı sanırım. Yine de
yaptıklarımı ve özellikle yapmadıklarımı yanlış diye yaftalamamak
eğilimindeyim. Bir suçu üzerime almak ile bir yanlışı almak arasından derin bir
hendek geçiyor, o hendek orada öylece kalsın istiyorum.
Bir dostumun zamanında beni rahatsız
eden tespitine katılırsam, duygusal zekamın oldukça geç sayılabilecek bir
yaşımda şekillenmeye başladığını söyleyebilirim. Ulus ile Sıhhiye arasındaki
takribi üç kilometrelik yol dostumun tespitini önce duymama, sonra buna
içerlememe, sonra bunu düşünmeme ve sonunda kabullenmeme şahit oldu. Sahne oldu
da denebilir ama kendime bir yıldız kıyafeti dikmem doğru olmaz. Zaten duygusal
zeka gelişimi denen şey aslında insanın kendi hayatının yıldızı olmadığını
farketmesiyle başlıyor. Bu farkındalık bazısına derinlik kazandırırken bazısını
sığlaştırıyor, en azından bir süreliğine. Benim tecrübem ikinci yolu izledi.
O küçük konuşmaları, o yapmacık
nezaketi, o kısık sesli vurguları, o tiyatral girişleri sevemedim. Belki
tiyatral çıkışları biraz. Haddini bilmek diye bir şey varsa onunla da
anlaşabildiğim söylenemezdi. En azından had denilen şey doğru şeylerden
türememişse haddimi bilmek gibi bir dikkatim veya gayretim olmadı. Nasıldı?
Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmamak. Tribünlere yara izlerini
gösterip kendini anlatma ucuzluğuna düşmemek. Giderek, istiklal değilse ölüm...
Yer yer süslü unsurları olsa da özünde basit olan hayat felsefem bundan öteye
geçmedi.
Koca uzayın içinde devresel
hareketlerle ama aslında uzayıp giden helezonlar çizerek yoluna devam eden bir
gezegenin üstünde sınırları bir biçimde çizilmiş bir ülkede, o ülkenin bir
kentinde ve o kentin ev sahipliği yaptığı bir kurumun binasında, işyeri kültürü
denilerek dokunulmaz kılınan yarı soyut bir kısıtlar dizisi içinde başladı
ruhumun sığlaşması. Büyüdüğüm evin bile liyakate dayalı bir işleyişe sahip
olması, devam ettiğim tüm okulların emeği ve yeterliliği ön planda tutması ve
otuz yaşıma kadarki hayatımın özünde basit sıralama bağıntıları ile ifade
edilebilecek sadelikte kalması sığlaşmamın alt yapısı sayılabilir. Otuz yaşına
kadar, sanki bir fanusta yetişmişçesine tek bir şeye, çalışanın kazanacağına ve
elmasının kızaracağına inanmak. Dünyanın neredeyse hiçbir yerinde tam anlamıyla
canlı olmayan bu düstur, dünyanın benim yaşadığım parçasında ancak ismince
vardı. İsimlendirmeden öteye geçince hayatın yine sıralamalar üstüne
kurulduğunu ama sıralamaların sayısız keyfi ölçüye dayandığını anlamak benim
için biraz vakit aldı. Otuz yıl o vaktin kabataslak bir ölçüsüdür.
Tam olarak burada söylemeliyim ki emek
ve özveriyi esas almayan bir sosyal sözleşme en azından benim içinde yer almak
isteyeceğim bir şey değildi. Ancak bir ofisten, bir kurumdan, bir kulüpten
ayrılmak kolay olsa da bunları içinde barındıran sosyal hayattan ayrılmak
imkânsız. Nitekim bunu uzlaşır bir çelişkiye dönüştürebilenler derinliklerini
koruyabilirken, giderek uzlaşmaz bir çelişki halinde tecrübe edenler
sığlaşıyor. Bu ikinci kategori şahsen içine düştüğüm ve insanların gözünde,
kendilerince gayet haklı olarak, beraber yaftalandığım kategori oldu. Vaziyeti
anlamaya dair gayretim arttıkça ruhum sığlaştı. Bu halet-i ruhiye içine atılan
küçücük bir taşla bile çevresini kirletecek bir çamur yığınıdır artık.
Bunların bana getirdiklerinin ve benden
götürdüklerinin muhasebesi apayrı bir konudur. Bildiğim tek şey o zamandan pek
çok ismi, yüzü, hatta zamanın olaylarının sıralamasını artık hatırlayamadığım.
Daimî şiddete maruz kalan savaş esirlerinin zamanla duyularını yitirmesinde
olduğu gibi önce içerleyip, sonra analiz edip nihayetinde terk ettiğim bir
garip dünyayı hissetmemeye başladım. Şimdi burada, doktorumun ofisinde bir
bilgisayarın başında kendince ilginç ve bir o kadar garip bir psikiyatrik
egzersizin ortasında olmamın nedeni bu. Her şeyin başında bir gün o çamur
yığınını yeniden ve bu defa doğru biçimde şekillendirerek kendimi yeniden
üretebileceğime dair bir inanç vardı. Yine de böyle bir inancın varlığı huzur
dediğimiz ruh halini gümüş tepside sunmuyor.
Kusmuk
Garip gelmişti önceleri bu yanılsama. Şimdi gelmiyor.
Doksan üçten bu yana anlamadığım, anlamamak için direndiğim belki, bir
garip yanılsama. Gün ışığı varken griye çalan cepheleri
ile suratsızdır bu binalar. Kirlimsi bir gri, üstüne is yapışmış, çamur sıçramış gibi. Bugün git yarın gel grisi, tabii ki biz daha iyisini
biliriz grisi, arz ederim grisi. Bu binalar bulvarı sağlı sollu kuşatmıştır, gelip geçeni izler,
somurturlar. Güneş batana kadar böyledir. Sonra
kuvvetli lambaları olan ışıldaklar açılır, hava karardıktan biraz sonra.
Vuran ışıkla birlikte yanılsama öne çıkar. Binaların cepheleri pembeye döner, çok canlı bir pembeye olmasa da yeterince hayat
dolu görünen bir pembeye. Yanılsama yokmuş aslında, her şey iyileşme ile ilgiliymiş. Bir akşam işten eve giderken,
akmayan trafik yüzünden gidemezken de denebilir, iyileşmenin ne olduğunu anladım. Bakanlıklar tıkanmış, Kızılay'da ruh öğüten bir bekleme hali. Oktay ile gidiyoruz o gün eve, havadan
sudan konuşarak. Telefon çalıyor, efendim canım, hayatım bugün trafik rezalet, biliyorum, Çiftliğin orada takıldım, hani sağda bir boşluk bulsam yarım saat bekleyip sonra yola devam edeceğim ama, burası da rezalet üzülme, benim eve
gelmem bir saati bulur, anahtarını almış mıydın, ha, yanımda, biz de patladık burada, neyse evde görüşürüz, tamam.
Midemdeki ekşime kuvvetleniyor, Oktay ben iniyorum.
Tam zamanında. Filmlerdeki gibi bir çöp kutusu yok
hemen yakınımda. Hiç çöp kutusu yok. Bir
ağacın dibine çıkarıyorum midemdekini. Fazla bir şey yok, öğle yemeğine gitmemiştim, gün boyu içilen çay ve kahve,
öğleden sonraki bir terfi kutlamasında ikram edilen kare çikolata, iki parça sütlü, bir parça bitter. Öğürmeden, bir
defada çıkıyor midemdeki. Doğrulurken sağımı solumu kolaçan ediyorum, çok iyi, bakan
yok. Karanfilciler işinde, gücünde. İnsanlar orta
kararda adımlarla servis
otobüslerine, minibüs duraklarına yürüyorlar. İyi, bakan yok. İnsanlar iş yerlerinden çıkıyor, bulvardaki akışın bir parçası oluyorlar. Bakan yok.
Yürümeye başlıyorum, tekrar açılış ödemenin gereği yok. Yolu ödemek tamam, bekleme bile neyse, ama bu açılış ücretini oldum olası sevmem. Ekşimeden kurtulmanın getirdiği rahatlama, ona paha biçilemez. Şimdi ağzımda bir acılık, birazdan geçer. Çivi çiviyi sökerse deyip bir sigara yakıyorum. İlk nefesi sevmem,
ikinci iyidir. İkinciyi her zaman
derin derin içime çekerim. Sigaranın o ikinci nefesine de paha biçilemez.
Akşamın tümden inmesiyle, ışıldaklar açılıyor. Kışa yaklaşırken güneş herkesten önce kesiyor
mesaisini, bu defaki yokluğu çok aydınlatıcı. Devam edecek..
Dolaylı
Son arama kısa sürdü. "Devam
edecek" yazdırdı en son. Noktalamayı söylemezdi önceden, bu defa söyledi, iki nokta.
İki noktayı üst üste yerleştirince insanın açıklaması hazır oluyor sanırım, yan yana yerleştirince ise insan bir düşünme aralığı, kısa da olsa bir nefes alma süresi talep
ediyor. Aklından geçen başka şeyler olmalı, eklenecek başka şeyler, kafasında kurgulanması gereken başka şeyler, süzülmesi gereken başka şeyler, bir dostu
kırmamak için yutulması gereken şeyler, belki çiğnenmeden, çiğnendiği sezilmeden.
Sonraki aramasında hikâyeye devam
etmedi. Belki bir gezisinden kalan bir hikâyeye geçti. O iki
noktadan sonrasının gelmeyeceğini hissediyorum.
Midesi ekşimişti en son, taksiden
indiği gibi kaldırımın ortasındaki bir ağacın dibine kusuyor. Başlık olarak da Kusmuk demişti. Bu kadar
basit olmamalı. Ana fikri başlıkta anmamayı ortaokul birinci sınıfta öğretiyorlar. Mutlaka anılacaksa, başlıktan metine giden
yol dönemeçlerle dolu olmalı. Okuma
melekeleri gelişmiş insanlar anlatımda doğrudanlığı sevmiyorlar. Doğrudanlık ucuzluğun bir göstergesi, sıradanlığın, köylülüğün. Eğitimle geçen yılların sonunda tüm bu hastalıklar aşılıyor.
İstisnaları olmakla
birlikte, orta veya üst düzeyde bir memuriyet işinin bulunmasını izleyen ilk yıllarda tamamlanıyor tedavi. Yöneticinin kızları, bakkalın oğlu ve üst kattaki genç çift, hepsi aynı kalıba pek ala oturmuştu. Yıllarca ağızdan cılız ve güvensiz çıkan, dudaklardan çıktığı anda yere dökülen sözcükler, çok değil iki yıl içinde, havada yankılanarak uçar hale gelmişti. Üstüne basılan harfler, büfeciden sigara
isterken bile tiyatro repliklerine yakışır bir nefes alma
düzeni, biten cümlenin ardına takılmış iadeli-taahhütlü pulları. Ezilen harfler ve sözcüklerin arasına sıkışmış boşluklar boşa gitmemeli.
Ertesi gün işyerinde söyleyeceklerini akşam evde prova
ediyorlar mıdır? Toplantıda proje istemediğim bir yöne giderse, şöyle bir bakarım, böyle kinayeli laf
vururum diyorlar mıdır? Dediklerini biliyorum. Yöneticinin kızları akşam yemeğinden sonra meyve faslında o günü, olanları ve ertesi gün söyleyeceklerini
pazardan perşembeye her gün bir bir gözden geçirirler. Genç çift yatma saatine bırakıyor bu işi. Kabul gören dolaylı iletişim demek ki ve işin kötüsü bu
provaları her daim duyuyor
olmam.
Bir insan çevresinden dolanıyorsa bir şeyin, o şeyden saklanıyordur bence. Sahi, o dolaylı replikleriyle oynarken günün tiyatrosunu,
neden saklanıyorlardır? Yöneticinin kızları örneğin. Oturma odasının duvarlarını geçip herkese malum olanı işyerinizde de biliyorlar mı? Personelciler değil, yakın çalışma arkadaşlarınız ve yöneticileriniz biliyorlar mı? Âdem abinizle konuştum bugün, ikinizin de işi tamam.
Atamalarınız yakın. Yalnız sen önce
Meşrutiyet'teki binada başlayacakmışsın. Sonra ablanın yanına Kavaklıdere'ye aldıracak seni Âdem. Başlangıç dereceleriniz
farklı olacakmış, seninki açık öğretim olduğu için. Ama öylesine de olsa
bir yüksek lisans yaparsan açık öğretimli olmana
kimse bakmazmış. Neyse buna da şükür. Emekli olduk
ama sözümüz geçiyor hala. Âdem az ekmeğimizi yemedi, ama siz üstten bakıp da saygıda kusur etmeyin, büyüğünüzdür. Nihat'la konuşayım bakalım, seni yazdırabilecek miyiz yüksek lisansa. O
da bitince eksik dereceni, kademeni, artık neyse, alırsın. Nasıl tiksinmiştim duyduğumda. Komşuların tebriklerini
kabul ederken, alın terine, bilek gücüne girmeseydiniz
iyiydi. Çalışma arkadaşlarınızdan sakladınız mı Âdem abinizi, Nihat amcanızı. Belki onların da abileri, amcaları vardır, kim bilir. Kim bilecek canım. Üst kattaki adamın karnesi daha temiz. Lekelenmiş, yıkanmış, leke tam çıkmamış ama sadece güneşe çıkınca görünüyor gibisinden temiz. Normalde hayatta geçemezdim o unvana
hayatım. Bizim kurum
bir alem bilirsin. Bugün hop bir yönetim kurulu kararı, bizim unvandakilerin tümü oraya. Başkan yardımcısı hakkaniyetli
adam, onlar da hayat doktorası yaptı demiş. Nefret ederler şimdi bizden. Biz
diğer sınavla girdik ya
kuruma. Aman takma canım. Ne takacağım bir tanem, biz onlar gibi bir elimiz
yağda bir elimiz balda çalışmıyoruz beş senedir. Bütün angarya bizde
zaten. Sadece fiilen görevde olanlar geçiyor oraya. Yurtdışında doktorada bulunanlar şanslarına küssün artık. Duyduğumda şaşkına dönmüştüm bunu. Piyango
usulü terfi bu olsa gerekti. Beyim ne yapıyor acaba işyerinde? Yeni
unvanıyla caka satarken
içten içe korkuyor mudur? Ya bir gün bilmediğim yerden
gelirse, bindelik sırasıyla adam alan yere yüzdelik sırasıyla girdik de bakalım devamı gelecek mi kazasız belasız diyor mudur? Kurumun sınavına şükret aslında, bindelikle yüzdeliği ayıramayan bir garip sınavdır herhalde. Sahi sen nasıl bitirdin o bölümü, bindelikle yüzdeliğin terazisini
yapmayı öğrenmeden. Haklısın, çevresinden dolanmalı, her gün için güzel bir piyes yazılmalı, sekiz saat
oynanmalı. Fazla mesai için piyese gerek
yok, mesaiye nasıl olsa ötekiler kalıyor. Bakkalın oğluna ısındım şimdi, onun
hikayesini bilmiyorum. Hem hacı bakkalı kim takar sonuçta.
Bir yanılsamadan söz etmişti. Nasıldı? İş çıkışından sonra güçlü ışıldaklarla aydınlatılan gri binalar pembeye dönüyordu. Hiç görmedim bunu ama hayal edebiliyorum. Yöneticinin kızları, üst kattakiler o gri binalarda mı çalışıyorlardır? Onlar gibi olan kaç kişi daha mesaisini
tamamlıyordur o
binalarda her gün? Çalışanların onda biri mi, çeyreği mi, yarısı mı? Kesirler,
ilkokul iki miydi, üç müydü? Neyse ne. Çalışanların kaçta kaçı olduğu önemli mi? Onlar
gibi olmayanlar nasıl davranıyordur ki? Sineye mi çekiyorlardır? Öyle olmalı. Her gün kavgayla geçer mi? Yüz yüze bakıyoruz diyorlardır belki, efendiliği elden bırakmayalım. Aman bunlar tepemize geçer bir gün deyip övgülerle konuşuyor da
olabilirler. Bu daha olası. Doktor ağzından kaçırmıştı, nezihtir o
kurum, çalışanlarının dörtte biri seanslarını aksatmaz diye.
Kurum anlaşmalı gelmiyorlardır tabii, sağlık dosyasına işlenmese daha iyi. Saatlik izinden sessizce kullanılan iki saat, yılların hatırına üç yüz yerine iki yüz elli liradan
sunulan bir saatlik tedavi. Ayda bin lira ediyor kabataslak, iyi paraymış. Bina niye
pembeye dönüyor? Zihnimde canlandırmaya çalışıyorum. Nedense yağmurlu bir akşam geliyor aklıma, serince bir hava, çiseleyen pis bir
yağmur, arabalardan çıkan dumanlı pis buhar. Gri binadan çıkmaya başlıyorlar, yöneticinin kızları, üst kattaki adam. Üst kattakinin karısı gelmiş kapıya, mesaisi saat
beşte bitenlerden demek ki. Çıkmaya devam ediyor insanlar. Birileri
bir şeylerini unutmuş olmalı, binaya dönüp az sonra
yeniden çıkıyorlar. Şemsiyeymiş unutulan. Çıkanların bir kısmı bekleyen taksilere bindikleri gibi
gidiyor. Arkadan daha yoğun bir grup çıkıyor binadan. Bina
öne doğru eğiliyor bir an, sonra doğruluyor. Bir grup
daha çıkıyor, önceden çıkanlara karışarak. Bina bir
daha eğiliyor, daha az bu sefer. Son bir grup daha çıkarken ışıldaklar yanıyor. Binanın cephesi pembe görünüyor, cılız bir pembe.
Uykuya dalmadan hemen önce mi duydum,
rüya mıydı bilmiyorum, üst kattan yöneticinin kızlarının sesleri
geliyor, gece gece oturmaya gitmek de nesi? Kaşık şıngırtıları arasında kızlardan büyük olan konuşuyor, duydunuz mu
bakkalın oğlu genel
müdür yardımcısı olmuş, yirmi sekiz yaşında, yuh yani.
Anlatıcılar
Doktorun bilgisayarda önüme açtığı
metinde bir karışıklık var. Sırayla okuyup ne olup bittiğini anlamaya
çalıştığım vakit zorluk çekmiyorum. İsimlerle ve yüzlerle olmasa da
hatırladığım şeylerden kalan izleri yakalamak zor değil. Cebimden bu deli
saçması derlemenin çıkmış olmasına şaşırmıyorum. Yine de sızı halinde bir şüphe
var içimde. Buraya getirildiğimde tam olarak kendimde olmadığımı düşünürsek,
doktorumun bana aslında benim yazmadığım bir metni okutarak yeni bir tedavi
yolu bulmaya çalıştığını düşünebilirim. O flaş bellek aslında cebimden hiç
çıkmamış, hatta cebime hiç girmemiş olabilir. O zaman kendimden bu kadar şey
bulduğum bu hikayemsi anlatılara neden uzak değilim?
Eski zamanlarıma dair pek çok şeyi
unuturken, şimdi büyük talihsizlik sayıyorum, o zamanlar okuduğum kitapların ve
o kitapları sürükleyip götüren kahramanların isimleri de terk etmiş beynimi.
Doktorumla konuşmalarımızda sayısız kere olduğu gibi, bazen bir romanda geçen
bir olay örgüsünü yakın çevremde geçmiş gibi anlatabiliyorum. Ortada bir
anlatıcı varsa o anlatıcıların kimliğini çalıp kendime mal etmiş gibi.
Kopyacılık değilse de etraflı bir kimlik hırsızlığı vakası söz konusu.
Elde bunlar varken, kendime dair nice
şeyler bulduğum bu sayfalarda aralarında zar zor bağ kurulabilen en azından beş
anlatıcının izlerini yakalamam şaşırtmıyor. Birbirlerini tanımıyorlar,
aralarında iki söz geçmiş değil. Tek başına yaşayan sağlığı zayıf bir kadın,
hangi alanda çalıştığı anlaşılmayan bir akademisyen veya araştırmacı gibi biri,
yaşını fazla almamış bir bürokrat… Kendilerine dair anlattıkları farklı olsa da
kelimeleri aynı tornadan çıkmış, birbirine aynı şekilde kaynaklanmış.
Ekranda önüme açılan metinde kaba
kuvvet bir emek var ama zanaatkarın ince dokunuşundan iz yok. Artık okuyup
aralara not düşmeye mecalim yok. Kahve de kâr etmiyor, bir çırpıda sona gitmek
istiyorum.
Çatallanma
Kadıköy’den geçerken kısa görüşmeler için en iyi yer
burası. Starbucks da
bir seçenek, kalabalık olmadığı bir zaman bulunabilirse veya Lavazza.
Bu çay bahçesinde istediğim iki şeyi bir
defada almışlığım yok. Önce tost, tostun
yarısında çay. Su mu
istedim, hesapla birlikte su. Yaşlı garsonların hizmet anlayışı anlaşılmaz. Somurtuk yüzlü değiller. Karşılama olmasa da afiyet dileği ve uğurlama aksamaz.
Yine beklediklerini söylerler. Bugün buraya nasıl geldim? Hatırlamıyorum. Başım ağrıyor. Elimi saçlarımın arasında gezdiriyorum,
bir ıslaklık. Kuş pisliği mi diye bakıyorum, kan. Pıhtılaşmaya yüz tutmuş. Başımı bir yere mi vurdum. Hatırlamıyorum. Zihnimde canlanan üç şey var, açık kahverengi bir
deri mont, ekoseli bir fular, kalın uçlu bir kurşun kalem. Uzakta geçen bir konuşma kulağıma geliyor, kelimeleri tek tek seçmek mümkün.
Pasaja gitmiştim en son, film bakmak
için. Önceden bir filmi, öyle veya böyle, bulamadığım olmamıştı. Kitapçıda yoksa bir arkadaşın arşivinde olurdu,
arkadaşta yoksa İnternette. “Günün İzinde”, on iki üniversite öğrencisinin dönem projesi
diyerek başlayıp sırayla yönettikleri ve
oynadıkları bir film. Tabiatıyla küçük bütçeli bir yapım, ama çocuklar
bilgisayar yeteneklerini konuşturduğu ve enikonu zaman harcadığı için görsel efektleri
neredeyse profesyonel düzeydeymiş. Bir kara ütopya denemesi, meşhur kara ütopyaların başkahramanlarının gözünden günümüze bir bakış. Lisedeki yıllarımdan bu yana ütopyalara ve kara ütopyalara meraklı olduğum için bu on iki çocuğun yaptığı işe başından ve içinde ne olduğunu bilmeden hayran
oldum. Nihayetinde, konuya katkım amatörce düzenlenmiş bir seminerin ötesine geçmemişti zamanında.
Filmle ilgili fazlaca sözlük girişi
vardı. Aslına bakılırsa, filmle
ilgili her ne bilgi varsa bu sözlüklerden ötesinde bulmak zordu. Filmi yapan öğrencilerin adları, okudukları okul, sair bilgiye rastlamak mümkün değildi. Filmin
konusuna, anlatılan hikâyenin kuruluş biçimine ilişkin bir bilgi de
yoktu. Bunun bir reklam taktiği olduğunu düşündüm. İlgiyi yeterince artırdıktan sonra bir anda bilinir hale gelmek, akşamın en popüler saatinde ünlü sunucuların televizyon programlarında görünmek, yeteneği somut bir iş modeline dökmek, akıllıca değilse nedir. Çocuklar iyiydi, orası kesin. Viral çılgınlığında birkaç hafta tıklanıp sonra yitip gitmek yerine, kendilerini ağırdan satmayı seçmişlerdi. Birkaç haftayı bekleyerek geçirmeye karar
verdim. Eşe dosta filmi anlatarak, sözlük girişlerinden söz ederek. Şaşkınlık ve takdir duyguları uyandırdığı kesindi filmin. İnternette olmasa da beynimde viral oldu
böylece. Güz döneminin ikinci yarısı boyunca ders
aralarını, toplantıların sıkıcı dakikalarını, sınavların sessiz bekleyişini, Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Ankara’ya
otobüs seyahatlerini dolduran gayrı iradi bir hal, bir hastalık.
Dönem sonu geldiğinde, filmin tam bir
kopyası bir yana,
fragmanı dahi yoktu
ortada. Kendimi inandırdığım birkaç hafta bekleyip
filme ulaşma senaryosu boş çıkmıştı. O günlerde bir
arkadaşım, üstat dedi, bir de
pasaja baksana, orada zor bulunan şeylerden bir
kopya da olsa tutan bir dükkân var. Eldeki tek ve en somut öneri bu olunca,
takip etmemek olmazdı. Pasaj hikâyesi böyle başladı.
Bu pasaj bir garipti, lisanssız yazılım, bandrolsüz film ve pornografi
arayanlar için bir cennet sayılabilirdi.
Merdivenleri izleyerek dükkânın katına çıkarken bir adam beni omuzlayıp geçti. Omuzuma takılı sırt çantam bileğime düştü, yere çarpmadan
yakalamayı başardım. İlk dükkânda durup gideceğim satıcıyı sordum, ağzında sigarasıyla bir genç uzak dercesine
elini sallayarak sorduğum yönü gösterdi. Sekiz veya on dükkân geçtikten sonra aradığım dükkâna vardım. Tabelada “Rlt” yazıyordu. Kapı numarası üzerinden tarifle geldiğim bu bulunmazı bulunur kılan yer nihayetinde bir ada kavuşmuş
oldu.
Kapıdan girmeden şöyle bir baktım, masif ahşaptan patlıcan moru bir masa, masanın arkasında pastel sarı bir koltuk, masanın önünde sağlı sollu aynı pastel sarı tonunda ve birbirini gören iki koltuk
daha, üzerine oturanların masanın başında oturanı göreceği şekilde yerleştirilmiş rengi turuncuya çalan ikili bir
kanepe gördüm. Masanın sol arka tarafında bir çelik kasa, sağında ise masanın başına geçmeden önce önünden geçilmesi gereken
camlı bir kitaplık vardı. Bandrolsüz film satan bir yerden çok emlakçı ofisine benzettim. İçeri girdiğimde hafifçe öksürdüm. Öksürük, anlamsız görünümüne rağmen işlevsel bir çağrı aracı olabiliyor, unutulmuş bir dilden ağdalı bir çağrı sözü. İç odadan şişmanca bir çocuk çıktı, ne istediğimi sordu. Filmin adını bir çırpıda söyledim, “Günün İzinde”, filmin
hikayesine girmedim, sanki bilinen bir yönetmenin bilinen
bir filmini ister gibi söyleyiverdim filmin adını. Çocuk, filmin adını duyunca hafifçe irkildi. Ustasının dışarıda olduğunu, birazdan
geleceğini söyledi. Başka bir film isteseydim böyle olmazdı sanıyorum, zira ustanın gelmesi her hâlükârda gerekseydi,
ne istediğimi sormaz, ustasının birazdan geleceğini söylerdi. Beklerken
bir şey içmek isteyip istemediğimi sordu önce, cevabımı beklemeden “Neskafe” dedi, soru tonuyla. Başımla onayladım. Bunu, ustanın gelişine kadar içtiğim dört fincan kahvenin
her birinde tekrarladık. Kahve
servislerinin arasında çocuk iç odada konuşuyor, ikinci ses
duymuyorum, telefonda olmalı.
Usta, içeri girdikten sonra montunu
masanın sağındaki koltuğun sırtına bıraktı, fularını bir tur çözüp boynundan aşağı sarkıttı, kotunun
cebinden çıkardığı kalemini masanın üstündeki büyük yapraklı takvimin ortasına bıraktı. Biz de sizi
bekliyorduk dedi, koltuğuna yerleşirken. Kararmalar korkutmaya başlamış olmalı sizi. Çoğunlukla yorgun
bir günün gecesinde oluyor değil mi? Gecenin
bir yarısında uyanıp, yattığınız yerden tavanı izlerken kim
olduğunuz, nerede olduğunuz aklınıza gelmiyor. Bazen hatırlayıp uykuya dalıyorsunuz, bazen hatırlamadan. Seyahatlerde de olmaya başladı mı?
Yıllardır oluyor
kararmalar. İlk defa üniversitenin üçüncü sınıfında olmuştu, uzun ve
uykusuz proje günlerinin sonrasında yurtta garip bir rüyadan uyanmıştım. Rüyamda bir ovanın ortasında, iki yolun birbirine dik buluştuğu bir
kavşaktaydım. Dört yönden birine
gitmem gerekiyordu, beni gitmek istediğim yere götürecek olana. Ya
doğru olan sanarak yanlış olana girersem, kavşakta beklediğim sürece aklımda bu soru. Yanlış olanı uzun süre izlersem, geri
dönüş ceremeli olurdu. Birbirine dik iki yol önünde uzanırken, bir mühendislik öğrencisi rüyasında dahi bir en iyileştirme problemi,
bir maliyet analizi görüyor sanırım. Ne zaman aklıma gelse gülmüşümdür buna. Rüyadaki tek zor
problem bu değildi tabii. Rüya boyunca kim
olduğumu çözemiyordum. Ben olduğum kesindi, ama ben kimdim. Bir rüyadan
sonra veya değil, bu kimsin-nereye durumunu defalarca yaşadım. Ofiste geçirdiğim bir gecede,
evlendikten sonra evimde, son iki yıldır yaptığım yolculuklarda. Evet, seyahatlerde de
olmaya başladı, ama bunu
nereden biliyor usta. Sırtımdan aşağı bir ürperme, alnımdan fışkıran soğuk ter. Neredeyim
şimdi, neyin ortasındayım. “Kalk git”
diyor içimden bir ses, çaresiz, felç olmuş gibiyim oturduğum yerde. Bir
fincan kahve daha geliyor.
Çırak kahveye benim önceki fincanlara eklediğim kadar şeker ekliyor, sessizce karıştırıyor, fincanı kulpunu
tutabileceğim şekilde tutarak uzatıyor. İlk yudumumu alıp gözlerimi fincandan
kaldırırken usta ile göz göze geliyoruz.
Sakin bir tavır ve çokça dalgalanmayan
bir ses tonu ile anlatmaya başlıyor: Bir rüyada olduğunu düşünüyorsun, doğru. Öyle olmak istediğin için. Günlerinin
senaryosu abartı ile uzatılmış bir filmin içinde geçtiğini düşünüyorsun. Uyanmak
istiyorsun ama aklında hep aynı soru. Hangi güne uyanacaksın? Dün sabaha mı, şehirlerarasında bir gece yolculuğuna mı, ofis koltuklarını birleştirip uyuduğun bir gecenin sabahına mı, dedenin evinde
berjerde kıvrılıp uyuyakaldığın kış akşamına mı, büyükbabanın bahçe salıncağında sızıp kaldığın yaz günü ikindisine mi, dünya gözüyle uyuduğun
ilk uykudan ağlayarak uyandığın gece yarısına mı? İhtimaller uzar gider, benden daha iyi
biliyorsun. Cevaplaması zor bir soru,
haklısın. Nereden sonrası rüya olsun, nereden
öncesi gerçek. Aslında içinde yaşadığın rüya senin bile
olmayabilir, annenin rüyası olabilir mesela.
Sana hamile iken tatlı bir öğleden sonra şekerlemesinde gördüğü bir düş, siyasi karmaşanın ortasında cezaevinde ve ağır ateşle hasta iken gördüğü bir karabasan,
belki küçük bir kız iken kurup
kendini kaptırdığı bir gelinlik hayali. Kendi rüyandan
uyanmak bir varlık sorunu içermiyor, ya
annenin rüyasından senin olmadığın bir güne uyanacaksan.
Uyandığın anda yokluğu tatmak nahoş bir deneyim olsa
gerek. Söyledim ya, sizlemeyi bir yana bırakayım, seni bekliyorduk. Çünkü işimiz bu.
Rüyada yaşadığını düşünenlerin takvimini geri almak için bu şirketi kurduk. Şubelerimiz çoktur ve çeşitlidir. Rüya görenlerin
zihinlerindeki en gizlenmiş ve hassas noktayı bulabilmek için oldukça geniş bir yelpazede çalışmamız gerekir. Mesela, seni buraya “Günün İzinde” getirdi, kayıp bir günün izinde, tam
buradasın. On iki üniversite öğrencisi sırayla bir film çekiyor, filmde
kendileri oynuyor, amatör ruhla profesyonelce kotarılmış bir yapım, tam sana göre değil mi? Hala kütüphanende saklayıp, tekrar tekrar okuduğun eserleri
temel alan bir film çekmişler, kara ütopyaların başkahramanlarının gözünde bugünün yansımaları. Buraya kadarki kurgu aslında hemen hemen hiçbir şey sayılır. Film hakkında kulağına çalınan ilk bilgiden bu koltuğa gelene kadar geçirdiğin süreç daha
önemli. İnternette sadece üç beş yaşayan sözlükte yer alan birbirinin
tekrarı girişlerden şüphelenmemek,
bunları eşe dosta her fırsatta anlatmak, anlattığına bir defa bile, öyle veya böyle, bir tepki
gelmemesine aldırmamak. Sonunda
yakın bir dostun
yönlendirmesiyle pasaja gelmek. Rüyadan uyanma isteğin beş yıl önce de on yıl önce de
kuvvetliydi, biliyorsun. Yine de o zamanki senle burada tanışmamız mümkün olmazdı. İnternet aldatmacası, muziplik, gırgır der geçerdin. Arkadaşının rakı muhabbetinin bir
yerinde “bu bir geçiş dönemi senin için” dediğini hatırlıyor musun? Tam olarak hatırlamıyor olmalısın, ama beynin
senin için beş harfli ve masum bir kelime üretti, işte pasajdasın. Dükkânın beğenmediğin tabelasında, tasarımın boktanlığından ötesine
bakabilseydin, gördüğün ismin anlamını çözecektin.
Anlıyorum, artık çözmek
istemiyorsun, çözümün önüne dökülmesini, doğru düzgün serilmesini istiyorsun. Başı ve sonu belli bir hikâye istiyorsun. Söyledim ya, şirketi bunun için kurduk, bu dükkân bunun için var.
Komiktir, ilk müşterimiz sensin, kuvvetle muhtemel sonuncusu da. Bu çok
verimsiz bir iş, uzun yıllar, detaylı tasarım önerileri, bir yığın maksadını aşan tartışma, yer yer şiddetle yaşanan kavgalar,
harcanan para, tutulan onca muhasebe… Tümü bir bilemedin
iki müşteri için, çoğunlukla bir.
Şu anda aklından geçen şeyleri
sayabilirim istersen. Truman Show aklından geçti, Morgan Freeman’ın tanrıyı oynadığı komedi de geçti, bunların arasında Solaris’i hatırladın, hafızandaki izlerden gerçekliği yeniden kuran
okyanus ne ilginçti değil mi? En anladım diyenin dahi anlamanın yakınından bile geçemediği bir eser değil mi, ne yazık. Yıllar önce bir uzak kuzen, “ya” demişti, “yaşadığımız her şey bir fetüsün rüyası ise”. O da geçti aklından, o zaman anlam vermeye uğraşmamıştın buna, kızın kendi fikri
miydi, alıntı mı ne ise ne önemsememiştin. Şu anda aklından Inception geçiyor, lise ikinci
sınıfın yazında öylesine kulağına çalınan bir fikir nasıl da kartopu gibi büyümüş derinlerde. Sen
de şaşırıyorsun değil mi? Zihnindeki
çığın altından kurtarılmayı bekliyorsun. Bir yardım eli, biraz nefes.
Bizim dükkânlara senin gibiler geliyor
hep, çağrışımların, doğaçlamanın ve hayattaki
zayıf izlerin
esirleri. Sembol bağımlıları da denebilir size. Tam şu anda, Milli Kütüphanede biri hiç
yazılmamış bir kitabı bulmaya çalışıyor, birazdan kütüphane şeflerinden
birinin odasına girecek, odacının getirdiği bilmem kaç fincan kahveyi içecek. Aynı anda bir meczup bir pirin makamına çıkacak, bir efsanenin sırrını dilenecek, bir yüksek lisans
öğrencisi okuduğu kentten çok uzaktaki bir kentte bir profesörün kapısını çalacak, kulağına öylesine çalınmış bir makalenin bir kopyasını isteyecek. Hepsi
aynı dertten
mustarip, bir rüyadan uyanmanın peşinde hepsi, hangi rüyadan olduğunu bilmeden. Söylediğim gibi
hayattaki zayıf izlerin
esirleri bunlar.
Bazı dükkânlarımız hiç iş yapmıyor, hedef müşterinin asla
gelmediği, durduk yerde maliyet çektiğimiz dükkânlarımız da var. Hedef müşteri hedefine odaklı ve ayrıntıcı bir biçimde planlı bir kişi ise, rüyadan
uyanma eğilimi o denli zor çıkıyor ortaya. Anlayacağın, müşterisini tanıyamadan dünyayı terk eden ustalar da az değil, birinin
cenazesindeydim bugün.
Bifurkasyon diye bir şey duydun mu,
çatallanma de istersen, istersen çatallaşma. Tabii ki duydun, kaos teorisinin
merkezi kavramlarından biridir,
okumuştun, hatta o standart popülasyon büyüme denklemini
oturup grafiğe bile dökmüştün saatler harcayıp. Aklından ne geçiyor, üç nokta dört mü? Evet, tam da
oralarda bir yerde çatallanma başlar. Bunu niçin anlattığımı biliyorsun. Rüyadan uyandıktan sonra
takvimin bugünkü yaprağına kadar yeniden
yaşayacaksın, ihtimaller
lehine ise tabii. Buraya kadar sorun yok. Sorun içinden çıkıp kurtulduğun rüyayı hatırlama ihtimalinle ilgili. İşin acı tarafı, en hatırlamadığın haliyle bile, uyanıp kurtulduğun rüya zihninde zayıf bir iz bırakacak. İşaret parmağında bir kâğıt kesiği gibi, zayıf ama acıtan bir iz. Takvimin bugünkü yaprağına yeniden gelen sen, senin şu anından ne kadar farklı olacak? Tabii bir de bir rüyadan o rüyanın kapsülü olan rüyaya uyanma
ihtimali var, ustaların hiçbiri rüyaların iç içe olma ihtimalini
düşünmek istemez. Zira, bu durum için geliştirebildiğimiz bir çözüm algoritması yok.
"Neyse" dedikten sonra derin
bir nefes alıp bakışlarını odada gezdirdi. O sırada çırak iç odadan katlanmış haldeki birkaç karton kutu ile çıktı, kutuları kitaplığın yanına yaslayarak yere bıraktı. Ustanın gözüyle verdiği onayı alır almaz ilk kutuyu hızlı hareketlerle açtı. Kitaplığın üst rafında duran birkaç kitabı ve ikinci raftaki diz üstü bilgisayarı kutuya yerleştirdi. Ustanın arkasında duran kasadan çıkardığı sarı ve beyaz renkli zarflar açılan ikinci kutuya girdi.
Usta masada duran kalemi pantolonunun
ön cebine yerleştirirken, "sanırım çıkabiliriz" dedi. Seninle işimiz bitti gibi.
Bifurkasyon üzerinden gitmeseydim sana kedi hikayesini anlatabilirdim, kutuyu
açınca canlı mı olacak, cansız mı veya istatistik üzerine bir kurgu
yapabilirdim. İzleyeceğim yol sonucu çok değiştirmeyecekti,
biliyorsun. Sonucu biz belirlemiyoruz aslında, sen belirliyorsun. Bu sorunun çözümünde gidiş yolunun şeklini senin
bu dükkâna gelene kadar aldığın yol belirliyor. Nihayetinde buradasın. Nerede uyanacağını henüz seçmedin, bu kadar konuşmanın, bunca hikâyenin esbab-ı mucibesini düşünüyorsun. Çıkmadan kısaca anlatayım.
Buradan çıktığında bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda hikayeler
yazman gerekiyor, bir yerinde uykuya daldığın hikayeler.
Hikayelerin uzunluğu, dili, anlatım tarzı bizim için önemli değil. Bizim için önemli olan, her
hikâyenin, bunca konuşmanın üstüne ne demekse, gerçek-leş-miş bir olaya
dayanması. Hikayeleri
dilediğince yayabilir, duyurabilirsin. Ne şekilde duyurursan
duyur, gecikmeden haberini alacağız. Kaygılanmana gerek yok. Ha, bir de aklından çıkarma, her hikâyede bana bir atıfta bulunmanı bekliyoruz. Her hikayende bir usta
olmalı, hayali veya gerçek. Satırlarda veya satır aralarında. Hangi hikâyenin neresine
uyanacağını beşinci atıftan sonra biliyor olacaksın.
Ayakkabı
Sararmış-1
Kapının önünde sessizce
bekleyen ayakkabıları aldı. Evinden ayrılan bir konuğun ayakkabılarını sunarken yaptığı gibi işaret ve orta
parmaklarını ayakkabıların sırt kısmına destek yaparak
ve diğer parmaklarını mümkün olduğunca uzak tutmaya
çalışarak. İçinden şükretti.
Zengin bir duruşu yoktu ayakkabıların, hatta oldukça uzun süredir kullanılmaktan dolayı oluşmuş derin ama boya
ve cilayla zamana direnmiş derin çizgiler vardı derinin üzerinde. Belli
ki, uzunca bir süre taşlı, taşsız, asfalt, kaldırım, merdiven basamağı görmüşlerdi. Benzerleri
olan diğer ayakkabı çiftleri gibi. En
azından bir kez
tamirci gördükleri belliydi. Çünkü dikişlerin düzgün çizgisi yer yer
bozuluyor ve tren raylarının makaslardaki buluşmalarını anımsatan çift çizgiler göze çarpıyordu.
Aziz, ayakkabıları aldığı kapıdan yavaş adımlarla uzaklaştı. Sadece mekândan uzaklaşma değildi yaşadığı, ayakkabıları aldığı andan ve kapının ardından gelen dua ve
ağlaşma seslerinden de uzaklaşıyordu. Sokağın köşesini döndüğünde içini bir rahatlama
aldı. Neden utanmıştı bu kadar. Her neyseydi. Ayağındakileri çıkardı ve ayakkabıları giydi. Boldular biraz ama olsundu, bir
parça kâğıt ve tabana yayılacak bir parça keçe yeter de artardı bile. Kaldırımın üzerinde duran ve şimdi yerlerini
alan siyah ayakkabıları kıskançlıkla izleyen sünger terlikler
uzaklaşan Aziz'i süzerlerken Aziz geri döndü. Unutmuştu onları. Parmaklarını sakınmadan yerden aldı terlikleri ve kaldırımın kenarındaki duvarın üzerine bıraktı. Terlikler birisinin "Duvarın üstünde sessizce bekleyen terlikleri aldı..." diye yazmasını beklemeye koyuldular.
Ayakkabıların önünden alındığı evden, o evi tanımlayan zamandan, evden gelen ağlaşmalardan uzaklaşan sadece Aziz değildi. Biri daha
uzaklaşmaya çalışıyordu, belki Aziz'den daha hızlı, Aziz'i geride bırakarak. Her
sabah o evden bir şimşek hızıyla çıkan ve akşamları yorgun ve bitkin bir biçimde, sanki
istemeyerek evin kapısından içeri giren İbrahim Bey'den başkası değildi bu. İbrahim Bey hızlı adımlarla sokağı geçiyor, çevredeki bakışları her zaman yaptığı gibi başını hafifçe öne eğerek karşılıyor ve selamların hiçbirinin havada
kalmaması için özen gösteriyordu. İbrahim Bey iki sokak ötedeki
kahvehanenin önüne geldiğinde durdu. İçeriden çıkan iki kişiyi selamladı ve açtıkları kapıdan sessizce içeri süzüldü. Ali, bana bir çay getir evladım. Ali başını bile çevirmedi İbrahim Bey'e doğru. Dalgınlaştı bu çocuk da son günlerde iyice,
neyse bir daha söyleye... diyecekti ki içinden, içeri o sırada giren adamla arkadaşlarının konuşmalarına kapıldı. Ner'den aldın ayakkabıları Aziz. İki sokak aşağıda bir adamcağız, Allah rahmet eylesin. Tokyolardan
kurtulduk sonunda. İbrahim Bey
muhabbete konu olan ayakkabılara şöyle bir baktı. Kendisini son üç yıldır mekanlar ve zamanlar arasında taşıyan ayakkabılardan başkası değildi. Çay içmesem de olur
diye düşündü ve kendi kendine güldü Her gün içtiği acı kahvenin ağzında bıraktığı tattaydı gülüşü. Ama kahve kadar hatırı yoktu artık dudakların bu ufak kasılma hareketinin.
Kahvehaneden çıktı. Ayakkabıları Aziz'in ayaklarında, Aziz'in ittiği el arabasının peşinde asfaltı adımlıyorlardı. Bu duruma
ilgisizdi asfalt, en az terlikler kadar.
Koku
Sararmış-2
Hissedersin, herkes hisseder. Her
insanoğlu bir gün evinden veya işyerinden çıkıp işyerine veya evine
doğru yürürken farkına varır burun kemiğini sızlatan o kokunun. Cesetlerin kokusudur
bu. Havayı, suyu, bahçeleri, okulları, fabrikaları ve akla gelebilecek her şeyi esir alan ve
bırakmayan kokusu
cesetlerin. Ardından bir mide
bulantısı başlar ve bir türlü geçmek bilmez. Dayanılmaz bir baş ağrısı da kendini göstermekte gecikmez bulantının yanında. Herkesin en azından bir kez yaptığı ilk şey, kendini eve
atar atmaz sıcak bir banyo
yaparak kokudan arınmaya veya işyerinde bir
fincan kahveyle bulantıyı bastırmaya çalışmaktır.
Ölüler vardır çevremizde, yürüyen, konuşan,
emirler yağdıran, emre amade
olan, beni sev diyen, seni seviyorum diyen, uyuyalım diyen, üretelim diyen,
tepkisiz kalalım ya da tepki gösterelim diyen, öylece bakan...
onlarca, yüzlerce, binlerce ölü. Yeni morarmışlardır, salamuralaşmışlardır kimi zaman. Kiminin sadece iskeletini
görürüz. Ruhları bir zaman alınmıştır ve bilinmeyen
bir yerde hapsolunmuştur. Donuk bakışları kalmıştır geride, anlamsızlığa yazgılı bakışlar.
Ölüler vardır çevremizde, çünkü öldürürüz birbirimizi
durmadan. Şaşırdınız mı? Anlık bir eylem midir öldürmek? Belki tek
bir anın işi değildir öldürmek, belki
birbirini izleyen bir dizi eylemden ya da eylemsizlikten oluşur, bileşik bir
eylem-siz-lik olarak ve belki de zamanda süreklilik gösteren bir
eylem-siz-lik-tir. Notlar, krediler dağıtmaz mısınız insanlara gülücüklerle ve sonra bir bir düşürmez misiniz? Yok
mudur barajlarınız, geçer sınırlarınız, çıtalarınız? Bir yargıcın kararını verirkenki edasını hiç mi taşımazsınız içinizde? Hep taşır mısınız? Burnunuz ne kadar havadadır? İnsanlar hakkındaki yargılarınızı verirken, onların bu yargılardan hiç haberleri olmasa bile, yargılarınızdan etkilendiklerini düşünür müsünüz? Eğer düşünmediyseniz
deneyin. Göreceksiniz ki dünya güneşin çevresinde dönen bir
gezegendir, çünkü siz onu kimi zaman zorla güneşin çevresinde
döndürmektesiniz... ve insanlar verilmiş adlarıyla değil, zihninizdeki hayalleriyle vardır. Sürekli yazdığınız ve bozduğunuz, tekrar tekrar yazdığınız bir romanın basit parçalarıdır insancıklar... anneniz,
babanız, kardeşiniz bile.
İnsanlar hakkında verdiğiniz her kararda,
haklarındaki en masum düşüncelerinizin oluştuğu anlarda bile
onları değiştirmektesiniz,
siz eski karakteri öldürmekte iken bir yenisi doğmakta. Nefes aldığınız her an, birilerini tarihe gömmekte,
yenilerini doğurmaktasınız. Bundandır, belki en beklenmedik yerde, bir kır kahvesinde bile ceset kokuları almaktasınız. Algısal cinayetlerinizin ve en akla
uydurulmuş idamlarınızın bu ürününden kaçabilir misiniz?
Yele
Odada mandalina kokusu var. Kuzinenin
üstündeki kabukların kokusu her köşeyi sarmış. Alt tepside küle gömdüğü patatesler olmak
üzeredir. Çay biraz daha beklerse acıyacak ama yerinden kalkası yok. Koltuğunu pencerenin
yanına çekmiş, ayakları kalorifer peteğinin üzerindeki
minderde. Dışarıda kar yağıyor, büyük tanelerle ve
acele etmeden. Pamuk gibi, yumuşakça, baharda gelecek yeni hayatın müjdecisi edasıyla. Hayat
kelimesi aklına geldiğinde kocasını hatırlıyor en çok. Genç sayılır yaşlarındayken evlenmişlerdi. Üç evlat yetiştirdiler beraber,
ortaklıklarının en güzel tescili. Gülüşü çok güzeldi kocasının, çoğu zaman derindendi. Belli belirsiz ve edepli bir gülüş. Aynı gülüş, gözlerindeki hınzırlık kışkırttığında o ciddi bıyıklardan kurtulur, kahkaha olup duvarlarda yankılanıncaya kadar durmazdı. Pembeden ve
griden yapılmış bu şehirde yaşadılar. Kocası hep gri binalarda çalışmıştı, kendisi hep pembelerde. Bir kış ortası idi, o gülüş gözlerin hınzırlığından beslenemez, dudakların arasından kahkaha olup kurtulmak için gereken nefesi
bulamaz oldu. Mandalina kabukları kurumak, patatesler yanmak üzere, çay acıya çalıyordur. Hayat değil ölüm, küçük tanelerle ve hızlı. Telefonu çalıyor.
“Merhaba” diyor karşıdaki ses, hâl hatır soruyor. İyi olduğunu söylüyor, kim der ki kötüyüm diye. “Hocam
bakma şansınız oldu mu gönderdiğim bölüme? İstediğiniz gibi olmuş mu?
Bakabildiyseniz uğrayıp alabilirim size
uygun bir zamanda.” “Canım, ben seni biraz
sonra arayayım mı”, kapı çalıyor. Kapının çaldığı yok, kuzinedeki çaydanlıktan bir çatırtı geldi, suyu bitmiş olmalı. Yerinden kalkıp sehpanın üzerindeki havluyu alıyor, çaydanlık musluktan ağır ağır akan suyla dolarken mırıldanıyor. Hocam gönderdiğim bölümü okumak için vaktiniz oldu
mu? Umarım plana sadık kalarak yazabilmişimdir. Okuduktan
sonra ne zaman derseniz o zaman gelip alabilirim düzeltmelerinizi. Eskiden şans
falan demezdik, ne alakası var şans ile. Bakmak
ise apayrı anlamsız, bakarak yapılmıyor ki bu meslek. Okuyarak, dinleyerek, kayıt tutarak, hesap yaparak, yazarak ve nihayetinde anlatarak
icra ediliyor. Şans eseri bakarak, yok, olmuyor. Çaydanlığın altını kuzinenin üzerine yerleştirip koltuğuna dönüyor, koltuğun üzerindeki kâğıt destesini alıp sehpanın üzerine bırakıyor, havluyu da destenin üzerine. Şanssızlığa bak.
Huysuzlaşmak kötü. Yirmi dört yıldır ve tedricen, gülüşüyle beraber pembeleri götürüp onu grilerle bıraktığı günden bu yana. İçindeki somurtkanı hapsetmeyi çoklukla başarırdı, bugün değil. Koltuğun sol arka ayağına yaslanmış evrak kutusuna
takılıyor gözü. Nihayet. İki haftadır aklındaydı, yarın sabah mutlaka elden geçireyim, akşama da olur,
ertesi sabah, sonraki akşam derken bugün olmuş. Belki yılın üçüncü günü olduğu için, dikkatini kutuya yönlendirmekten artık çekinmiyor. Bu
kutu taşıdı, bir gün daha, bir yıl daha görme umudunu son
on beş gündür. Utanıyor bir yandan,
hem günlerin gri geçişinden şikâyet etmek hem de
sarkacın salınmasından cılız da olsa bir haz duymak çelişki mi? Cevabı bilmiyor, bilmek isteyip istemediğini de. İki hafta önce bir gece
mutfakta uyku arası suyunu içtikten sonra
yatak odası yerine artık arşiv niyetine
kullandığı odaya dalgınlıkla girmemiş ve ayağı bu kutuya takılmamış olsaydı, kutu yeni yıla yalnız girecekti. Akşam yediği bir de enikonu
tuzlu haşlanmış mısır olmasaydı akşamdan başucuna bıraktığı bir bardak su
yeter de artardı. Öğleden sonra gözleri kör olana kadar ağlamamış ve baygın düşmemiş olsaydı, uyandığında haşlanmış mısıra saldırmazdı belki. Evrak kutusu yeni yıla yalnız girmedi. Standart mektup kâğıdı kutusu olarak başladığı hayatını matbu evrak
kutusu olarak sürdürebilmek etkileyici, dile kolay on beş yıl. Emeklilik kanunen kaçınılmaz hale geldiğinde, hocam demişlerdi, ofisinizi
dilediğiniz sürece kullanmaya devam edip aramızda kalsanız pek mutlu oluruz. Salim'e böyle olmamıştı, nedendir şu cümleyi duyamadı o kendi okulunda, Teknik Üniversitede bir büro tahsis edildi
kendisine. Ne yapıyordur, arayıp sormak lazım. Memnuniyetle demişti, memnuniyetle.
Bürosunu, yine de biraz derleyip toplamanın iyi olacağını düşünmemiş olsaydı, kutu fotokopi odasından fakültedeki büroya, pek mutlu
olma istekleri mekân sıkıntılarına yenilmeseydi,
fakülteden eve gelemeyecekti kırk sekiz arkadaşıyla beraber. Bir o kadar kutu dolusu kâğıt da SEKA çuvallarında yoluna devam etti. Reenkarnasyon.
Her şey bu kutulardaydı, her şey. Okula başladığı günden bu yana akıl ürünü olarak ürettiği her şey. Aldığı derslerin notları, sayfa kenarlarına notlar yazılmış kitaplar, makaleler, çapraz sorguya
uygun pembe referans künyeleri, gazete kupürleri, görüşme notları, verdiği derslerin
notları, seçilmiş ödevler, yazılan tezler, yazdırılan tezler, yazılı her kâğıt parçası. Her şey bu kutulardaydı. Audio kasetler, slaytlar, tepegöz için şeffaflar, VHS'si
ile Beta'sı ile
videokasetler, beş yirmi beş inçlik, üç buçuk inçlik disketler, kompakt diskler, USB diskler. Tekmili
birden yazılmış şeyler ve bu yazılmış şeylerin yazılmış olmasını sağlamış olan şeyler. Kutsal
sandık misali şu kutular olmasa,
dünyanın yüzünde pek de var
olmamış sayılabilirdi. Bir biçimde hatırlanmasına yol açan ne varsa, kişisel kâinatının büyük patlamasından bu yana
dikkate değmiş şeylerin kayıtları bu kutularda. “Hocam” diyor bir ses, dönüp bakıyor, kimse yok. İyi sıhhatte olsunlar, kendi kendine gülüyor.
Sesinin şiddetini artırıyor tonu bozmadan. Kadının okumasında aksayan bir şey var. Okuduğunu anlamıyor gibi veya hissetmiyor veya aklı başka yerde. Gençtir ne de olsa.
Kocası askerden dönmedi daha,
evlerinde telefon da yok. Kocası aradığında küçük kızı gidip çağırır genç gelini, kız konuşmaz, daha ziyade
arayanı dinler, kısa cevaplarla. Gözleri minnet ve
yaşla dolu ayrılır her defasında. Her telefonun ertesi gününde dolmasıyla, sarmasıyla, acısıyla tatlısıyla bir tepsi getirir. Allah ceplerine vereceğini kalplerine
vermiş. Üç ay önce kaynanası elinden tutup
getirdi, “Hocam” dedi, “buna da öğretir misin?” Öğrenmeye gelen geri çevrilmez
ki, tamam demişti. Ne gün geleceğini söylemişti, nasıl çalışacağını, abdestinin eksik olmayacağını. Okunacak olan Allah kelamı. Harf be harf öğretti, oradan kelimelere geçtiler. Şimdi
makam ile düzgün okumaya kadar geldiler. Dikkat edeceklerin üçtür dedi, aheste,
beste, avaz-ı bülent. Sonra izah
etti, koşma dedi, kovalayan yoktur, rahat ol. Çok da rahat olma
dedi, besteden ayrılma. Sesin güzel çıksın bir de dolu çıksın. Bugün kızın avazı pek bülent değil. Hafif öksürüp bir daha uyarıyor öğrencisini, ne
fayda. Eliyle havada yatay bir S harfi çiziyor, kadın okumayı kesiyor. Gözleri kızarmış.
Kendisine annesi öğretmişti okumayı, kaç yaşındaydı hatırlamıyor. Sureleri su gibi bilir, hepsini
ezberden okur, makamı ile. Bu okumalar
der, buradan kalkar, ölmüşlerin uzaktaki mezarlarına rahmet olur yağar. Ne kadar güzel okursan o
kadar gani yağar. Anladın? Anladım Hocam. Gel sana bir ilmek daha göstereyim şimdi, dünyeviye dönüyorlar, örgü zamanı. Kız arka odaya gidip elinde metal bir nakış kutusuyla dönüyor. Her tür iplikle, olabilecek her ilmek tipinin, desenin örneği bu kutuda. Avuç içi kadar örnekler, güzelce örülmüş, sökülmemesi için uçları bağlanmış. Kadın ezbere biliyor hangi örneğin hangi sırada olduğunu. İpi, şişi, senesi hep aklındadır. Hangi örneğin ne vakitler moda olduğunu da hatırlıyor. Yılı ile ayı ile. Hocam diyor, genç kadın. Duymuyor şimdi, dalıp gitmiş, kulaklarında bir konuşmanın sesleri.
Kutudaki yığından büyük ataçla tutturulmuş
kalın bir kâğıt destesi alıyor. Transkript diye not düşmüş üzerine kendi yazısı ile. Gençlik güzel şey, harflerin çengelleri şekilli, kuyrukları kıvrak, şapkaları havalı. Tarih notu silinmiş. Ses kaydını bulmak zor olacak şimdi. Hangi kasettedir kim bilir. Koltuğu biraz sola çevirip
kutuyu ayaklarının arasına kaydırıyor? Kutuya bir göz atıyor. Kaset falan yok. Büroyu taşırken kaybolmuş olabilir mi
kasetler veya başka bir çalışmanın arşivine karışmış? Transkripti
okumaktan başka çare yok. Görüştüğü kadının hafifçe gergin ifadesi,
yüzünün ilk kırışıkları, başındaki tülbentin kenarındaki oya, kalınca bilekleri gözünün önünde. Sesi yok
sadece. Tınısının hoşluğunu hatırlıyor, şivesini. Soruları cevaplarken koruduğu hafif koşu temposunu, arada nefes almak için durakladığında tülbentinin ucunu çözüp yeniden bağlamasını, oturuşunu düzeltmesini. Oturuşu her değiştiğinde kadının anlattığı hikâyenin bir yol ayrımına geldiğini hatırlıyor. Sonra yeni bir soru. Otuz yıl önce yapmıştı bu görüşmeyi. Toplam beş gün, gün başına yaklaşık iki saat boyunca görüşmüşlerdi. On saatlik
kayıt, karşılığınca transkript
birikmişti. Dil Tarih'ten Hasköy'e, Hasköy'den Fakülteye kadının kocasının gönderdiği araçla gidip gelmişti. Baş komiser razı gelmemişti misafirlerinin
zahmet çekmesine, karakolun araçlarından birini adeta emrine vermişti beş günlüğüne. İnsan aklı bir garip, niçin Ankara'daki
binlerce kadının arasından görüşmek için bu kadını seçtiğini şimdi hatırlamıyor. Makalede yazıyordur sebebi
uzun uzun, kendi makalesi, yazdığını hatırlıyor, ona da sıra gelir nasıl olsa. Okumaya başlıyor, bir soru, bir cevap, bir soru, bir
cevap. Bazı sayfaların kenarlarına notlar düşmüş, her not bir
okla bir cümleye, bazen bir paragrafa yönleniyor.
Kadının yabancılık hissetmemesi için havadan sudan sorularla başlıyorlar. Aslında metaveri. Nerelisiniz? Muş. Annem Diyarbakırlıdır. Ankara'ya Muş'tan mı geldiniz? Hayır Sivas'tan. Daha evvel Muş'ta ve
Erzurum'da. Kaç yaşındasınız? Elli. Kaç çocuğunuz var? Üç. Okuma-yazma biliyor musunuz? Okula gitmedim, akşam
kursunda öğrendim, kızım da öğretti. Kuran dili
de okuyabiliyorum. Türkçe'den başka dil biliyor musunuz? Kürtçe biliyorum, Arapça'yı anlıyorum ama konuşmam zayıftır. Annem hepsini hem anlardı hem konuşurdu hem öğretirdi.
Savaş zamanında çektikleri yokluğu
anlatıyor. Kurutulmuş mısır koçanlarını öğütüp un yaparlarmış. Bir şeye benzemeyen,
elde dağılıp giden ama nihayetinde doygunluk hissi
veren bir ekmek pişermiş. Kardeşlerini ve bacılarını anlatıyor, birbirlerine nasıl sahip çıktıklarını. Yokluk
günlerini anlatırken utanma
ifadesi yok yüzünde, kimsede yoktu o zaman diyor. Olanı getiriyorduk sofraya. Tarlaya gittiğini anlatıyor, nasıl çalıştığını, ormandan nasıl mantar topladığını. Maarif’ten yatılı kız okuluna öğrenci toplamak için gelen bir
heyetten söz ediyor, anlatırken üzgün. Aile büyükleri göndermemişler, kız çocuğu niye okusun.
Hak dilini öğrenmiş olmanın yettiğini anlatıyor. Ovada çıplak ata nasıl bindiğini anlatıyor. Ses kayıtları kayıp olsa da kadının bunları anlatırken yansıttıkları hala aklında, nasıl heyecanlıydı sesi. Atın yelesinden
tutup göz alabildiğine ovayı nasıl geçtiğini anlatıyor. Anlatırken nefesi sıklaşıyor, gözleri ışıldıyor, vücuduna yeniden bir gençlik heyecanı yerleşiyor. Ayakları yerden kesiliyor gibi, özgürlük hissi, kopup
gitme ihtimali. Sol elini yumruk yapmış, yeleden tutar gibi. Geç evlendiğini anlatıyor, neredeyse evde kalmış sayılırmış o yaşta. On üç çocuk doğurduğunu, şimdi üçünün hayatta olduğunu anlatıyor. Hastalıklar almış çocuklarını. Bir defasında ikiz bebekleri ile memleket
yolundayken bindikleri minibüs dağ başında bozulmuş, tipinin ortasında. Sonrasını anlatmıyor, gözleri buğulu.
Transkripti sehpaya bırakıyor, eliyle havada bir tilda çiziyor.
Pencerenin dışında kar kesiliyor, soğuk yok, ses yok.
Görüşmeden aklında kalanları düşünüyor hala. Geniş gövdeli, sağlam bir ağacı andırıyordu kadın. Üstündeki yaralarla,
kırık dallarının gövdede kalmış dipleriyle bir ağaç. Daha fazlası gelmiyor aklına. Sola çeviriyor başını, kuzineye doğru. Görüşmeden sonraki kışın başında Başkomiser çalmıştı kapısını, yanında iki memuruyla. Korkmuştu önce, kötü bir şey mi olmuştu yoksa? Başkomiser, “Hocam”
demişti, “bu sizin için. Soğuk kış günlerinde bizi hatırlayın.” Kuzinesini beğendiğini kadına keşke söylemeseydi. Ses
kayıtlarını bulması lazım, kutunun dibinde olmalı. Yerinden kalkıyor, kutuyu kaldırıp ters çeviriyor. Yere örgü örnekleri dökülüyor, çeşit çeşit.
Tavında
Yüzünün sağını ateş aydınlatıyor. Dalgalanmayan kırmızı ateş, parlak, sıcak, şefkatli ama fazla
yakınlığa gelmeyen. Sağ
dirseği tezgâha dayalı, elinde yarısına inmiş çayı ve parmaklarının arasında sigarası, külü düşmek istiyor artık. Sol elinde telefonu var, gözleriyle okuyor,
sayfa bitmeden başparmağı hareketlenmiyor.
Eski tip bir adam, parmağını ıslatıp ekranı köşesinden çevirmeye
çalışır mı çalışır. Gülümsüyorum, gözlüğünün üstünden kısa bir bakış fırlatıyor benden yana, sonra okumasına dönüyor. On beş belki yirmi dakika sürüyor bu. Şimdi düşününce üç sigara ve iki çay sürüyor da
diyebilirim, atölyede çalışırken görebileceği bir saat yok, zamanı farklı yolla ölçüyor olmalı. Saate telefon
ekranından bakıyor olmalı. Belki hiç bakmıyordur, zihninde
hassas bir sayaç vardır, kendisinin
bile farkında olmadığı, sessiz ve derinden işleyen. Okuması bittiğinde gözlerini atölyenin içinde
gezdiriyor.
Telefonu duvara asılı rafın üstüne bırakırken, fena değil diyor, erbabı değilim bu işin, ama fena değil. Bir yerde söyleyeceksin kadının görmediğini, orası belli. Bin tür sihirbazlıktan sonra söyleyeceksin,
okuyanın dikkati başka bir yerdeyken
söyleyeceksin. Herhalde okuyana anlatmıyorsun hikâyeyi, kastın kendine olmalı. Benim de öyle. Çocukluğumdan beri bu atölyedeyim, aynı fırın, aynı örs, aynı çekiç. Birkaç vuruş hızı vardır, keyfine göre olmaz. Son
suyu verip biledikten sonra bıçağın neye benzeyeceği bellidir aslında, ama ben her defasında bilmezden gelirim, şaşırmak isterim. Şaşırırım da işin gerçeği, bir cevherin içinden kirle
toprakla çıkan şeyin dönüp dolaşıp ateşte sınandıktan, arındıktan, suyunu aldıktan sonra böyle saf ve keskin
olmasına şaşırırım. Ben ufakken
ustam aynı şaşkınlığı her defasında yaşadığını anlattığında garip gelirdi bana. Son nefesini
verirken, sana mirasım bu olsun dedi,
gözün görmesin, kulağın duymasın, ellerin tutmasın ama bu şaşırma kabiliyetini sakın ola kaybetme. Ustamın kırkı kırk birine dönene kadar çekiç sallamadım, tek iş yapmadım. Sadece günde üç atölyeye uğradım, fırını harladım. Bir kere soğursa bir daha
feri yerine gelmez. Kırk birinci gün geldim, ustamın iş defterini açtım, önce ilk gelenden
başlayıp işleri tamamlamaya
başladım. O günden beri her gün, Cumartesi yarımdır, Pazar benim. Ötesi burada geçti.
Telefonu bıraktığı rafta duran
kavanozu alıyor, bir ucu iş önlüğünün kemerine bağlı bezle çepeçevre sildikten
sonra yeniden yerine koyuyor. Sonra fırına dönüyor, maşayla aldığı koru çaydanlığı besleyen mangala bırakıyor, çevresini mangaldaki küllerle
destekliyor. Demliğin kapağını açarken, çaydanlığı bana uzatıyor kaşlarını kaldırarak.
Çaydanlığa su doldurmak için yerimden kalkıyorum. Atölyenin içme suyu büyükçe bir
toprak küpün içinde. Küpün sapına asılı kepçeyi alıp suyu aktarmaya
başlıyorum. Güzel olan her şeyin oluşumunda hassas bir
sıralama ve
zamanlama var. Bu gayet okullu, altı çoktan çizilmiş bir bilgi. Küpü biraz
devirebilsem çaydanlığı gür ve ani bir akışla doldurabilirim
aslında, ama küp ağır, demirden yapılmış üçayaklı çember bir kaideye
oturmuş, ağzından içeri bakamıyorum. Uzun saplı kepçeyi küpün ağzından sokup suyun ilk direncini
hissetmeyi bekliyorum, işte o direniş, sonra küçük bir el hareketi ile kepçe suya dalıyor, tümü dolmuş olmalı. Dolu kepçeyi içindekini dökmemeye özen göstererek küpten çıkarıyorum, suyu çaydanlığa aktarıyorum.
Çaydanlığın tabanı hala sıcakmış, suyu hoş karşılamıyor, bir tıslama sesiyle
yerine yerleşiyor su. Çaydanlığın dibinde bir parmaklık yer kaplıyor bir kepçe su. Şimdi en baştan, kepçe, küp, suyun direnci,
küpten çaydanlığa taşınan su. Şimdi iki parmak
su var çaydanlıkta, tıslama sesi yok. Beş kere daha.
Sonraki tekrarlarda suyun yerini biliyor kepçe, küpteki su pek de eksilmiyor,
önceden neredeyse şimdi de orada.
Kepçeyi yerine astıktan sonra çaydanlığı uzatıyorum. Yedi defada dolar diyor, hep yedi defada. Bu çaydanlığın alırı yedi parmak
sudur, sekizinciyi almaz. Alırsa da kaynatırken burnundan gelir, altındaki kor ateşi azaltır. Küpteki suyu merak
edersen doksan dokuz parmaktır. Ama küpün çapına bakarsan dibinde beş parmaktır, göbeğinde altmış altı, ağzında otuz üç. Silindir olsaydı otuz üç ile altmış altı arasında düz bir rakam olurdu, o zaman da küp olmazdı. Ben ufakken şu taburenin üstüne çıkardım su doldurmak için diyor. Ustam en başlarda üç kepçe su isterdi,
sadece üç. Kırk beş dakika sonra üç kepçe daha.
Ben büyüdükçe kepçe sayısı arttı, doldurma sayısı önce azaldı, ben de çay tiryakisi
olunca yine arttı. Ustama sormadım, niçin küp, neden kepçe demedim. Bakır atölyesinde şehir suyu kullanıyorlar, biz niye haftada üç eski mahalleye
taşınıyoruz su getirmek için diye sormadım. Bazen atölyede kimse
yokken, fırınla küp konuşuyor gibi gelir
bana, fırın der ki yavaş yavaş, çok sıcak ama yavaş. Küp cevap verir,
yavaş yavaş, hatta durgun, serserin ama yavaş. Sana söyleyeyim mi
diyor, güzel şeylerin doğması için, nasıl diyeyim, hassasiyet gerekiyor, takıntı gibi bir şey.
“Her işi düzgün yapmak lazım ama güzel bir şey düzgünlükten fazlasını istiyor. Demiri düzeltmek zor değil, ama büküp de hoş bir bakışla buluşturmak zor. Annem
istememiş beni daha bebekken. Babam ben doğduktan üç ay sonra askere
gitmiş, bir daha dönmemiş. Anneme talip çıkınca talibine varmış annem, tam o ara
sütten kesmiş beni, kendinden de. Evlendiği adamla başka şehre gidince
annem, iş dedemle nineme düşmüş. On bir yaşıma kadar onlarla kaldım. Dededen baba, nineden ana. Sonra
onlar da gitti.” Bunu söylerken iki eliyle perde çekiyor yüzüne. “Yaptığım eşyanın sahibinden sevgi görmesini istiyorum”
diyor demini alan çayı bardaklarımıza doldururken. “Senin de istediğin belli. “Ama”
diyor, sır tutabilir
misin?” Cevap bekler bir hali yok.
Çaydan bir yudum aldıktan sonra işimize dönüyoruz. Akşam el ayak
çekilip diğer esnaf evlerinin rahatlığına döndüğünden beri atölyedeyiz. Hataları anlatıyor canlı örneklerle. Metali
ısıtıyor, çekicini eline alıyor, doğru yoldan yapıldığında demir parçaların esnekliği, dayanımı, kırılganlığı nasıl olur, hangi yanlışlar neye yol
açar. Her hatayı bir kere yapıyoruz, üçayağa takılı kameramla kaydediyoruz. Buradaki işimiz bitince parçaları alıp testler için okula geçeceğiz. Sonra makaleyi hazırlarım üç ay içinde, sempozyum
altı ay sonra, yetişiriz.
Sabah olmasına iki saat var. Elimizdeki parçayla
ilgili kaydı bitiriyoruz.
Haydi diyor, uyumak da lazım. Demir sıcakken şekil alıyor ama soğukken keskin, soğumak da lazım. Adamın demirden fazlasını işlemiş olduğu belli, basit şeyleri bile ifade
ederken dolambaçlı sözler çıkıyor ağzından. Atölyenin üst katındaki yataklarımıza uzanıyoruz. Klasik yer
döşeği, sert ama rahat yastığım, üzerimde yün yorgan. Çocukluğuma giden bir
uzay kapsülünde olduğumu düşünüyorum son olarak. Uykunun sıcaklığı ne güzel.
Raftaki kavanoza takılıyor gözüm. Buzlu camdan çeperinden hafifçe ışık sızıyor. Yavaşça göz kırpar gibi, çevreyi biraz aydınlatıyor, sonra yerini loşluğa bırakıyor. Yine, sonra yine, derin nefesler
gibi. Elimi rafa uzatıyorum, kavanoza
dokunacağım anda çarşıdaki caminin sesine uyanıyorum. Sabah ezanını oldum olası sevmişimdir. Bana şefkati hatırlatır. Çocukluğum boyunca geçirdiğim hastalıklarda ve nedense hep beşinci günün sabahında ateşim düştüğünde sabah ezanının sesine uyanırdım. Annem başımda, eli alnımda, ateşime bakıyor, termometreden daha duyarlı eller, mekânda ve zamanda
uzağı görebilen gözler, eline sinmiş sigara kokusunun
bana verdiği huzur. Gözüm ahşap kirişlere takılıyor. Hafifçe eğrilmiş kirişler, onların taşıdığı ahşap tavan. Hepsi
aynı kerpiç damın altında. Atölyenin yarı yüksekliği yer
hizasının altında, altı yüksek basamakla
iniliyor atölyeye. Uyuduğumuz katla birlikte evin yüksekliği bir buçuk kat ediyor.
Adam da evi gibi. Erbabı değilim diyen bir
insan niçin fena değil der ki? Buna anlam veremiyorum. Gece laf lafı açarken soramadığıma hayıflanıyorum ama çaresi yok. Lafın lafı açtığı yerde en çok susarak konuşursun, değilse sohbet
akmaz, donuverir. Zihnimde iki kelime dönüyor, demirden
fazlası, demirden fazlası, demirden…
Boynumda bir dokunuşla gözümü açıyorum yine, yüzüme bakıyor, haydi gün bitti neredeyse
diyor, kalk da kahvaltı yapalım, sonra iş bizi bekler. Atölyeye komşu tuvalete
iniyorum, yüzüme çarptığım soğuk su, beyaz
sabunun klasik kokusu. Bahçede bir iki geriniyorum. Şimdi bir fincan
filtre kahve olsa ne güzel olurdu. İçeriden
sesleniyor, gelsene diyor, çayını soğutma. Sade ve
lezzetli bir kahvaltı, sıcak lavaşın arasında çökelek, çok az pul biber ile. Tabakta söğüş domates, salatalık, yanında biraz siyah zeytin. Çay demini çok güzel almış.
Öğleye kadar çalışıyoruz atölyede. Çekim yapıp not tutmaya devam ediyorum. Çekimlerin bazı yerlerinde soru-cevap formatına kayıyoruz. Özellikle vurgulanması gereken bir işlem yapıyorsa işlemin adını söylüyor. Ana basamaklarını soruyorum, kısaca sayıyor ve uygularken işte şimdi diyor. Bu
işte şimdilerin her biri makalede bir bölüm veya alt bölüm olacak. Çekimin bir
yerinde duralım anlamında bir işaret yapıyor, kamerayı durduruyorum. Dün okurken hoşuma giden bir şey vardı diyor, nasıldı, yazar her durumda bıçakla yapılan bir işin sahibidir. Her
durumda içten kopan çığlıkların nedeni, belki sadistçe bir dürtünün sahibi. Yazarın işi kalemledir sanılır, aslında bıçakladır. Ezberden söylüyor satırları, hiç atlama yapmadan. Bilir misin diyor, sır tutmayan sır da tutamaz. Ne demek istediğini
sormak için tam ağzımı açacakken telefonu çalıyor, selam sabahtan sonra tamam, hemen çıkıyorum diyor. Çok geç kalmayacağını söyleyip atölyenin kapısından fırlıyor.
Çantamdan Kırk Satır'ın son sayısını alıp tabureye oturuyorum. Sayfaları havalandırır gibi gözümün
önünden geçirirken sayfalar dönmeyi kesiyor derginin sonuna yakın bir yerinde. Tavında başlıklı iki sayfalık bir bölüm. Bölümdeki yazının başlığı Bavul, isimsiz basılmış. Bir sigara yakıp okumaya başlıyorum.
Fikirleri sizi rahatsız ettiğinde edebi
eserlerini çöpe atıyorsunuz, yazdıklarına gücünüz yetmediğinde İngilizceden çeviri gibi
duruyor diyorsunuz, basbayağı Türkçe hazırlanmış, Türkçe sunulmuş ödül konuşmasını duyduğunuzda iyi bir
konuşmacı olmadığını söylüyorsunuz. Ülkemize ödül gelmesi güzel ama diye başlayıp böyle devam eden eleştirilerle…
İlginç bir yazı. Benim de gönlümden geçenleri
dillendiriyor. Sanatçının özellikle siyasilerce
bir eğlendirici, bir şov insanı olarak görüldüğü bir dönemden geçiyoruz. Belki de
geçmiyoruz, hep bu dönemde kalacağız, ürpertici de olsa.
Toplumun yaygın biçimde bu görüşte olduğu aşikâr. Sağdan veya soldan,
kuzeyden ve güneyden fark etmiyor aslında. Her kesim sahiplendiği sanatçının, sahiplendiği görüşün düpedüz bir sunucusu
olmasını, öylece kalmasını istiyor. Yazmasını istiyor ama düşünmesini değil. Partizanlık istiyor, eleştiri değil. Topluma ayna
tutmasını istiyor ama hataları göstermesini değil.
Ortada belki bir baba var, belki yok.
Belki bir bavul var, belki yok. Varlığın ve yokluğun çıplak gözü kavurduğu bir dünya değil
mi edebiyat? Nihayetinde adam babasının bavulundan yola
çıkıp otuz iki yıllık yazarlık tecrübesinin matematiğini dört bin kelime
veya otuz dokuz dakikalık bir konuşma ile kristal
netliğinde sunduğunda avuçlarınız yanana kadar alkışlamadan
eleştirmeye başlamayın diye bitiyor
yazı. Sonunda
ekliyor, eleştiriden anladığınız her ne ise. Pek haklı ama sertçe yazılmış bir yazı olduğunu düşünüyorum, iç sesim haklı ama sertçe diye yankı yapmaya başlıyor. Birkaç tekrardan fazla
zaman geçmeden Usta içeri giriyor kollarında iki büyük kese kâğıdı ile. Kese kâğıtlarından birini bana uzatıyor, diğeriyle üst kata yollanıyor. Aşağı indiğinde “bak hocam”
diyor, “kahven geldi, iki çeşit”. “Bir de Fransız cenderesi getirttim senin için. Geçen hafta ısmarlamıştım, aslında dün burada olacaktı ama bir gün gecikti. Haydi,
sen bildiğin gibi hazırla kahveni.” “Sağ olasın” diyorum, “çok naziksin”. İki fincan kahve hazırlıyorum, biri kendim biri Usta için. İlk yudumunu alırken fincanın ağzından ağır ağır yükselen buharın arkasında bir çift ışıltı var. Gözü dergiye takılıyor. Açık kalmış olan, okuduğum iki sayfayı kuşbakışı tarıyor. Fırını kontrol eder gibi sağına dönüyor hızla, sonra atölyenin
penceresinden dışarı bakıyor uzun uzun. Bir ara mırıldanıyor. Ne söylediğini tam olarak seçemiyorum, üç kelime hariç. Ayna, parlak ve
yalnız diyor, belki
yalnızlık.
Erendil
Bekleyiş uzayınca anlıyorum dışarı bakışının pek de bilinçli olmadığını. Dalmak gibi daha çok, bana döndüğünde gözleri buğulu halde, uzaklara bir dalış ama mekânda değil zamanda. İnsan en çok çocukluğuna dalar diye biliyorum, aklımda bu canlanıyor. Sorunsuz, bir bakıma mutlu, şeker kâğıdına sarılı çocuklukları olanlar bu dalışlardan çoğunlukla sağlam çıkıyor, neşe ve huzur ile. Çocuklukları sorunlarla sarmalanmış olanların aslında çocuklukları hiç olmamış gibi sayılabilir, bu tanımsal açıktan kaçmak zor. Belki bu
yüzden, bu türden çocukluklara dalanlar bir an sonra kendilerine geldiklerinde
vurgun yiyebiliyorlar. Aniden yüzeye çıkışla beraber gözlerde buğu hâsıl olması normal, ama gözyaşı değil. Böyleleri gözyaşı kanallarını çoktan emekli etmişlerdir.
“Ne oldu?” diyorum, istersen anlat. İşler nihayetinde
yetişecek, her zaman yetişir. Gel birer
kahve daha içelim, bir yerden başla, aksın gitsin. Rahatsız olmuş gibi değil bu
önerimden. Tamam der gibi başını sallıyor.
Çok kitap okudum aslında diyor, sayamayacağım kadar çok. Okuduğum her satırı hatırlarım, yazarın neyi ve nasıl anlattığı hep aklımdadır. Sayfalardaki
basım hatalarını bile unutmam. Çocukluğumdan beri okuduğum hiçbir satır kaybolup gitmedi. Çok da yazdım. Sayısız kısa hikâye ve birkaç uzun. Şiirleri içimden yazıp kendime okudum. Ustam on iki yaşım bittiğinde bana bir
dolmakalem verdi, bir de kalın defter,
sayfaları çizgisiz. Sözleri hala aklımda. Aklından geçenler seni esir almaya başladığında bu deftere yaz. Sen onlara esir
olma, onlar sana esir olsun. Kinini, hiddetini bu deftere hapset. İstersen arada bir ziyaret et yazdıklarını, hâl hatır sor, istersen izin ver başkaları da görsün onları, ama asla çıkarma dışarı. Ne yapsam ne
etsem yaralarını tam saramıyorum, biliyorsun demircilikten başka bir iş bilmem ve
biliyorsun insan ruhu demirden değil. Bildiğim bir şey var yine de
aklını esir alan her ne ise onları bu deftere hapsedersen hiç olmazsa ateşten yeni çıkmış demire daha iyi davranırsın. Bu iş hınçla olmuyor. Bana
kalemle beraber verdiği mürekkebin kokusunu hala hatırlarım, artık bulunmuyor.
Yıllar geçtikçe defterler çoğaldı. Yazdıkça yazdım, kendinden başka okuyucusu
olmayan bir yazar, kendi kuyruğunu kovalayan bir kedi. Ustam doğru söylemiş, bu sayede tek
bir şey olmadım, kendini sokan
bir akrep. Çocukluğumun ateşi defterde hapisti, gerçeği fırında. Kendimi hiç çepeçevre kuşatılmış gibi hissetmedim
böylece. Ustam evlenmemiş bir adamdı, bir akrabası, bir yakını da yoktu. Güneşle uyanır, öğle vaktine kadar
yoğun çalışır, ikindiye kadar tempoyu düşürür, akşama kadar ortalığı temizlemiş olurduk. Yatma
vaktine kadar Ustam radyosunu dinler, bağlamasını çalardır. Çalma dediysem de
tıngırdatma daha çok. Ben ise
okurdum ve yazardım, o kadar. Tek
dinleyicisi olan bir müzisyen, kendinden başka okuyucusu
olmayan bir yazar, düz hesapla elleri nasırlı iki demirci
idik.
İlkokuldan sonrasına devam etmemiştim, etsem çok fark eder
miydi bilmiyorum. Matematiği ve fenni atölyede öğrendim
sayılır, iyi bir öğretmenim vardı. Dil ve edebiyatı öğrenmeye o kalın defterle başladım. Sonra her ay iki kitap gelmeye başladı, şehre gidenlere ısmarlanan romanlar, hikâye kitapları, tiyatro oyunları. Giderek arttı gelen yayınların sayısı. Ustam yazdığım zamanlarda beni hiç rahatsız etmezdi. Atölyede bütün gün istekleri, uyarıları bitmeyen adam değişirdi ben yazarken. Yaz günü ise karpuzum çayım, kış günü ise helvam portakalım önümden eksik olmazdı. Başlangıçta bu adamın kâinatın benden özrü olduğunu
düşünürdüm. İki kere ailesiz
kalmış bir çocuğa gönderilen bir
koruyucu melek. Bazen kendimi Pinokyo'ya benzetirdim, Ustam Geppetto. Bazen
garip gelirdi, bir demircinin içinden taşan bu incelikler. Sonra anlayıverdim, kâinatın özür değilse de bir
telafi planı vardı. İçi tümden sertleşmiş bu çocuğu yeniden işlemek için mükemmel aday bir demirciden başkası olamazdı.
Bak, diyor, şimdi sana bir şey
göstereceğim, ama bize karanlık lazım. Gözüyle işaret ediyor, atölye
pencerelerinin kepenklerini kapatıyoruz. İçeri girip kapıyı ve fırının kapağını da örtünce tamam diyor.
Neyin tamam olduğunu anlamıyorum, ortalık hala karanlık değil. İşte diyor, işte. Raftaki
kavanozdan bembeyaz bir ışık sızıyor, sadece rüya değilmiş. Göz kamaştıran bir ışık değil ama çevreyi görmemize
yetecek kadar kuvvetli. İşte diyor, Ustamın bana verdiği büyülü hediye. Yazarken
ne zaman dalıp gitsem,
dertlenir gibi olsam, Ustam yanıma gelirdi.
Eliyle yüzümü sıvazlar, sonra
sanki elinde bir şey varmış da kavanoza
dolduruyormuş gibi bir hareket yapar, sonra da kavanozu kapatırdı. O bağlamasına ben defterime
dönerdim. Bu, aramızdaki bir oyun gibiydi. Hiçbir hareketini sorgulamadığım gibi Ustamın bu hareketini de sorgulamadım. Yıllar sonra Ustam bu dünyadan göçtükten sonra eskileri karıştırırken buldum kavanozu. Ustamın kıyafet dolabının dibinde hafif hafif ışıldıyordu. Çok kafa yordum ne olduğuna, sanıyorum buldum da. Yüzümü sıvazlarken topladığı bir çocuğun dalıp giden bakışlarında harcanan hayat ışığıydı. Ustam bu kavanozu doldurmamış olsaydı dünden bugünü,
bugünden geleceği görebilir miydim? Haydi, çalışalım şimdi. Yazdıkların diyecek oluyorum, kitapların. Yaktım diyor, hepsini
yaktım.
Bir Kurtarma Macerasının Girişi
Çiseleyerek yağmaktan daha ince bir yağış biçimi var mı, bilmiyorum. Çok ince bir
yağmur ile fazlaca kalın bir sisin arasında bir şey canlandırmaya çalışıyorum zihnimde. Bir de soğuksa hiç çekilmiyor. Şemsiye açılmayacak kadar hafif, insanın beresini başında ıslatacak kadar yoğun. Böylesi bir yağışta nefes almak
zor oluyor, konuşma isteği de duymuyor insan. Geçen hafta bugün ikindi vakti
bir cenazedeydim Galip Paşa’da, bizim sahanın emektar hocalarından birini uğurlamak için. Bu zamanlarda
Caddede trafik ağırlaşır; cenazeye gelenleri bırakan araçların duraklamaları, cenaze araçlarının duruşları, tören boyunca yolun
hemen kenarındaki bekleyişleri ve yeniden
kalkışları Caddeden o esnada geçen herkesin
dikkatini bir an için de olsa gidene çevirir. Bostancı yönündekiler başlarını bir an sağa çevirir, Kadıköy’e gidenler sola.
Arada bir trafiğin akmamasına söylenenler olsa da
yarımşardan bir selam
hesabıyla Caddenin
Galip Paşa kesiti görevini fazlasıyla yerine getirmiş olur.
Kendimi ne kadar hayatın ha’ydan hu’ya olduğunu düşünenlerin arasına koymasam da cenaze törenlerinde
direnmenin anlamı olmuyor. Gardımın düştüğü böyle bir anda, isyan ve kaçınamadığım bir teslimiyet
duygusu çevremde dönüp dururken göz göze geldik. Kaleminizi düşürdünüz dedi, elindeki
kalemi bana uzatırken. Güzel bir kalem,
benim de vardı çocukken. İlkokul üçüncü sınıfta iken babam vermişti, çelik orta uçlu bir Parker. İlkokul dörtte iken
kaybettim, herhalde sizin az önce neredeyse kaybedeceğiniz gibi. Hayat
gibi değil mi bir bakıma, dedi. Bakışlarıma anlam verememiş gibi devam etti.
Dolmakalemin kağıtla ilişkisi bana hayatı hatırlatır. Gençler birbirine
sorar ya, birader bu araba bir depoyla ne kadar gidiyor diye; işte ben de aynısını sorarım, bu kalem bir depoyla ne kadar
gidiyor derim. Tabii, kalemin deposu ne kadar büyük, mürekkep hangi mürekkep, kâğıt nasıl kâğıt? Bunların hepsi önemli. Aynı hikâyeyi iki kişi aynı kalemle aynı evsafta kâğıda yazsa, hangisi daha çok anlatırdı? Kâğıda hırs ile bastıranın hikayesi mi kısa sürerdi, yazmak için beklerken mürekkebi kalemin ağzında kurutanın mı? Hırslanmış olan diğerinin kalemini
elinden alsa, kağıdını, yazdığı hikâye daha uzun
olurdu, değil mi? Kâğıda baksan, daha
enteresandır. Saman kağıdına mürekkep dayanmaz, pamuk kâğıtta ince uçlu kalemle yazması uçmaya benzer. Kimi
kâğıdın sentetik katkısı fazla kaçar, mürekkep tutmaz. Bakın mesela, ben babamı erken kaybettim.
Babamı defnettiğimiz gün verdiği kalem de
kayboldu. Annemin elinden kurtulup kabre bakmak için birkaç adım atmıştım sadece; dengemi
kaybedip düşecekken dayım ceketimden
yakaladı beni; o sırada düşmüş olmalı ceketimin cebinden. Kabre düştü
herhalde, rahmetli kendi hikayesini yazamamıştı, benimkini de
yanında götürdü sayılır. Sözün özü, onu orada öylece bırakmamız icap ediyormuş. Artık anlamsız bakmıyor olmalıydım, yüzünden bir gülümseme geçti. Çiseleyen yağmurun ıslattığı gözlüklerini çıkardı, cebinden çıkardığı mendille silerken başıyla selam verip küçük adımlarla uzaklaştı.
İkindi namazı kılındıktan sonra imamın davetine gerek kalmadan saflar
tutuldu. Meslektaşlar, öğrenciler, öğrencilerin öğrencileri, bir bunlar kadar mahalle komşuları ile esnaf ve bulup da sayması zor denebilecek kadar akraba. Safa
girmedim, caminin bahçe kapısının hemen dışında bir sigara yaktım. Eve döndüğümde konferans
seyahatim için yapmam gereken hazırlıkları içimden kontrol
ederken hoparlörün cızırtılı açılış sesi geldi. Aslında bu, topyekûn ve daimî bir kabir azabı, dedi ses. Toprağımız çoktan atılmış, hatta o toprağı kendi üstümüze kendimiz atmışız, artık nefes alamaz gibiyiz. İnsanı kahreden bir hüzün var bu havada;
konuşmuyoruz, duymuyoruz, görmüyoruz. Validelerimizin,
hemşirelerimizin, kızlarımızın ağlamaktan nerede
ise gözleri kurudu. Duymaya, görmeye, konuşmaya elimizde
kalan bir avuç toprak oluyor; o da bu gözyaşları ile yıkana yıkana bereketinden
olmuş. Avuç avuç kendi üstümüze attığımız toprak kumdan farksız. Kulağınız bende mi cemaat, dedi ses. İnsanlardan ses çıkmadı. Bugün, dedi, bugün bir beş dakika sabrınızı istirham
ediyorum, Bedrettin Hoca ahbabım idi, hakkında fazladan iki kelam etmeyi arzu
ederim. Sonra er kişi niyetine deyip namaza durdu. O gün o ince yağmurun içinde,
üç göbek yetiştirmesi ve sevenleri olarak Hoca’yı öylece Karacaahmet’te toprağa verdikten sonra
eve dönüş yoluna koyuldum.
Taksiyle eve dönerken, yalnızlığın bir noktadan
sonra kaçınılmaz olduğu geçti aklımdan. Aşırı ürpertici bir gerçek değilse de canımı sıkmaya yetti.
Elimi alışkanlıkla montumun sol cebine atıp telefonumu aldığımda telefonun ekranına şaşkınlıkla bakakaldım. İki ayrı numaradan toplam sekiz cevapsız çağrı vardı. Oysa telefon sürekli cebimdeydi
ve tören boyunca hiç titreşim hissetmemiştim. Numaraların ilkini seçtim ve geri arama
tuşuna bastım. Operatörün aradığım numaranın kullanılmadığını bildiren mesajı devreye girdi.
Bir hata yapmış olabileceğim düşüncesiyle aramayı tekrarladım. Sonuç değişmedi. Diğer
numara ile ilki arasında sadece son
iki hanede olmak üzere küçücük bir fark olmasaydı bu aramaları umursamadan geçebilirdim. Sadece
iki hanelik bu fark aynı santrale tabi
olan iki numarayı işaret ediyor
olabilirdi. Bu aramalar ayın başında yaptığım iki proje
görüşmesine istinaden yapılıyorduysa dikkate değer fırsatları kaçırıyor olabilirdim. İkinci numaraya geçtiğimde sonuç yine değişmedi. Bunlar
kullanılmayan numaralardı. Taksiden inip eve girene kadar günlük bakkal ritüelimi yerine
getirdim. Bakkalla güncele dair üç beş söz, sokak kedileri için sosis ve geceyi
geçirtecek kadar sigara. Bütün öğleden sonra her yönden çiseleyerek yağan
yağmurun acısı eve adım atar atmaz çıktı. Kuvvetli olmasa da bir kırıklık hissi ve ateş kapının aralığından eve
girivermişler. Kendimi salon kanepesine bıraktım, tavandaki örümcek ağlarına bakarken sızmışım.
Uyandığımda saat on biri
biraz geçiyordu. Birkaç saat uyumuş olmalıyım. Üzerimi değiştirmediğim için tam bir rezil uykusu olmuştu, ter içindeydim. Ayakkabılarıma mezarlıkta bulaşan çamur geçen sürede kuruyup yatağa ve zemine dökülmüştü. Şapşallaşmış biçimde yerdeki çamur parçalarına bakarken telefonun sesi ile oturduğum yerden yemek
masasına sıçradım. Cenaze esnasında arayan numaralardan biri miydi? Hayır. İstanbul alan kodlu bir numara ve bir ses vardı karşımda. Proje görüşmeleri için teşekkür ettiklerini
ancak eldeki işlerin bir kısmını dahili kaynaklarıyla yapacaklarını, bir kısmını ise daha önce de beraber çalıştıkları büyük dörtten birine yaptıracaklarını deklare eden bir ses. İleriki dönemlerde muhakkak
beraber çalışmak
istediklerini, işlerimde kolaylıklar dilediklerini belirten artık çağrı merkezi şablonuna dönüşmüş bu konuşma sonlandığında mutsuz olduğumu söyleyemem.
Mutsuzluk veya mutluluk değildi buradaki eksenin iki yönü, daha ziyade ferahlık hissi karşısında tiksinti denebilirdi. İki biranın yanında yarım paket sigara içtikten sonra
kendimi yeniden kanepeye attım.
Yeniden uykuya dalmak mümkün olmadı. Önce Bedrettin
Hoca düştü aklıma. Dün varken bugün var olmamak
ürkütücü gelmiyordu. Belki farklı bir formda, belki formdan yoksun yeni bir varoluş halidir olup
olacağı. Cenazelere
gitmemek lazım belki de insanın ruhunun kaç gram çektiği, beden ile
ruhun ikiliği aklından çıkmıyor sonra. Organik kimyanın esasları ise tartışmaya o kadar açık değil, nihayetinde
karbon, hidrojen, oksijen ve azot olarak yolculuk devam ediyor. Düzenden düzensizliğe, yokluğa değil diye düşünürken kapının minik tokmağı seslendi.
Kanepeden bir hamlede kalkmaya çalışmamla sırtımda beliren acı beni uykudan
tümüyle kopardı. Kapıya ulaştığımda merceğe bakacak kadar
bile eğilemedim, lanet okuyup neyse ne diyerek kapıyı açtım. Gülümsemesi ve alnındaki hafif teri ile Hoca kapıdaydı; Bedrettin Hoca değil, o öldü. Ayakları ayakkabılarından yarı yarıya kurtulmuş halde, içeri buyur etmemek
kabalık olurdu.
Etmekten de zarar gelmedi aslında, mesleki
deformasyon nev’inden saymalı, uzun sayılabilecek bir monoloğun tek ve ayrıcalıklı seyircisi
olabildim böylece.
Hoca, kendime pişirdiğim kıvamda hazırladığım duble Türk kahvesinden bir yudum aldıktan sonra sandalyede yaslanır gibi oldu. Konuşmaya başlayacağı an bundan biraz sonraydı, vücudu çok da akışkan olmayan bir
biçimde hafif kambur kalıbını doldurduktan sonra. Hamdolsun dedi,
elinize sağlık. Konuşmanın vaat aşaması hızla bunu izledi. Cebinden çıkardığı kalemin kapağını çevirerek açtı, kapağı elinden bırakmadan kalemin arkasındaki vidayı sakince çevirdi. Kalemin
ucundan masadaki peçeteye bir damla mavi-siyah mürekkep damladı ve parmak ucu kadar bir alana hızla yayıldı. Şimdi emin olamıyorum bunu duyup duymadığımdan ama bunu buraya bırakalım öylece gibi bir şeyler mırıldandı sanıyorum. Sonra kalemin vidasını yeniden sıktı, kapağını kapattı ve borç aldığı bir şeyi geri verir
gibi kalemi bana uzattı. Yine düşürmüşsünüz ama
kaleminiz sizi bırakmıyor derken yüzüne tedirgin bir
ifade yerleşti. O bir doktor ben de tetkik sonuçlarını bekleyen hastası olsaydım, o ifadenin biçtiği ömür herhalde altı ayı geçmezdi. Masaya doğru eğildim, gözlerimiz hizaya
gelene kadar. Gülümsemesi geri gelmedi. Şehrin kalabalığından, kalabalığın ancak kabalık olmadığında çekilebilir olduğundan, insanların duyarsızlıklarından, bunların kat’i bir çözümü olmadığından konuşmaya söz etmeye başladığında, uzun bir vaaza maruz kalacağımı düşünmeden edemedim.
Öyle olmadı. Vaazdan çok kişisel bir yakınma idi, yardım değilse de dinlenmek
isteyen bir ses. Kahvelerimiz bitmek üzereyken, bakın dedi masadaki peçeteyi önüme iterken, kaç renk görüyorsunuz. Yakından bakabilmek için masaya eğildim, yıllardır bildiğim şeye yeniden şaşırmadan edemedim. Mürekkep peçetenin üstünde ilk düştüğü alandan taşmış, bir liranın kaplayacağı kadar bir alana yayılmış, yayılırken eş merkezli çemberler halinde
farklı renkler bırakmıştı. Sıradan renkler değil, silik bir sarı, lezzetli bir turuncu, gülümseyen bir
pembe ve diğerleri. Adıyla müsemma, mürekkep terkibinde
ne varsa merkezden çevreye yayılırken kâğıda imzasını bırakmıştı. Bunu her mürekkepte göremezsiniz dedi
Hoca. Şayet isten yapılma hakiki çini mürekkebi kullanırsanız bu hareler
ortaya çıkmaz, sadece
siyah bir noktanız olur. Bunu
kendisine ilk defa Bedrettin Hoca göstermişti. Biri fiziki dünyaya diğeri metafiziğe aşık iki adamın sıradan bir peçete üzerinde kâğıt kromatografisi
yapması komik değilse nedir.
Elimde olmadan gülümserken sandalyesinde doğruldu, kahve için teşekkür ederek
ayağa kalktı. Kapıdan çıkmak üzereyken, ismen
tanışmadık değil mi, dedi. El sıkışırken adını öğrenmiş oldum. Hocanın adının Bedri olduğuna hala inanasım gelmiyor ve aklıma her geldiğinde buna gülüyorum.
Geç saatteki bu ziyareti ve kendisinden
beklenen vaaz yerine sergilediği enstrümantal analiz gösterisi ile Bedri Hoca’yı uğurladıktan sonra, yaşamış olduğum bu durumun
garipliği içime işlemişti. Gerçekten çok rüya olmaya yakın bir durum, Kafkaesk bir gariplik. Ertesi sabah uyandığımda evi toplarken masanın ayağının hemen yanında hareli çemberleri ile kâğıt peçeteyi görmeseydim bu şüphem
silinmeyecekti. Hoca ve rüya gitti, Kafka kaldı. Peçeteyi yerden aldım ve masanın üzerine bıraktım. Sonrasında çalışma odasını havalandırmamış olmayı isterdim.
Bin kişilik bir tribünde insanlar gülen
yüzleri, coşkuları ve en güzel giysileriyle
oturmuşlar. Tribünler düz sıralar halinde, eğriliği yok. En alt sıranın tam ortasında, sıranın hemen önünde iki tane masa birleştirilmiş, beyaz
bir örtü ile örtülmüş, örtünün üstünde kalın camdan düz kalın boyunlu iki sürahi ve bardaklar
var. Her masanın ortasında bir masa üstü bayrak kaidesi,
her kaidede bir bayrak. Tribünlerin arka sırasının iki ucundaki direklere bir tel
gerilmiş, telin üzerinde ikişer metre aralıklarla tören boyu
bayraklar. Hava sıcak sayılır, en azından meydanın ortasında arkadaşlarıyla beraber
bekleyen küçük kız için öyle. Alnı terledikçe eliyle alnını siliyor. Elinde oyuncak boyutunda bir testi. Havada gül kokusu var hem
taze hem değil. Havada boğuk bir ses, bir erkek sesi, ne dediğini anlamıyorum ama ciddi bir şeyler söylediği kesin.
Dinleyenlerin yüzleri coşkulu ama ciddi. Konuşan adamın sesi kesiliyor, ne zaman olduysa küçük kız yerinden kalkmış, adam çekiliyor, kız üstünde mikrofonun
durduğu masaya yaklaşıyor. Adam nazik hareketlerle, hassas
bir makineyi ayarlar gibi mikrofonu tutan boynu küçük kızın ağız hizasına indiriyor. Kız başını hafifçe kaldırmış, mikrofonun
desteğine ihtiyacı yokmuş gibi haykırıyor, iki hecesine de basarak bugün diyor, ilk hecesine basarak yirmi ve
bir çırpıda üç.
Nisan’ın sesine gözümü açtığımda doktorla konuşuyordu. Adama her
zamanki detaycılığı ile yaklaşmış olmalı, doktor nazik ama net olmaya gayret
ederek çok önemli bir şey olmadığını, ilaçların birkaç gün içinde toparlanma
sağlayacağını, zaten kafa travması olmadığı için kontrol dahi
gerekmediğini ama yine de iki hafta sonra kısa bir kontrol muayenesi yapabileceğini anlatıyordu. Ben hiç Nisan demem ki
Ada’ya, aile içinde Ada’dır, bizden ötesi
için daha çok Nisan. Doktor bizi bıraktıktan sonra Ada
odanın içinde dönmeye başlıyor, kâh yemek arabasının yerini değiştiriyor, kâh komodinin üstündeki ıvır zıvırı düzeltiyor. Yarım göz izlendiğinin farkında değil. Sepetçioğlu damdan düşmüş ağlıyor, kız kardeşi etrafında dönüyor, doktor gelmiş yarasını sarıyor, doktor gelmiş yarasını sarıyor. Bu sözler ezgisiyle
beraber zihnimden akarken yeniden uyumuş olmalıyım. Gözümü adam akıllı açtığımda Ada yatağın yanındaki koltukta uyuyordu.
Elim gayrı ihtiyari biçimde komodinin üstündeki telefona gittiğine
göre iyileşmiş olmalıydım. Telefonun camında köşeden köşeye bir çatlak vardı, ama dokunmatik ekran hala çalışıyordu. Bu hastane odasında sabitlenmiş biçimde yattığıma göre benim de bir
yerimde boydan boya bir çatlak olabilirdi, henüz ne olduğunu bilmediğim ve Ada
uyanana kadar öğrenemeyeceğim. Zihnimde hiçbir şey canlanmıyordu. Son hatırladığım şey mürekkepli bir peçete, adı bir türlü aklıma gelmeyen bir adamı uğurlayışım ve kendi kendime gülüşüm. Bunları hatırlamıyor, en azından yaşadığım bir deneyim olarak hatırlamıyor da olabilirdim. Belki hepsi rüyaydı. Telefonun ekranında şarjın azaldığını gösteren bir uyarı ve santral numarası gibi görünen bir numaradan
gelmiş dört arama kaydı vardı. Saat akşamın dokuzu olduğuna göre, misafirimi gece
on bir buçuk civarında kapıdan geçirdiğime göre, şimdilik kayıp görünen yirmi saatte
ne olmuştu; bunu öğrenmenin tek yolu Ada’yı uyandırmaktı. Bunun insafsızlık olacağına kendimi zor
ikna ettim. Başıma ne geldi ise
bencil tabiatımı da geçici olarak
zedelemiş gibiydi. Bu aramalar kimden gelmişti? Proje
ihtimalinin ortadan kalktığını pek ala ve hala tiksinti ile hatırlıyordum. Yeniden
uyku bastırınca telefonu bacağımın üstünden süzülüp yatağın kenarında düzleşen pikenin üzerine bıraktım.
Yeniden uyandığımda gözlerim Ada’yı aradı ama Ada’dan eser yoktu kimya laboratuvarında. Sadece insanın burnunu esir alan bir koku ve bir vızıltı sesi. Gözlerimi ovuşturduktan sonra
tepesinde mavi kapağı, kapağa bağlı giriş ve çıkış kabloları, içinde yatay
askısı ile garip bir kap gördüm. Bir numaralı deney masasının üzerinde kurulu. Askıya ters bir V harfi formunda asılmış ıslak kâğıt boş gibi. Kaba giren
ve çıkan kabloların bağlı olduğu üretecin üstünde 250 Volt yazıyor ancak akım değeri çok düşük. Nihayet
bir ışık yanıyor, Ada burada olamaz. Çünkü şu anda okulunda
kendi dersleri ile meşgul. Başıma ne geldiğini bana anlatmak
bir yana, bir doktordan tıbbi izahat alacak
çağda değil henüz. Kuşku yok, prosedür esnasında uyumuş olmalıyım, genel uyku yetmezliği ve stresten kaynaklı bir ruhsal seyahat yapmışım. Şimdi uyanığım, laboratuvardayım. Yanılmıyordum,
laboratuvardaydım ve elektroforez
tekniğini öğrenmek için zaten kimliklerini bildiğim amino
asitlerin bir karışımını analiz
ediyordum. Moleküller tanım gereği nötr oldukları halde, çözeltilerinde yük
kazanabildikleri için ve bu yükler yüksek gerilimle uyarıldıklarında her molekül yükü kabilinde anot
veya katot yönünde yürüdüğü için böyle bir analiz yapabiliyordum. O amino asit az, bu amino
asit çok yürüyordu; o amino asit anota, bu amino asit katota
doğru. Yöntemi ben bulmadım. Bulsaydım saf su, saf asetik asit ve piridin kullanıp deney ortamını oluşturan çözeltiyi tanımlamak
istemeyebilirdim. Bir zayıf asit ile
aromatik bir zayıf baz karıştığında bu sakil kokunun ortaya çıkması kendince caydırıcı olurdu. Ne çare, ben deneyi öğrenip uygulamak,
sonrasında ise öğretmekle mükelleftim.
Kromatografideki amaç yine molekülleri yürütmek. Başlıca farkı işin içine elektrik
girmemesi. Moleküller kâğıt veya silika jel
üzerinde yerçekimine karşı kılcal kuvvetlerin desteğiyle yürüyor. Zayıf olanlar hızlı, şişmanlar yavaş. Peçetedeki damlada mürekkep renk bileşenleri de farklı değildi.
Shandon deney kitinin yanındaki saat çaldığında vakit kaybetmeden kâğıdı tanktan çıkaracak,
otoklavda kurutacak, sonra üzerine ninhidrin çözeltisinden makul
miktarda sıkacaktım. Bu prosedür hata kaldırmazdı, parmak izlerini affetmezdi ve en önemlisi Mustafa
Hoca yarım işi hiç mi hiç sevmezdi, her şey iyi pişmiş olmalıydı. Saatin çalmasıyla öne atıldım, atılmamla beraber
ayağım üç numaralı deney masasının ayağına takıldı. Çığlık attım mı bilmiyorum ama patırtı olduğundan eminim, revire doğru üç arkadaşımın kollarında ve o gün kat nöbetçisi olan biyoloji
hocamın nezaretinde
gittiğime göre birileri düştüğümü duymuş olmalıydı. Kendime geldiğimde okul hemşiresini gördüğüme göre her şey yolunda gitmiş olmalı. Bir şey hariç. Gözümü açtığımda Ada bu defa bir hemşire ile konuşuyor. Tansiyonum çok düştüğü için izleme cihazı uyarı vermiş, tansiyonum nasıl düzelirmiş, bir dizi başka soru. O sırada göz göze geliyoruz Ada
ile, yüzüme bakıyor sevecen. Çalışma odasının ortasında temizlikçi kadın bulmuş beni, kendisini
aramış. Nihayet hatırlıyordum başıma geleni. Çalışma odasına hamle ettiğimde, kapıyı açıyorum, hırkamın cebi kapının koluna takılıyor, çalışma masasına kapaklanıyorum. Saati sorduğumda Ada üç diyor, sabaha
taburcuyuz.
Hasta odasından çıkıp asansörle dört kat inmek gündelik hayata dönmeye yetiyor.
Ada muhasebe bankosunda hastane bürokrasisi ile
uğraşadursun, telefonuma sarılıyorum. Akşamki dört aramanın geldiği numarayı geri arıyorum. Bir sesli mesajımın olduğunu söyleyen cümlenin bitmesini
beklemeden bire basıyorum. Bir
dakikadan biraz daha kısa süren mesajda iki çocuğun sesi var. Şaka yapıyor gibi bir halleri yok, sesler ciddi.
Biri büyük biri küçük olmalı; büyük olan küçüğe çabukça söylemesini, az
kaldığını söylüyor. Mesaj süresinden söz ediyor olmalı. Küçük bir çırpıda söylüyor tatlı sesiyle, öylece orada bırakıldıklarını söylüyor sitemkâr. Sonra büyüğe dönüyor, bak söyledim işte. Mesaj bitiyor.
Silmek için ikiye –basmıyorum. Ada’nın arabasıyla eve dönerken telefonu kurcalamaya devam ediyorum, neme lazım, milyonluk yatırım hesabım batmış olabilir. Buna içimden gülerken şaşırıp kalıyorum ekranda
yazana; hastanede iken aradığım numara toplam dokuz haneli bir sayı, başı dokuz, sonra başka rakamlar.
Yurtdışından bir numara olmak için kısa, yurtiçinde bir numaranın biçimine de uymuyor.
Arabayı evin önüne park edip eve çıkıyoruz. Ada kanepede, karşısındaki koltukta oturuyorum, inceden
dalgasını geçip eğleniyor, ağzımı ve yüzümü dağıttığım için komikmişim çünkü. Çenemi düzgün oynatamadığım için sesim Ayı Yogi’nin sesi gibi çıkıyormuş. Çonomu duzgun oynotomodoğum uçun sesum Ayu Yogi’nin sesu gübü çukuyor diye
içimden geçiriyorum birkaç defa, Ada haklı, bildiğin komiğim. Kanepede sızmış kaşla göz arasında. Refakatçilik yordu kızı tabiatıyla.
Bense cin gibiyim, bedenim biraz yorgun
olsa da zihnim fazlasıyla açık. Telefonumu, bilgisayarımı, sigaramı, çakmağımı, kül tablamı ve iki gündür sehpada
bekleyen açık kutu kolamı alıp, çalışma –hayır yatak odasına geçiyorum. Çalışma odası ağzımı yüzümü dağıttığı için cezalı, evet o yaptı, ne kadar saçma görünürse görünsün onun suçu. Çocuğun sesindeki
sitem tonu olmasa belki umursamayacağım ama ne çare. Telefona sarılıp son numarayı yeniden arıyorum. Aradığım numaranın kullanım dışı olduğunu belirten
mesaja şaşkınlığım o kadar büyük ki, mesajın fonunda Dvorak çalmasına şaşırma fırsatı bulamıyorum bile. Yeni Dünyadan çalıyordu, popüler olan ve gereğinde ütü, gereğinde banka reklamında kullanılan kısmı değil, ilk kısmı. Dokuz yaşımda teyzem tanıştırmıştı Dvorak ile,
kendi Dvorak kasetini gözünü kırpmadan bana
vererek. İlk klasik müzik kasetim bu
idi ve ikincisini alana kadar defalarca dinlemiştim. İlk versatil kalemimi de teyzem vermişti. Ah ne güzel, al senin
olsun kadar basitti teyzem için vermek. Numarayı tekrar arıyorum, sonuç değişmiyor. Arama
motorlarına saldırıyorum sonra, numarayı olduğu gibi sorgu satırına girip bekliyorum. Arama motorlarının her bilgiye vakıf ve her derde deva imajı bir anda sarsılıyor gözümde. Sonuçlar bu kadar ilgisiz olabilir. İleri iletişim
teknolojilerine geçilmesi, otomatik santrale geçiş ve Turgut Özal ile ilgili
onlarca arama sonucu var. Hayalimde canlanan tek şey o zamanlar anneannemin
evini ararken kullandığım bir sayı dizisi; şehirlerarası için 9, Ankara için 4, sonrasında ev numarası. İnsan hafızası unutmakla yükümlü imiş, numara aklıma gelmiyor. Telefon ve arama motoru
haklarımı kullandığıma göre, hızlı mesaja geçme zamanıdır. Telekom sektöründe çalışan eski bir öğrencime mesajla gönderiyorum
numarayı, kaynağını bulabilirse çok memnun olacağımı belirterek, selam ve iyi dilekler ile. Buradan bir yere ulaşırsam ne ala, yoksa mesajı hastanede iken dinlediğimde yatıştırıcıların etkisinin geçmemiş olacağına hükmederek konuyu
kapatmak en iyisi. Öğle güneşi odayı ısıtırken beni de mayıştırıyor, kafamı yastığa koyarken bir de
Ada’ya mı sorsam diye düşünüyorum.
Sokak Kapısındaki Gemi
Telefonlar gelmeye, ben yazmaya devam
ediyorum. Kulağımdan girip
parmaklarımdan bilgisayarın hafızasına aktarılanların bir yere varıp varmayacağı artık aklımı kurcalıyor. Her hikâyenin bir yere
varması gerektiğini söylerler.
Serilmeli, düğümlenmeli ve çözülmeli. Bu hikâye serildikçe düğümleniyor, ama düğümler küçük
küçük. Bir değil üç yavru kedi bir yumakla oynamış sonra da yumağı ortada bırakmışlar gibi. Daktilo
ettiğim şeyi fazlaca sahiplenmiş olmalıyım. Tüm hikâye benim için yazılıyormuşçasına bir havadayım son günlerde. Düğümler çözülsün
istiyorum, anlatının açık uçları bağlansın, öylesine cümlelerde belki
bir defa anılan kişiler bir
yerlerden tanışık çıksın, en azından hikâyenin içinde tanışsın istiyorum. Bazı tahminlerim yok değil, ama şaşırma hakkımı saklı tutmak, bu iş bittiğinde belki acı belki tatlı, ama her hâlükârda gülümseyebilmek
istiyorum. Bu kendince Kafkaesk gidişatın beni mutlu ettiğini söyleyebilmem pek
zor. Apartmanın içine sinen duman
kokusu hala çıkmadı. Sokağı da esir alan bu kokudan kurtulabilecek
miyiz?
Üç gün önce sabahın erken bir saatinde sokağı dolduran boğuk bir sesle
uyandım, apartmandaki
hemen herkes gibi. Apartmanca pencerelere koşulan günlerden biri. İnsanların temkinle yarım perde ardından sokağı izlediklerini biliyordum. Yerimden
kalkmak içimden gelmiyordu ama, o sırada ötmeye başlayan bir araba alarmının gürültüsünden ve yaydığı kaygı hissinden kaçmak için yorganımı kendime siper etmiştim. Ortadaki terslik her ne idiyse bir saat daha uyuduktan
sonra öğrensem ne kaybederdim. Ne var ki, bir saat daha uyumak
mümkün olmadı. Odayı dolduran parlak ışıkla ve duman kokusuyla yatağımdan fırladım. Yan komşum pencereden
pencereye özetliyordu bana olanı biteni. Kafkaesk gidişattan şikayetimi büyüten o parlak ışığın şoku ve yapışkan hale gelen
duman kokusu olabilir pek ala.
En üst katta oturan ailenin kızı eve gelmişti, olan buydu. Yanında iki çocuğu, bunlardan büyük olan kız, küçük olan oğlandı, elinde iki valizi ile bir ebeveyn
ziyareti. Okullar bir hafta önce tatile girdiği için bunu mutlu bir
gelişme olarak görmek gerekirdi. Şubat tatilinin ilk haftası kalırlar, ikinci haftası da hayır dualarıyla evlerine dönerlerdi. Her yıl olduğu gibi. Bu defaki
büyük fark, yolcuların sokağa devasa bir ahşap yelkenli ile
girmiş olmalarıydı. Kadın iki çocuğunu ve iki valizini geminin güvertesindeki direğe
emniyetle bağlamış halde, dümeni ustalıkla çevirip gemiyi
apartmanın tam önüne yaklaştırmış, oracıkta yelkenleri söndürmüş, çocukları ve valizleri kaşla göz arasında apartmanın ön bahçesine indirmişti. Gemi ahşabının yere sürtünmesiydi anlaşılan o boğuk sesin kaynağı ve sadece o ses için kimse sıcak yatağından çıkmazdı. Ancak kadının demir atarken gösterdiği dikkatsizlik,
belki umursamazlık, ile geminin
demiri komşulardan birinin arabasının önünü ezmiş ve alarmı başlatmıştı. Bunun için arabanın sahibi dışında kimse uyanmazdı. Ama kadın demir atmakla yetinmemiş, kaptan köşkünden getirdiği bidondaki gazyağını geminin güvertesine bir güzel saçmış, bidonun dibinde
kalanları da henüz sönmüş yelkenlere doğru serpmişti.
Sonra elindeki kibritle önce sigarasını yakmış, yanmaya devam
eden kibriti gazyağına bulanmış güverteye fırlatırken ustalıklı bir hareketle bahçedeki çocuklarının yanına atlayıvermişti gemiden. Gemi çatırtılar çıkararak ve hızla yanmış, sabahın ilk ışıklarına ışığını katmıştı. Alevler uzun sürmese de ahşabın derinden derine yanması insanın burnunu felç eden duman
kokusu ile birlikte sürdü. Çıkıp bakmadım ama devasa ahşap iskeletin bir
kısmı hala apartmanın önünde duruyormuş, hafif tüterek.
Sonra iki gün aralıksız yağmur yağdı. Bazen bardaktan
boşanırcasına, daha çok hafif hafif.
Hafifleyip kesildiğini sandığım her defada gök gürültüleri ile kendini
hatırlatarak yağdı yağmur. Binanın önündeki yanık enkazdan küçük kül topaklarını kaldırım boyunca sürükleyerek yağdı, sokağın açık gri asfaltını kapkara ederek yağdı, ama enkazın az çok sağlam kalan direğini ve geminin dış iskeletini
yerinden oynatamadı.
Bu sokakta, bu şehirde veya daha uzakta
bir yerde bir sokağın ortasına bırakılmış ilk gemi değil bu, biliyorum.
Her hikâyenin bir sonu var. En azından uzun süredir daktilo ettiğim bu hikâyenin, öyle veya böyle, bir sonu
olmalı.
Üçte İki
Bahar umut salar içime, nefesimin açıldığını hissederim baharla beraber. Bacaklarının tedirginliği ve sürmeli gözleriyle bir kuzu düşer her ilkbaharda aklıma. Kucağıma alıp sevmek istediğim bir ilkbahar
kuzusu. Masumiyet için bir sembol, felsefi bir temsil işareti. Bacaklarının tedirginliği bir gün aldatılacağını sezdiğinden belki, belki de insanın aldanacağını bilmesinden, er veya geç. Kabil hırsına esir olup Habil’in canını aldığında aldanır, insanın geçemediği ve bir daha asla geçemeyeceği bir sınav olmalı Habil’in son bakışı.
İsmail’in yerini alıp İbrahim’im yüreğine su serpen
Tanrı lütfu koçun son bakışı Habil’den yadigâr olmalı, yine başarısız olunmuş bir kurtarma sınavı. Tanrının istediği bir vicdan sorgusu olmalı. Kardeşinin canını almak veya oğlununki uğruna bir koçun canını, ne fark eder. Uyandığı pek ala anlaşılan ancak artık evde olmayan Ada’nın salon masasının üstünde tersine katladığı Kırk Satır’daki açık sayfanın satırlarını tekrar tekrar okuyorum.
Bıçağı tutan el başkasının da olsa, eve geldiği günden bir bayram sabahına kadar arkadaş saydığı kuzunun içinden can çekilirken sessiz
kaldığı için kabuslarla bölünen bir uyku gibi
yaşıyor günlerini buralarda
insan. Kuzunun başına geleni kaderi
saydığı için, bunu kaçınılmaz ve değiştirilemez gördüğü için, hatta bunu kuzunun görevi olarak gördüğü için tarihin en
banal suçunun sıradan, önemsiz ama baştan sona ortağı insan. İkiyüzlüce bir duyarsızlığın, rahatlığı baş tacı eden bir korkaklığın temsilcisi insan. İhmal ve inkâr edilen her
kuzuyla umut biraz daha ölüyor, insana kalan hoyrat bir hesapçılık ile geleceğin karanlığına doğru ilerlemek. İnsan yedisinde sırtını döndüğü ilk masumun
yetmişine dek utançla hatırlayacağı bir vicdan yükü olacağını bilseydi, bir kuzunun göz ışığı dahi kovmaya yeterdi gelecekten karanlığı diyor yazı. Sayfanın ortasında kalın, bitişik siyah kaşlarının himayesinde parlayan gözleri ve gülen ağzı ile bir çocuğun fotoğrafı. Gözlerimi, yüzümü dünyadan vakitsiz
giden bu çocuğun gözlerinden ve yüzünden alamıyorum, zil sesiyle kapıda biten Ada olmasa saatlerce bakıp kalabilirdim fotoğrafa.
Ada elinde poşetlerle içeri girdi. Hazır yemek, doktorun reçete ettiği
ilaçlar ve temizlik malzemeleriyle dolu poşetleri kanepeye bıraktı. İlk iş olarak çalışma odasına saçılan kurumuş kanı temizlemeye girişti, temizlikçi kadın yeri silmekle yetinmiş anlaşılan. Tedirgin bir hevesle telefon
numarası hikayesini
anlattım, bir yandan
delirip delirmediğimi kontrol ettiğimi belli
etmemeye çalışarak. Ada
elindeki yer bezini fırlattığı gibi pantolonunun arka cebindeki
telefonunu çıkardı. Bak, dedi telefonunun ekranını yüzüme tutarak. Arama listesinde aynı garip numaradan gelmiş bir dizi aramanın kaydı vardı. Anın çarpıcılığını görmezden gelip burgerlere ve patateslere çocukça saldırmış olmamıza şimdi tatlı tatlı gülüyorum.
Aynı numaradan aramaların kendisine de üstelik son üç aydır geldiğini anlattı. Tanıtım araması veya dolandırıcılık girişimi olduğunu düşündüğü için hiç geri dönmemişti. Numaranın yanında parantez içinde yazan yirmi
dokuz sayısını değilse de Ada’nın bunun ne olduğuna hiç kafa yormamış olmasını garipsedim. Küçüklüğünde her ayrıntıyı günlerce kafasına takan kızın orta yaşlarına yaklaşırken görece rahat ve
umursamaz bir duruş takınmasına belki de sevinmem gerekirdi. Bunu
yerine konuyu deşmeyi seçtim. Bu numara nerenin veya kimin numarası idi, sesli mesajda dinlediğim çocuk seslerini
neye yormalıydım, bir şey yapmak gerekir
miydi? Ada patateslerini ketçaplayıp bir bir ağzına atarken, sen
onu bırak da dedi, yazıyı nasıl buldun. Göz ucuyla masanın kenarında açık duran dergiyi işaret ediyordu.
Okumak sakin bir eylem gibi, değil mi dedi. Şiddetten uzak görünür, sessizliğin
arkadaşıdır okumak. Değildir der gibi başımı salladım. Değildir, dedi,
sonra tekrar etti, değildir, değildir. İki şeydir benim için okumak:
birincisi olanı biteni görmekten kaçamamam için gözkapaklarımı söküp alan, ikincisi ise, olanı biteni görmemem için gözlerime mil çeken bir kızgın bıçak ucu. Yazıya alışverişe çıkmadan önce altı üstü beş dakika göz attığını söyledi ve sonra bak dedi, göz kapaklarım yok. Çok benzer bir
hisse kapılmıştım yazıyı okurken ve nasıl hissettiğimi bundan iyi
ifade edemezdim.
Yemekten sonra Ada olanca tez bir
biçimde ortalığı toparladı, ilaçlarımı düzenli almamı ve telefonumun sesini açık tutmamı iki veya üç kere tembih ettikten sonra fırlayıp gitti. Yarım saat daha kalmış olsaydı beraber gidebilirdik garip telefon
numaralarının sırrını öğrenmeye.
Hocam, dedi telefondaki ses, size
anlatacağım şeyi telefonda söylememeyi tercih
ederim. Numarayı eni konu araştırmış, sonuca da ulaşmış. Umulanın dışında bir çözüme ulaştığında bulduğu şeyi açıkça söylemek istemeyen,
öğretmenin kulağına gizli saklı fısıldamayı daha emniyetli bulan bir öğrencinin sesi
vardı telefonda. Öğrencim adresini
verdikten sonra ofisine rahat gidebilmem için birkaç ipucu da verdi.
En kısa sürede görüşme dileğimle telefonu
kapatırken kanepeye yöneldim. Bu gelişmeyi Ada ile
paylaşmak için elim telefon rehberine gittiyse de ara tuşuna basmadım. Yarım saat önce konuyu açtığımda pek ilgi gösterdiği söylenemezdi.
Hızlı bir tıraş ve temizlikten
sonra yola çıktım. Sokağın taksi durağında araç kalmadığı için yoldan geçen bir tanesine
el ettim. Şoförle selamlaştıktan sonra gömleğimin cebindeki
adres kağıdını uzattım. Şoförün yüzünü ekşitmesini umursadığımı söyleyemem. Bu şehrin günlük rutininin bir
parçası. Taksi şoförleri hemen her
defasında yüzlerini ekşitirler, yolcu
Kuzey Kutbuna gitmek istemiş gibi veya Mars’a. Yollar çok kalabalık değildi, kağıttaki adresin son satırına ulaşmamız kısa sürdü. Bir üst satır bir o kadar daha vakit aldı. Sonra şoförlerin evrensel
arıza sinyali sayılabilecek soruyla gözümü telefonumdan ayırdım. Buradan sonrasını biliyor muymuşum? Hayır anlamında başımı iki yana salladım. Şoför başını boynunun ucunda çevirerek şöyle bir tur atıp bakma önerisini ortaya koydu. Bu defa gözlerimle evet
dedim. Dikiz aynası üzerinden sağlanan bu anlaşma ile şoförün bastırılmış homurtularla en
fazla on iki binalık bir bölgenin çevresindeki
turları başladı. Homurtular yerini diş arasından edilen küfürlere bırakırken dikiz aynasında yine göz göze geldik. Şoförün beklediği an bu olmalı. Taksimetrenin yazmaya devam ettiğini, adresten
eminsem orada inip bakmamın daha iyi olacağını söyledi şoför. İki bina önceki otelin önünde sıra olmuş turist
kafilesinden birilerinin havalimanına gidecek olması muhakkak bu iyi
niyet gösterisiyle ilgisizdi.
Taksiden indikten sonra bir sigara yaktım ve adres kağıdını almak için elimi cebime
attım. Nafile, kâğıt sabırsız şoförle gitmişti. Yine de şanslı sayılırdım, öğrencim hangi araçtan hangi durakta
inmem, hangi yaya geçidinden geçmem gerektiğini sormadan söylemişti telefonda. Araçla turlarken
bulamadığımı yayan turlayarak bulmam için bir neden olmadığını düşünerek metroyla
gelmiş olsaydım kullanmış olacağım metro çıkışına yöneldim.
Metro çıkışı kapalıydı. Süren bir inşaat olduğunu gösteren kontrplak
duvarlar eskimiş ve kirli olduğuna göre inşaat yeni olamazdı. Öğrencim iş yerine gidip
gelirken metroyu kullanmıyor olmalıydı, yoksa bu çıkıştan çıkamayacağımı biliyor olurdu. En akla uygunu, kolay bir yol tarifi vermek adına beni bu çıkışa yönlendirmiş olabileceğiydi. Tarifteki yaya geçidini oracıkta bulmuş olsaydım bu gereksiz mantık kontrollerine kapılmayacaktım. Ne gereksizdi altı üstü bir yol tarifinin içsel mantığını düşünmek. Arama listesinden öğrencimin numarasını seçip beklemeye başladım. Aradığım numaranın kullanım dışı olduğunu söyleyen santral
kaydını dinlerken kanın beynime sıçradığını hatırlıyorum, tam o anda hava aniden bulutlanmıştı.
Ada, üçte iki dedi, üçte iki. Tanrı korumuş da bir yerimi kırmamışım bayılırken. Tansiyonum bir defa daha ölçüldükten sonra
hastaneden çıktık, Ada’nın arabası ile eve döndük. Dönüş yolunda hiç konuşmadık. Ada kızgın olduğundan değil, kızgın değildi. Bense şaşkın, hala kızgın, bir o kadar da
utanç içindeydim. Üç günde iki hastane vakası yarat, kız da senin bakıcına dönsün. Yolun yarısında bardaktan boşanırcasına yağmaya başlayan yağmurun gürültüsü ve sileceklerin müziği ile evin önüne geldik.
Apartmana girmek üzereyken Ada kolumdan tutarak durdurdu beni. İyi ki bir adım daha atmamışım. Yağmurla özgürlüklerine kavuşmuş olan ve nedense
yumak halinde kıvrılmış solucanları ezmek
istemezdim.
Annemin Dünyaya Gelişi
Anneannem anlatmayı severdi. Yarısı anılarla diğer yarısı dini kıssalar ve eski doğu efsaneleri ile
dolu olan anlatıları zaman zaman zihninin derinliklerinden
gelen fantastik masallara da açılırdı. Örgüsünü örerken, elindeki işe ara verdiğinde, yemek yaparken,
çamaşır asarken veya
beraber pazara giderken, zaman ve mekân önemli değildi. Henüz çocukken belli bir
hikâyeyi niçin o esnada hatırlayıp anlattığını kavrayamazdım. O yaşlarda insanın mesaj kaygısı diye bir şeyin varlığından, sadece vakit geçirmek için bile bir şeyler anlatılabileceğinden, aile hatırasının aktarılmasının öneminden, soy ağacının kan bağı kadar düş bağıyla da oluştuğundan, hatta çocuk gözüyle en kuvvetli
ve sağlam sayılan bir büyüğün bile içinde yer
etmiş bir korkuyu zaman zaman hikayelerle dışa vurup yardım çağrısı yapıyor olabileceğinden haberi
olmuyor. O yaşlar sadece ana hatları ve başlıca izleri ile hatırlanabilecek kadar geride kaldığında, hikayeci rolü el değiştirirken anlıyor insan yarım kulakla dinlediği hikayelerin değerini. Otuz yıl önce birinin yalnız bir adadan şişeleyip denize attığı mesajın, mesaja yüklenmiş olanca anlamın sırrı, şişe dingin bir akşam yemeğinin ortasında yemek masasına konduğunda ortaya çıkıyor.
Şişeden dün akşam çıkan annemin doğum hikayesi oldu.
Bu hikâyeyi ilk duyduğumda ilkokul
ikinci sınıfın ara tatilinde olmalıyım. Evde anneannemleyim, sobanın üstünde mandalina
kabukları, alt gözünde şişe takılmış küçük patatesler, mutfakta artık sabrı tükenen çaydanlığın ıslığı, pencerenin dışında alabildiğine kar var. Şimdi aklıma geldiğinde anneannem için karın bir ömür dinmediği gibi garip bir
hisse kapılıyorum.
Azı taştan çoğu kerpiçten evin içi sıcak, dışı kar boran. Kaleye çıkan yolda camiden çok eski kiliseden
az sonra yolun kıvrımı azaldığında solda kalıyor ev. İçeride ocak yanıyor, üstünde çaydanlık, altında kenarda kalmış küllere gömülü patatesler. Büyük kızla kardeşi oturdukları yerde babalarıyla bir oyun tutturmuşlar, anneannem
yatmadan önce ortalığı çekip çeviriyor.
Birazdan yataklar açılacak, lambanın fitili boğulacak, ertesi
sabaha kadar herkes kendi rüyasına emanet uykuya
dalacak. O saatlerde evin yegâne koruyucusu, ocağın çıtırtılarla süren ateşi, boranla savaşını gün doğana kadar sürdürür, kaygıya yer yok. Ancak
sabaha karşı canını teslim eden ateşin yaralarını anneannem namazını kılmadan önce sarar, sonra
en sevdiğiyle baş başa kalmak için yerini alır. Kış geceleri beyaz
sabahlara böyle bağlanır, bahar kapıyı çalana kadar. En azından kadının gönlündeki saat böyle.
Küçük kız “çişim geldi” diyor. Az önce yapmıştı halbuki, kızın kesesi fındık kadar diye söyleniyor
anneannem, içinden. Kız evin arkasındaki bahçe tuvaletini
sevmiyor, evden tuvalete uzayan on adımlık yol onun için çok uzun,
tehlikelerle dolu, canavarlarca kuşatılmış. Gecenin keskin
dişli çenesi kendisini ısırmak için açılmış bekliyor. Karanlığı hiç sevmiyor kız, yetmiş dokuzdan sonra
bu hali iyice pekişecek. Her gece olduğu gibi, anneannem
ön kapıyı açacak, küçük kız kapının önüne çıkacak, taş eşiğin yanında toprağa çömelip çişini yapacak.
Anneannemin gözleri hep üzerinde yaşına göre biraz ufak gövdeli bu minik
yavrusunun. Dert akıl ise kadının içi rahat, Rab bu çocuğun aklını sert kayalardan ve çelikten yapmış, lakin kafesini
küçük çatmış.
Kapı açılıyor, kız dışarı çıkıyor, geceliğini sıyırıp çömeliyor. Şimdi izlemede, yolun karşısındaki yükseltinin üstündeki ağaçların arasından bakıyor. Bacakları tümden karın içinde, dikkatini kızdan bir an olsun ayırmıyor. Kulaklarını dikip o bir anlık boşluğun gelmesini
bekliyor. Anneannem o an göz göze geliyor kurtla. Kurt çevikçe kapıya koşuyor, anneannemin
elindeki sopayı savurmasını umursamıyor, kızı ağzıyla yakaladığı gibi Kale mahallesinin yokuşundan mezarlığa doğru yitip gidiyor.
Anneannem çığlıklar atıp eşikte bayılıyor. Ancak az sonra kendine geldiğinde kocasına anlatabiliyor olanı biteni.
Büyük kızı evde bırakıp yola düşüyorlar karı ile koca, anne
ve baba. Akraba evlerinden katılanlarla otuz kişiler şimdi, ellerinde
gaz lambaları ile etrafı köşe bucak arıyorlar, mezarlığa kadar. Jandarma
ile gece bekçileri de yanlarında, hepsinin tüfekleri omuzlarında. Sabah olunca yeniden başlıyor arama. Gündüz gözü de kar etmiyor.
Ne kız var ne kurt.
Aramak nafile.
Mahalle yas havasında, anneannem sadece ağlıyor. Sabahtan akşama, akşamdan geceye,
geceden sabaha, ağlamanın tüm vardiyaları onun. Ön kapının eşiğinden kalkmadan ağlıyor, dövünerek, sessizce,
bazen kendinden geçerek. Mahallelinin, akrabaların sözlerini pek ala duyuyor ama dinlemiyor kadın. Yokluk ve acıdan, hiç tuz yok şeker nerede mayayla
ümit pişiriyor, tatsız bir şey ama bedeni değilse de ruhu canlı tutan taş gibi bir şey ümit. Bu ümitten olmalı, bir gün akrabanın eşin dostun
garipseyen bakışları arasında anneannem mezarlığa yönelttiği ağlaması boğuklaşıp derinleşiyor. Kimse anlamıyor, elleyemiyor.
Günler günleri izliyor, kışın sonu yaklaşıyor. İlkbaharın ilk günü anneannem ekmek
pişirmek için ocağın başına oturacakken kapı çalınıyor. Kapıyı açıp girmek yerine ayak hizasını tekmelediğine göre gelen elinde yüküyle bir çocuk olmalı. Muhtemelen ablası bir şey göndermiştir yeğeniyle. Kapıyı açıyor, kapıdakiyle göz göze geliyor. Şimdi karşı karşıyalar, kurdun ağzında eniklerinden biri var, pek cılız. Kurt, yavruyu eşiğe bırakıyor, başını eğiyor, gözlerinde bir pişmanlık ifadesi var, belki sadece kadına öyle geliyor. “Kızım nerede” diyor anneannem. Kurt, eniğini burnuyla eşikten içeri itiyor, sonra
arkasını dönüp ağaçlara doğru koşarak gözden kayboluyor.
Anneannem ve kurt yavrusu evde baş
başa. Kurt şaşkın geziniyor evde
bir süre, sonra ocağın sıcaklığında kıvrılıp uykuya dalıyor. Kadının aklından geçenleri bilmek
zor, ama anlattığına göre dedeme, büyük kıza, akrabalara, mahalleliye aldırmıyor, kurdu dışarı salmıyor. Uykudan uyanan yavru, herhalde aç olmalı, gelip bacağına sürtündüğünde içini bir sıcaklık kaplıyor anneannemin.
Sıcaklık sadece ruhunda değil, göğüslerinde. Tanrıdan gelen bir mucize kabilinden, göğüslerinin sütle büyüdüğünü görüyor anneannem. “Bu
emir her demiri keser” diyor kadın, kurdu emziriyor. Anneannemin bakıp büyüttüğü bu cılız dişi kurt yavrusu yıllar sonra, işte, annem oluyor.
Anneannem bu hikâyeyi her anlattığında “bilir misin” derdi, “bunu belki rüyamda görmüşüm, belki gerçektir”, “şimdi ben de
bilmiyorum”. Olabilseydi, bir yerlerde bir kurt geçmişte yaşadığı başarısız bir avın hikayesini
anlatabilirdi. O zaman bilirdik, kurdun ağaçların arasından çömelip işeyen kıza doğru nasıl atıldığını, o üç nefeslik sürenin ilk nefesinde kadının kurdun parlayan
gözlerini nasıl gördüğünü, ikinci
nefesinde kızını kolundan çekip eşikten nasıl evin içine atladığını ve üçüncü nefesinde kurdun o hızıyla evin kapanan
kapısına nasıl çarptığını. Kurtların yazıp anlatamaması iyi olmuş, anneannemin
hikayesi daha sağlam geliyor kulağıma. İşin hakikatini kurcalayıp masalın tadından mahrum kalmayı tercih edenlere “önceki yüzyılın elli birinci senesinin Nisan ayının ortasında, belki de elli ikinci senesinin Mayıs ayının ortasında Kale yolunun ortasındaki bir evde Ferze adında bir ebe bir kız bebek doğurtmuş” gibi bir giriş yetebilirdi.
Bana yetmiyor, en azından Ferze’nin kurt olduğunu hayal edip gülümsüyorum.
Bir Kurtarma Macerasının Gelişmesi
Eskiden her evin sınıfınca bir posta
kutusu olurdu, çoğu evin hala bir posta kutusu var. Bunların çoğunu faturalar ile
tanıtım kağıtları dolduruyor şimdi, hatta faturaların ekseriyetle elektronik ortama aktarıldığı bu zamanda insanı en çok hatırlayanlar esnaf oluyor, yemek erbabının kısaltılmış mönüleri ve telefon numaralarıyla dolu posta kutuları. Doksanların sonundan beri giderek artan oranda
hayatımıza yerleşen sanal posta
kutularında ise bu mönü ıvır zıvırından kurtulmak kolay. İstenmeyen mesajı, adı üstünde, istenmeyen mesaj olarak işaretliyor insan
ve hiç olmazsa birkaç haftalığına rahatlıyor. Artık mektup yazmak
daha kolay, birkaç tıklama ve klavye
rahatlığında her şey. Lakin bu
artan kolaylık daha sık ve derin mektupların değil yüzeysel, özensiz, çoğu zaman gereksiz
mesajların önünü açtı. Şimdilerde
elektronik postanın yanında anlık mesajlaşma uygulamaları, sosyal medya mesaj bombardımanları, sosyal medya
uygulamalarının bünyesinde sunulan
anlık mesaj rutinleri
ve sayısız benzer şeyler var.
Bunların ne denli asap bozucu olabildiğini düşünürken buldum
kendimi. Cenaze, hastane ve bir daha hastane derken sanal dünyadan kopmuştum. Mesajları elden geçirmeye başladım, öyle her zamanki
gibi ayrıntılı biçimde değil, oldukça laubali bir ruh haliyle. Banka ve sair kurum
mesajlarını hemen seçip arşivledim. Sonra,
fotoğraf paylaşımlarını hala anlık mesaj olarak göndermemekte
direnen tanıdıklardan gelen mesajları açmadan sildim. Önemli bir şey varsa da ne
gam, akıllı da olsa telefonlar hala Graham Bell’in
yüklediği ilk görevlerini yerine getiriyor. Kala kala üç mesaj kaldı listede. İlki annemdendi, kendime iyi bakmamı söyleyip uzunca
nasihat ettikten sonra, köyde hayatın iyi gittiğini, bu sene bahçesinin çok güzel serpildiğini, hayatında hiç bu kadar huzurlu
olmadığını yazmıştı. İkinci mesaj ortak yazarlık yaptığımız bir meslektaştandı. Ustanın da konferansa gelemediğini, sunumu
kendisinin yaptığını, ancak Ustayı seansa görüntülü bağlayarak harika
bir sonuç aldıklarını söylüyordu, sonrasındaki destansı sağlık nasihatini okumadığım gibi yararlı olabilecek bağlantıları da açmadım.
Telefonu elime alıp annemi aradım, bana yarım çalma sesi
gelmeden annemin sesi kulağımdaydı. Önce, her zamanki
gibi hafiften dalgasını geçerek okuduğumu ilk defada
anlamamış olabileceğimi söyleyip soluksuz
tekrar etti mesajında yazdıklarını. Anne nasihati
zaman zaman insana sıkıcı gelse de hayattaki en tatlı şeylerden biri, arka arkaya elli kere “seni seviyorum” demektense elli
ayrı nasihat cümlesi kurmak bir
annelik melekesi.
Annem yakınımda değilken, hayalimde
veya telefonun diğer ucundayken hep otuz iki yaşındadır. Otuz iki yaşının dinçliğiyle yedi yaşımdaki bende öyle kuvvetli bir
zihinsel görüntü bırakmıştır ki, o zamanki tenini, gözlerinin ışıltısını, gülümsemesinin sıcaklığını, sesinin sarıp sarmalayan tınısını ve ellerinin parfümleşmiş sigara kokusunu
istediğim zaman, her ayrıntısıyla ve zorlanmadan aklıma getirebilir, hafızama yükleyip onunla
dilediğim kadar vakit geçirebilirim. Bir
yandan nasihatlerini dinleyip bir yandan zihinsel imajının tadını çıkarırken, annem konuyu değiştirdi. Ada bir toplantı için yurt dışına çıkıyormuş, bana selam söylemiş. Rahatsız etmemek için aramamış. Sonra birkaç konuyu daha konuşup telefonu
kapattık. Önümdeki ekranda
okunmamış olarak duran son
mesaj Ada’dan geliyordu. Mesajında kısaca kendime
dikkat etmemi söylüyordu Ada, sonra seyahate çıktığını, sonra gül lokumu falan
istersem yazmamın yeterli olduğunu.
Mesajlarla işim bitince bilgisayarın güncellenmek için duyduğu içten isteğe saygı gösterip
televizyonu açtım. Sabahın onunda yapılacak en güzel şey çörek pişirme tarifi
izlemek değilse nedir. Yerli şeflerce melekenin
yansıması olarak kulak memesi kıvamı, aldığı kadar un cinsinden verilen tarif,
yabancı şeflerde yerini
mililitrelere, santigrat derecelere bırakır. Yerli şef yumurtanın tümünü kullanır, gerekirse azıcık daha un ekler; yabancı şefse unu esas alır, yumurtanın akını, sarısını ayrı ayrı ölçtükten sonra yeterini kullanır, fazlasını döker. Yerli şef annesinden
duyduğu “artarsa bir yiyen bulunur” düsturunun sadık takipçisidir,
lezzetteki küçük kaymalara hoşgörülüdür; yabancı şef altı kişilik tarifi bir
asit-baz titrasyonu hassasiyetiyle, bir Japon kılıcının alaşımındaki incelikle önünüze koyar. Kendimi
“yedinci kişi de bok yesin artık” derken bulduğumda programın kapanış jeneriği başlamıştı. Aklıma düşen çöreğin peşinde kendimi sokağa attım.
Fırına yaklaşırken öğlen çöreklerinin kokusu
gelmeye başlamıştı, obezlerin sireni dense de olur. Fırının zilli kapısını açıp içeri adımımı attığımda fırıncı ustanın yüzünü ekşi, yamağının yüzünü kızarmış buldum. Usta, yamağının ettiği dikkatsizliğe, bir parti çöreğin öylesine çöpe gittiğine söylenip duruyor,
dilersem sabah partisinden bir şeyler alabileceğimi söylüyordu. Şarkı o an sustu, veda edip sokağın gürültüsüne döndüm. Oturup hızlıca bir şey yemek, malzemeleri alıp evde bir mutfak macerasına atılmak, eve dönüp telefonla sipariş vermek, bunların hepsi olabilirdi. Ada nereye
gidiyordu ki gül lokumu isteyip istemediğimi sorsun.
Macaristan’da ve Çekya’da güzel ve çeşitli meyve lokumları bulmak mümkündü, belki Fransa’da. Belki de o
kadar uzağa gitmeye gerek yoktu.
Kuzeyden güneye, batıdan doğuya yolların buluştuğu o kavşağın kanatlarının birinde kurulmuş olan mola yerinin lokantasındayım şimdi. Ada’nın telefonu üst üste üç arama boyunca
uzun uzun çalıp açılmayınca kendimi bulduğum ilk otobüsle güney yoluna atışım ve buraya varışım sekiz saatten fazla sürmedi. Masadaki
yarım tostum soğudu ve içtiğim bilmem kaçıncı çaydayım. Araçta bir arıza olduğu için bir süre beklememiz
gerektiği yeniden ve yeniden anons ediliyor. Ağzım acıdığına göre sigaranın ölçüsünü kaçırmışım, insan sigaraları çayları saydığı gibi saymıyor. Bir paketten diğerine geçerken farkına varıyor ne yaptığının.
Yandaki masaya bir aile oturuyor, anne,
baba ve kızları. Kadınla adam pek konuşmuyorlar, aynı marka olan sigaradan iki paket çıkarıyorlar masaya. Adam gömlek cebinden, kadın çantasından. Birer
sigara yakıyorlar ve kâh mola yerine
gelip giden araçları, kâh kızlarının yanında meyve suyuyla tostunu yemesini
izliyorlar. Kızın yüzünde bir hoşnutsuzluk ifadesi
var. Yolculuk yorgunu olduğunu sanıyorum.
Çocukluğumda yolculukları çok severdim. Her çocuk sever sanırım. Yine de sözünü ettiğim her çocuğun yolculukları sevdiği, bu durumda benim de çocukken yolculukları seviyor olmam gerektiği değil. Yaşı arttıkça daha az seviyor insan yolculukları. En azından benim için öyle. Yolculuk belirsizlik demek. "Daha gelmedik
mi"leri anneye babaya soramamak, içinden kendine
sormak demek. Buna sıkılmak da denebilir. Sordukça sıkılmak, sıkıldıkça sormak. Tümden sıkıcı bir sarmal. Yolculuk bir yere ulaşmaya çalışmak demek. Yeni
yollar, o yollara dizili tabelalar, kilometre işaretleri,
elektrik direkleri, telefon kutuları, bakkallar, büfeler. Yolun sonunda- Aslında yolların sonu yoktur,
birkaç çıkmaz sokağı saymazsak. Yollar birbirine bağlanarak, gidenin
keyfince hiyerarşiler, döngüler oluşturarak insanın aklının almayacağı derecede karmaşık bir seçenekler dünyası sunar. İnsan bir yere varmadan, saatleri bir yana bırakın, aylarca, yıllarca hareket
halinde kalabilir. İşini ciddiye alan
seyyahlar dışında kimse bunu yapar mı bilmem. Yolun sonunda- tabii ki yolun
bir sonu vardır. Yolların aralarında kurduğu garip hiyerarşilerin, bitmez
sanılan döngülerin bir sonu
vardır. Yolculuğa bir tanım biçmek gerekse,
yoldan en kısa sürede ve en az
enerji harcayarak kurtulmak diyebilirdim. Yolculuk sözcüğü ihaneti kendi içinde barındıran bir sözcük. Her şey için, birşeycilik o bir şeye ihanet etmek üstüne mi kurulu,
bilmiyorum. Yolculuk bir yerden uzaklaşmak demek. Geçici veya kalıcı olarak, isteyerek veya istemeyerek, gönül rahatlığıyla veya kaygılarla.
Çocukluğumda yolculukları çok severdim,
belki valizlerim olmadığı için. İnsanın olmayan valizlerini hazırlaması gerekmez, değil mi? Valiz hazırlarken içime bir kara
bulut çöker. Ya toplantıda sunacağım materyali almayı unutursam ya plaj terlikleri gözden kaçıverirse ya gittiğim yerdeki ev
sahibeme aldığım armağan paketi evde
kalırsa. Hemen hepsi
basit şeyler. Sunumda özür dilenir, otelin marketinden şampanya
tarifesi üzerinden terlik alınır, ev sahibesi muhtemelen umursamaz
bile, aman der, dünyanın günü torbaya mı girdi der, bir ara veriverirsin armağanını, sen geldin ya, gerisi boş.
Ya bir sürgün öncesindeyse valiz hazırlığı. Bir zaman sonra
varılan yerde hayıflanmamak için valiz hazırlığını incelikle yapmak gerekir. Taşıma kolaylığı ile hayıflanma riski arasındaki ince çizgiyi yakalamak.
Malum, sürgün yolu zordur. Yoldan kurtulmak mı? Hiç gitmesek. Bu
defa yol dönüşsüzdür. Çocukluğumda yolculukları çok severdim. Belki sürgün olasılığı aklıma gelmediği için. Aklımdan bunlar geçerken ailenin babası tostunu bitirdikten sonra hediyelik eşyaların durduğu vitrine bakan kızına sesleniyor ve ailece otobüslerine yönleniyorlar. Kız Bambi desenli pembe sırt çantasıyla annesinin yanında gözden kayboluyor.
Yolculuk yorgunu değildir belki, belki istemeyerek çıktığı bir yolculuğun esiridir.
Belki korku, belki takvimin bu gününde, akşamın bu saatinde niçin burada olduğuna anlam
verememenin sıkıntısını taşıyordur sırt çantasında. Bir süredir elimde
tuttuğum sigarayı yakarken alışkanlık üzere çakmağın alevine şaşı bakarken biraz ileride Ada’yı gördüğümü sanıyorum. Gözlerimi kısıp görüntüyü netleştirmeme gerek yok, sırtı dönük olsa da insan
kardeşini tanıyor. Renkli,
siyah beyaz veya sadece siluet olması fark etmiyor, Ada bu. Yanında ayakta duran
kendisine doğru eğilmiş adam Ada’ya el sıkışıyor, iyi yolculuklar dilediğini
duyabiliyorum. Adam Ada’nın önündeki kâğıt yığınını derleyip kolunun altına sıkıştırıyor ve arabasına doğru yollanıyor. Kaporta boyası her şeyi çözüyor şimdi. Arabasında bir sorun olmalı ki yol yardımını çağırmış. Şimdi boynunun ve sol kolunun açısına bakılırsa cep telefonunda bir şey yapıyor olmalı.
Oturduğum yerden gördüğüm kadarıyla, sağında bir meyve suyu şişesi var, kayısı suyu olmalı, nasıl yıkandığı hatta yıkanıp yıkanmadığı belli olmayan
ince belli bardaklarda verilen karbonatlı çaydansa. Açık havaya bile hâkim olan garip
kokusu, temizlikten uzaklığı ve uykulu hallerinden bir türlü arınamayan çalışanları ile mola yerleri insanın zorunlu haller dışında gitmeyeceği yerlerdendir.
Tanımsal olarak kısa süreli bulunulan
yerler. Mekânsal değeri, hatta mekân olup olmadığı sorgulanabilir, bir yok-mekân sayılabilir. Bambi çantalı kız da böyle mi düşünüyordu, şimdi kuvvetli bir ihtimal olarak düşünüyorum bunu. Yaşı itibarıyla aynı terimler üzerinden olmasa
da genç zihninde benzer biçimde kavramlaştırmıştır. Neyi başka hangi şeye ve nasıl eşlediğini bilmek zor
olsa da soyut zekâsı yaşıtı olan erkek çocuklarına kıyasla hızlı ve daha gelişmiş olan bir kız çocuğunun düşünce gücünü hafife almamak
gerekir. Benzer yaştaki bir erkek çocuktan sempatik
bir ev hayvanından beklenenden
fazlasını beklemekse haksızlık olurdu.
Yerimden kalkıp Ada’nın yanına gitmeye yeltendiğim anda bindiğim otobüsün hostesi,
eskiden muavin denirdi, hafifçe koluma dokunup “otobüs oldu” diyor. Ada’nın yanına gitmek yerine otobüsteki yerimi alıyorum. Aracındaki sorun giderildiğine göre herhalde
yoluna emniyetle devam eder. Tahminlerim yanılmazsa yarın öğleden sonra karşılaşacağız.
Seksen Metre
Seksen metrelik bir çizgi üzerinde
askeri standartlara uygun adımlarla yüründüğünde, yol yüz yirmi üç adım tutar. Saatte beş kilometre yürüyen biri için bu elli sekiz
saniyelik bir süreye karşılık gelir. İlkokulun üçüncü sınıfında iken bir gün yol ağzından yaşadığımız beldeyi göstererek “baba, bu yol seksen metre var mıdır” dediğimde babam bu yüzden çok gülmüş olmalı. Yıllar içinde bu anı ilk andaki, şimdilerin anlam
kaymasıyla söylenirse, epik
tabiatından hiçbir şey kaybetmedi.
Sevgili ailem her defasında tatlı tatlı dalgasını geçti bu seksen
metrelik yol tahminimle. Zira yol beş kilometre kadardı, standart asker adımları ile yedi bin altı yüz doksan üç adım ve babamın alışkanlık edindiği yürüme hızı ile bir saat sürüyordu. Merkez ilçeyi kükürt diyarına bağlayan yolun merkezden
çıkışla çimento fabrikasını geçtikten biraz sonra düzleşen mevkiinde yol
ağzında durduğunuzda seksen
metre ötenizde Tınaz Dağını görürdünüz. O yaşlarda dünyanın en heybetli dağı sayılabilecek bu dağın alt eteklerinden ovaya doğru bir belde, evleri,
ağaçları ve ince çizgiler olarak gözlenen sokakları ile uzanırdı. Bizim eve aramızda “sürgün zarfı” dediğimiz biçimde uğrayan tayin yazıları sayesinde bu beldeyle de tanıştık, geçirdiğimiz kükürt kokulu bir yıldan sonra. Ekonomik coğrafyaya ve kükürt kokusuna aşina olanlar için Keçiborlu ekşi bir koku çağrışımı yapar, bu cümleye başladığım anda bana olduğu gibi. Gönen’in, kükürt kokusunu
zihnime çağrılmadıkça gelmeyecek bir
hatıra olarak, pembe
gülün, kır menekşesinin, dalından yenen vişnenin ve yeni sağılmış inek sütünün kokusunun nezaretinde hapsetmesi sadece bir mevsim sürmüştü. Bu güllere ulaşmak için önce yanlış tahmin edilmiş bir seksen
metre, üstüne birkaç sokak yürümek yeter.
Bu birkaç sokağı yürümek pek dert
olmasa da seksen metrelik yolun beş kilometrelik kısmını aşmak ilk
zamanlarda kolay olmamıştı. Bize üç yıl yuva olacak lojmanın boşalması öğretim yılının başını bulduğu için, sabahları Keçiborlu’dan
Isparta’ya giden otobüse binmek, Gönen’in yol ayrımında inmek ve
sonra o günkü kısmetimiz olan taşıtla Gönen’e varmak
gerekiyordu. Bunu kaç defa yapmak zorunda kaldığımızı tam olarak hatırlamıyorum ama bizi beldeye güler yüzle ve maddi bir
karşılık beklemeden taşıyan insanların araçlarındaki çeşitliliğin zihnimdeki
izleri hala belirgin. İki öküzün asfaltta çektiği saman yüklü bir kağnı, annemlere samanların içinde, arkasına pulluğu bağlanmış halde tarla sürmeye giden bir
traktör, annemle pulluğun bağlantı yerinin üstünde tünemiş halde, arkasındaki kapalı bölmede koyunların seyahat ettiği bir kamyonette,
annemle sürücünün yanında, o gün torbadan
herhangi bir araç çıkmadığında ise annemle ayaklarımızın üstünde. Bu bir sınav olsaydı, Gönen’e sürüldüğümüzü değil,
Gönen’i kazandığımızı veya orada yaşamayı hak ettiğimizi söyleyebilirdik.
Beldeye vardıktan sonrası kolaydı. Belediye binasının olduğu meydanda
postaneyi geride bırakıp sağlık ocağından sola döndüğümüzde Öğretmen Lisesine çıkan, iki yanında uzun çam ağaçlarının nöbet tuttuğu yolda olurduk. Bu yolun ilk durağında, lisenin ahırlarının ve mandırasının karşısında benim okulum vardı, ikinci durağında ise Öğretmen Lisesi.
Bunun yolun sadece görünen kısmı veya yüzü olduğunun o zamanlar
farkında değilmişim. Dönüp bakınca çamların dallarıyla örttüğü yolun bir zaman tüneli olduğu hissine kapılıyorum. Kağnının yavaşlığı ise annemin güçlü, yerinde sert ve
her zaman huzur veren yüz hatlarının aklıma kazınması için bir fırsattan başka bir şey değilmiş. Bir camera
obscura imişim, dünyayı üstündeki küçücük ve tek delikten
gören bir karanlık oda.
O sırada okulla tanışmamış olduğundan, kardeşim kağnı, traktör ve kamyonet
maceralarından mahrum kalmış olmalı. Onun için macera eşyalarımızın taşınmasından sonra başladı. Çitlerle
çevrili bahçesi ekilebilir nitelikte tek katlı güzel bir ev, üç yıl bizi koruyacak
olan bu yeni yuvamızda, o yuvanın sıcaklığında ağır ağır pişen tatlı çocukluk anılarımız oldu. Ama her
hikâyenin bir kırılma noktası olmalı, değil mi, en azından kahramanların bir kısmı için? Kırk yaşımdan önce bunu düşünebilmiş veya anlayabilmiş değildim; şimdi anlıyorum kardeşimin hikâye çizgisindeki kırılma noktalarının evden eve taşınmalarla nasıl da el ele yürüdüğünü. Değişen evden içeri şeyler ve evden öte olanlar, evin
kendisi de tabii. Her taşınmada bir çubuğu kırılıp kopan
televizyon anteni, çizilen buzdolabı kapağı, belki kaybolan
belki çalınan kitap
kolileri, hatıralara ve sonra
hayallere dönüşen oyun arkadaşları, değişen tavan dokusu,
yüz hatları değişen umacı ve sair şey. Her yeni eve
nasılsa yanımızda gelen ama yerini bir türlü tespit edemediğimiz bir duvar çatlağı, o çatlaktan yayılan ve belli belirsiz de olsa ürperten bir
serinlik, her yeni evi daha az bağlanılır kılan bir sürekli biletlilik
hali, başlangıçta idarî yazılarla bildirilen sürgünlerin zamanla
evin içinden doğması. Yedi taşınma bir deprem dermiş eskiler eşyayı kastederek, konu bir çocuğun ruh hali ise
yedi taşınma yedi deprem
sayılmalı. Bu göçerlik haline katkılarımın çocuğun ruhunda yarattığı yıkımın farkına vardığımda kırk yaşımı belki birkaç gün kadar geride bırakmıştım; bir şeylerin değişemeyeceği kadar geç bir zaman olduğunun farkına varmaya başladığında insan yaşlanmaya da başlamış oluyor. Beş kilometrelik
yolu seksen metre gören gözlerden kuvvetli bir farkındalık beklemek boşuna değil mi?
Tüfek ve Yağmur
Günlerden hangi
gündü, takvim yaprağında o gün neler yazıyordu hatırlamıyorum. Olayın geçtiği yer de aklımda kalmamış, ama bazı ayrıntılar zihnimde taşa kazınmışçasına yer ettiğine göre aklımın erdiği bir yaşta olmalıydım. Akşam yemeği için sofraya oturduğumuzda babam
oturduğu sandalyeye yaslanmış uzun kutuyu masanın üstüne yatırdı ve önce meraklı, hemen sonrasında ürkek bakışlarımızın altında kutudan ahşabı eskimiş, metal kısımları paslıca görünen bir çifteli tüfek çıkardı. Kardeşimle donmuş halde tüfeğe bakarken annem tüfeği görmezden gelerek
yemek servisini sürdürdü. O akşamın şartları düşünüldüğünde bunu olağan saymalı.
Akşam herkes eve
geldikten sonra konusu şimdi bir türlü aklıma gelmeyen bir tartışmanın ortasında kalmıştık. Konusunu hatırlamadığım tartışmanın sonucunu da hatırlamıyorum. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu ve art arda
çakan şimşeklerin sesi, bu sese cevap veren sokak köpeklerinin
havlamaları, kedilerin
inlemeyi andıran ve insanın içini sızlatan sesleri birbirine karışıyordu. Bir evi olmak, evinin içinde olmak,
kesilmiş olan elektriği ikame eden bir çubuk mum ile bir
gaz lambasının titreyen alevlerinde birbirimizi görmek ne güzeldi. Ne olduysa
bir anda oldu. Ev halkı yok oldu, su
buharlaşır veya kömür yanıp duman olur gibi. Herkes oradaydı ve kimse orada değildi. Annemin,
babamın ve kardeşimin sadece gölgelerini görüyordum, duvara,
yere, kitaplığa, masaya vuran gölgelerini. Işık titredikçe titreyen,
sahiplerinin attıkları her adımda yer değiştiren gölgelerden başka bir şey kalmamıştı evde. Diğerlerinde olumsuz
bir tepki görmediğim için bu durumun ürkütücülüğünü çabucak atlatmıştım.
Evin içinde ancak
kardeşim ve benim için ilginç olan gölge oyunu sürerken, dışarıda yağmur şiddetini bir artırıyor bir azaltıyordu. Çakan şimşeklerin yere düşen yağmur damlalarını ve pencerenin camından süzülen suyu gölgeler halinde
oturma odasının duvarına taşıması kardeşimin hoşuna gitmişti. Eliyle
duvardaki gölgelerimizi gösterirken “bak”
diyordu “ıslanıyoruz ama ıslanmıyoruz”. Bu paradoksal ıslanmama hali annemin sofraya çağıran sesiyle son buldu.
Gaz lambası da yemek masasındaki yerini aldıktan sonra yemeğe başladık. Dışarıdan gelen gök gürültüsü, ufaklığın yemeği beğendiğini belli etmek için bilerek çıkardığı ağız şapırtıları ve anneyle babanın arasında homurtu dilinde gerçekleşen garip iletişim dışında sessiz bir yemekti. Dördümüz ve tüfek masada bir
garip tiyatro oyununun içinde gibiydik. O yaşlarda, oyunun ilk
perdesinde duvarda bir tüfek asılı ise, o tüfeğin sonraki bir
perdede patlaması gerektiğini bilmiyor
insan. Bilsem de yaramazmış, zira o tüfek
oyunun hiçbir perdesinde patlamadı, oyunun sonraki tekrarlarında da. Kâh sofraya yatmış, kâh oturma odasındaki sandalyenin kolçağına yaslanmış, kâh bir gezide
antik mermer merdivenlere sırtını vermiş, kâh bir deniz tatilinde bizimle beraber güneşlenmiş,
nihayetinde hayatımızdan uzun süre çıkmamıştı tüfek.
Mermi değil de
saçmalı fişek atan bir tüfek... Bunların tetiği çekildiğinde horozun iğnesi fişeğin arkasındaki küçük deliğe hızla çarpar, çarpma ile barut
patlar ve fişeğin içindeki kurşundan yapılma saçma
taneleri alabildiğine namludan püskürür. Hedefi ne denli belli olsa da hedefin
neresinden zarar göreceği belli değildir. Tek başına hiçbiri ölümcül olmayan onlarca küçük yara hedef üzerinde yeterince
yoğunlaştığında ölümcül hale gelir.
Hedefin yakınında her ne varsa o da bu yaralardan payını alır. Mermi atan bir
tüfeğin mantıksal
hassasiyetindense bu saçmalı tüfeklerin
istatistiksel bir etki gücü vardır. Yeterli yara açabilirse anında öldürür, değilse açtığı yaralar iltihaplanır, uzun süre can yakar,
sonunda yine öldürür. Etten saçma temizlemek mermi çıkarmaktan daha zordur.
Oyunun hiçbir
perdesinde ateşlenmemiş olan bu tüfeğin insanın hafızasında bu kadar delik açmış olması insan ruhu için çok yorucu bir
tecrübe.
Bir Kurtarma Macerasının Sonucu
Meydanın köşesinden yukarı açılan yolda ağır adımlarla yürüyorum. Neredeyse çocukken bu yolu
Ada ile el ele yürürken tutturduğumuz o nazlı hızda bir yürüyüş. İlkokulun hizasına geldiğimde zihnimde Ada’nın yorulup inatla durması, nedense hep o noktada çişinin gelmesi ve
sonra eve kadar süren itişmeli yürüyüş canlanıyor. Yetişkin biri için çok kısa olan bu yol
bir çocuk için delirtici derecede uzun olabilirmiş demek ki. Okulu
geçip sağa döndükten sonra iyice yavaşlıyorum. İradî bir durum değil, daha çok ayaklarım beynimle inatlaşır gibi. Böyle gitmeye devam
edersem eve varamayacağımı düşünüyorum. Şehir otogarından bu yana bir türlü kalkmayan sisten
belki böyle düşünmem.
Mola yerinde
otobüse yeniden bindiğimi hatırlıyorum ama otobüsün kalkışını görmeden uyumuşum. Otogarda indikten sonra vakit kaybetmeden ilçe
otobüslerinin yerini bulmam, öncekinden daha az rahat olan ilçe otobüsünde
yerimi almam ve şimdi dikilip sigaramı içtiğim noktaya ulaşmam bir saatten
biraz fazla sürmüş. Şehirden ilçeye olan kısa seyahatim
süresince çevreyi hiç görememiş olmama hala içerliyorum. O alabildiğine yayılan yeşil tarlaları, uzaktaki omuz omuza dağları, temiz mavi gökyüzünde süzülen bulutları görememek olur şey değil. Yıllar öncesinden kalan
ve tam orada, tam o anda yeniden yaşayarak tazelemek
istediğim görüntülerden mahrumiyetimi kabullenmekten başka çare yok. İnsanın en istediği şeyler en az olanlar sanırım.
Sigaramı söndürüp sola dönüyorum. Sisin içinde göremesem de orada
olmalı. Sisten biraz
kurtulursam gri duvarlarını görebilirim, birkaç
adım gerekiyor
sadece. On adım bile atmadan
yolun solunda Ada’nın arabasını görüyorum. Hem evi hem Ada’yı bir an önce görmek için hızlanacakken gözüm arabanın içine kayıyor. Arka koltukta küçük bir kız kıvrılmış uyuyor, yüzü koltuğun sırtına dönük, üstünde Ada’nın montu örtülü. Yoldan çocuklu bir tanıdığını almış olmalı. Arabadan eve kadar yürüyorum, Ada’yı görmeye çalışıyorum ama nafile. Ada yok, arkadaşı da. Eve daha yakından bakmak için bahçe kapısından girebilirim ama canım bunu yalnız yapmak istemiyor.
Ada’yı beklemek için arabanın yanına döndüğümde küçük kızı uyanmış buluyorum. Arabanın içinden bana el sallıyor sonra bir çırpıda arabadan iniyor sırtında montla. “Haydi, eve gidelim” diyor önden koşarak, peşinden gidiyorum.
Şimdi evin
önündeyiz. Kız elimi tutuyor
ve başıyla bahçe kapısını açmamı işaret ediyor. Kızın yüzünü o anda görüyorum, Ada bu. Altı yaşındaki haliyle, ışıltılı gözleri, kırmızı yanakları ile yanımda. Her yer hala sisle kaplı olsa da Ada’nın çevresinde sis
yok. Dini resimlerdeki haleler geliyor aklıma.
Evin sakinlerinin
rahatsız olup olmayacağını düşünmeden giriyoruz evin kapısından. Ada botlarını topuk zoruyla çıkardığı gibi antreyi salona bağlayan kapıyı açıp içeri dalıyor. Ayakkabılarımı çıkarıp ardından gidiyorum.
Bu evde yaşayan herkes salon eşyasını aynı biçimde yerleştiriyor olmalı. Aynı yerde bir kitaplık, önünde bir yemek masası ve altı sandalye, masanın altında serili halı. Benzerliği yadırgamıyorum, aynı tip evlerde yaşayan benzer kültürlere sahip
insanların belli bir kalıp üretmesi akla
gayet uygun.
Ada yemek masasının çevresindeki sandalyelerden birinde oturuyor şimdi. “Resim yapalım mı?” diyor masanın üstünde yayılmış olan resim kağıtlarını ve boyaları göstererek.
Elindeki çay bardağını bana uzatıyor, “su” diyor diğer
eliyle suluboya kutusunu açmaya çalışırken. Eve sabahın bu kör saatinde izin
almadan girdikten sonra gerisinin sorun olmayacağını düşünüyorum.
Çay bardağı elimde, su almak için mutfağa yönleniyorum. Kimin
yaşadığını bilmediğimiz bu ev merakımı körüklüyor, evin kalanına göz atmaktan
kendimi alamıyorum. Herkes
uykuda, yatak odalarının birinde bir kadın ve bir adam sırtları birbirine dönük halde uykudalar. Diğer odada ikisi de
boş olan iki yatak var, içlerinde yatanlar
yeni uyanmış ve aceleyle
gitmiş gibi; yorganları düzeltilmemiş.
Mutfağa dönüp
bardağı doldururken gözüm tezgahtaki fırına takılıyor. Bu fırından bizim evde
de vardı, içinde annemin eksik
etmediği çörekler ve kurabiyelerle. Fırının kapağını açıp üst tepsiyi hafifçe çekiyorum.
Neredeyse aynı tarifle yapıldığı belli çöreklerden bir
tane alıyorum. Çöreği ısırmamla başım dönüyor, sendeler
gibi oluyorum. Fırının muzip camında yüzüm bir an için yaşlanıp şişmanlıyor, büyüyünce böyle mi görüneceğim?
Bir elimde su
dolu çay bardağı, diğerinde çörekle salona
dönüyorum. Bardağı Ada’ya uzatırken Ada “çörekten bana da
versene” diyor içeriden duyulabilecek bir sesle. Duyulduğu kesin, içeriden gelen sesi
ikimizin de ezbere bildiğinin kesin olduğu kadar.
Annemizin sesi “çocuklar hırkalarınızı giyinin, yere çıplak basmayın” diyor. Ada
resmini yaparken ben koltuklardan birine kıvrılıyorum.
Annemin Yeni Çocuklarıyla Tanışma
Kırk yaşımı doldurduğum yıl annemin üç çocuğu daha oldu.
Annem o sırada altmış beş yaşında olduğundan, bu garip
bir durumdu. Benden birkaç yaş küçük kardeşimle beraber annemin yeni çocuklarını samimiyetle kabullendik.
Ailemizin yeni
üyelerinin eve gelişi bir erken Mayıs akşamında oldu. Dersin
erken bitmesiyle kendimi bir taksiye attım ve karşıya dedim. Her
hafta ne yapıp edip dersin
atmosferini anlamlı tartışmalar ile
doldurmaya çalışsam da o yağmurlu ve şaşırtıcı derecede soğuk Mayıs akşamında kendimi bu gayretten azade ettim. Dışarıda delice yağan bir yağmur, sınıfta anlatılan mikro
iktisadi esaslı maliye politikası konularını ancak birer süs balığının göstereceği kadar ilgiyle izleyen iki öğrenci, uzatılması anlamsız bir monolog. Dersin
iki kişilik dinleyici kadrosu monoloğun tüm repliklerini satır be satır ve üşenmeden defterlerine geçiriyor. Hal bu
iken, Haliç’in insafa gelip taşarak sularıyla sınıfı doldurması ve balıklarımı alıp kendine katması işten bile değildi. Haliç taşmadı lakin, ben taştım. Birinci köprüden, sonra stat, sahil
yolundan… Mükemmel bir güzergahtı bu. O hafta içi akşamının o yeterince geç saatinde harika bir trafik akışıydı, şanslıyım ki şoför de konuşkan meşrepten değildi. Evin civarına varmam yarım saatten fazla almadı. Evin sokağından iki sokak önce indim; eve
girmeden üst üste iki sigara içmek fena olmazdı.
Evimizin sokağına vardım, dış kapıyı açtım ve her zamanki
yavaş adımlarla ikinci
kata tırmanmaya başladım. Ne olduysa o anda oldu. Kulağıma gelen uzaktaki canhıraş bir çığlığın olsa olsa izi sayılırdı, apartmanın bodrumundan geliyor olabilirdi veya ön bahçeden veya sokağın ilerisindeki bir noktadan. Kendini
ahlaki bir yükümlülük hissettirecek kadar duyuran bir sesti sonuçta.
Önüne vardığım iç kapının zilini çalmadan çantamı yere bıraktım, elimde sadece şemsiyemle bodruma bir göz attıktan sonra yeniden dışarı çıktım.
Çığlığın yağmurlu havayı dolduran iç burkucu tınısını izlemeye başladım. Apartmanın içine bile kuvvetle
gelen ses birden zayıfladı. Hayal görüyor olabilirdim,
bu durumu tümüyle uyduruyor da… Karşı apartmanın zemin katındaki bakkalımızın küçük manav reyonuna
doğru birkaç adım attığımda hayal kurmadığımdan da uydurmadığımdan da bir anda emin oldum. Bakkalın yan bahçe duvarının saksılığına konmuş bir kasa, kasada
iki kilo kadar çarliston biber, biberlerin üzerinde onlar,
kapalı gözleri, soğuk yağmura batmış tüyleriyle titreyen
üç kedi yavrusu, annemin yeni çocukları. Kader diye bir şey varsa, o şey bu, kader terk
edilmiş üç prematüre enik, kader soğuk yağmur. Bir garip çok değişkenli olasılık dağılımı.
Sökük
Akşamki buluşmada
nasıl gerildiysem
sabah dayanılmaz bir baş ağrısıyla ve tutuk bir boyunla uyanıyorum. İçtiğim kas gevşetici ve ağrı kesicinin etkisini göstermesini
salondaki berjerde kıvrılmış beklerken garip bir şey oluyor. Gömleğimi
düzeltmek için elimi belime doğru attığımda elime bir ip
parçası değiyor. Ucundan
tutup çektiğimde bir ürperti hissediyorum. Parça tenime yapışmış olmalı. Daha fazla sökülmemesi için uç veren kısmı koparmak isteyince, elimle yokladığım zaman bu ip
ucunun bluzumdan değil vücudumdan çıktığının farkına varıyorum. Koparmak mümkün değil ve ne kadar
oynarsam o kadar uzuyor. Otuz santimetreyi bulmuş bu parçayı küçük bir yumak
haline getirip ortasından bağlıyorum, böylece oraya
buraya takılmaz, derli toplu
durur. Yine saçma bir rüyanın ortasında olmalıyım. Baş ağrısı yok, boyun tutulması yok, ilaç yok, berjer yok.
Vücudumdan sallanan yumakla uykuya devam edersem bir süre sonra yumaksız hayatıma geri dönebilirim. Bunu düşünürken berjerin üstünde bir kedi gibi
tatlı bir uykuya dalıyorum.
Havanın daha aydınlandığı bir saatte uyanıyorum. Boynumu daha rahat hareket
ettirebiliyorum ve baş ağrısından eser yok. Elimi belime atıyorum..., uyanmamış olmalıyım, rüya içinde bir rüya olmalı ilk gördüğüm. Yumak orada, üstelik koltukta
sağdan sola, soldan sola dönerek uyurken biraz daha uzamış. Ucunda minik
yumağıyla bir otuz
santimetre daha. Bu uyuyup uyanıp kendimi kontrol
etme oyununu birkaç defa daha oynuyorum. Sonuç değişmiyor, her
seferinde bir otuz santimlik ip, ucunda her seferinde büyüyen yumak. Bu rüyalar
matruşkasına esir olmayı kabullenip koltuktan kalkıyorum. Almam gereken ilaçlar için
mutfağa yollanıyorum. Limonlu açık çayımı yudumlarken akşamın izleri zihnimde
canlanıyor.
Toplantı saati geldiğinde Aziz misafirlere
kapıya kadar eşlik ediyor. Kapıyı açmamla birlikte adamlar beni nazik sözlerle
selamlayarak içeri giriyorlar. Bu beylerden biri zaman zaman beni arayıp telefonda anlattıklarını dikte ettiren kişi; diğer ikisi çalışma arkadaşları. Bu ziyaret sıra dışı sayılır, zira görevim toplantı notlarını daktilo etmek ve bu defa her birine
elektronik posta ekinde göndermek. Toplantı için önceden rica ettikleri bir kadeh kırmızı şarap, bir fincan
filtre kahve ve bir bardak portakallı gazozu almak için mutfağa yöneldiğim esnada gülüşmelerle birbirlerine laf atıyorlar. İyiye işaret olduğunu düşünüyorum. Bu bir yanılgı. Toplanalı yarım saat bile olmamışken uzlaşmazlık ayyuka çıkıyor; yükselen sesler, hafif de olsa küfürler, hakaretin sınırından dönen eleştirilerle üç adamın birbiriyle savaşı bu.
Buluşmanın konusunun yazılmakta olan bir kitap olduğu açık. Bu adamların ortaklaşa yazdığı bir kitap. Muhtemelen bir roman,
değilse heterojen bir anlatı. Konuşmalardan anladığım kadarıyla kitabın Sinan minarelerinden
biri gibi olması gerekiyor, öyle diyor yaşlı olan. Minarenin zeminindeki üç ayrı kapıdan üç ayrı kişi girdiğinde, bu üç kişi helezon şeklindeki üç merdivenden üç ayrı şerefeye ulaşmalıymış. Üç merdiven birbirine paralel biçimde yükselse de birbiriyle
çatışmaz ve çakışmazmış. Kitap da böyle olmalıymış, ayrı ağızlardan paralel anlatılar halinde gelişmeliymiş, ama çok fazla iç içe geçmemeliymiş
ve her anlatının sonunda okuyucu farklı bir kattan da olsa aynı yöne bakakalmalıymış. Ne var ki diğerleri bunu becerememişler, bok etmişler. İhtiyarın ağzından bu “bok ettiniz” sözünü duyar duymaz diğer ikisi adamın üstüne çullanıyorlar; lafla tabii. Sanki adamın öyle diyeceğini önceden
biliyorlarmış da verecekleri
tepkiyi on defa prova etmişler gibi. Adamın ne tutarsızlığı kalıyor ne hayatını nasıl gelgitlerle yaşayıp boşa harcadığı ne nasıl yeteneksiz olduğu ve neler. Bir
ara orta yaşlı olan genç olana sarıyor. Üstüne düşen parçaları baştan savma yazdığı için bağırarak azarlıyor oğlanı. İhtiyara da çatıyor oğlana yol göstermediği için. İhtiyarsa “bırak oğlanı, daha sana yol göstereme-” diyecek oluyor,
sözünü tamamlamıyor. “Bok
etmişmişiz” diyor orta yaşlı, kısa aralarla birkaç kere. “Sen bok etmişsin asıl” diyor genç olanın oturduğu tarafa doğru, genç olanın umurunda değil; o esnada gözünü kısarak saatine bakmakla meşgul. Genç olan
özür diler gibi değilse de ölçülü bir sesle bu işin altına girdiği için pişman olduğunu söylüyor. İkisini de tatmin etmek imkansızmış, ikisinin beklentileri zaten uyuşmuyormuş, başlangıçta çizilen yol
haritasına diğer ikisi zaten hiç uymamış, böyle kurgu mu
olurmuş ve diğer şeyler. Sözünün sonuna doğru bir “sıçarım böyle işe” eklemeyi ihmal
etmiyor. Anlatılan ümitler olmalıydı diyor orta yaşlı olan. Anlatılan pişmanlıklar da olmalıydı diye devam ediyor. Anlattığımız ne ise, uçlardan yeterince uzakta bir yerde ümitlerin pişmanlıklarla nasıl buluştuğunu görmeliydik, batırdık diyor. Birbirlerine bakışlarının kırgın, kızgın, küçümseyici olduğunu seziyorum;
yine de garip bir sıcaklık var odada.
Bir ara kapının zili çalıyor, açmak için yerimden kalkıyorum. Kapıdaki Aziz; bir ihtiyacımız olup olmadığını soruyor. Yaşlı olan salondan
Aziz’e seslenip buyur ediyor, evindeymiş gibi. Aziz biraz
utangaç bir tavırla salona geçiyor, ben Aziz’e çay doldurmak için mutfağa uğruyorum. Döndüğümde konunun
değiştiğini duyuyorum. Korsan bölümlerden söz ediyorlar. Şu ana kadar üzerinde
hemfikir oldukları tek şey bu korsan bölümlerin varlığı. Bu bölümlerin kendi
anlatım tarzlarıyla benzeştiğini, temel
kurgudan kopmadığını ama kendilerine ait olmadığını söylüyorlar. Aziz koluyla hafifçe kolumu dürtüyor. Bunu niçin yaptığını anlamıyorum ama anlamak
için fazla beklemem gerekmiyor. Orta yaşlı olan “siz bir ekleme
yaptınız mı?” diyor nazikçe. Yapmadığımı söylüyorum. Yaşlı olanla genç olan tek ve şaşırmış bir sesle “yapmadınız mı yani?” diye tekrarlıyorlar soruyu. Başımı iki yana sallıyorum.
Sonra aralarındaki tartışma telefonda
diktenin gerekliliğine geliyor. Orada değilmişim gibi konuşuyorlar ama
incitici olmamak için, sanırım, kelimelerini dikkatle seçiyorlar. Orta yaşlı olan kelimelerini yaşlı olandan ödünç almış gibi söze giriyor.
Adalet tanrıçasından, bir elindeki kılıçtan, diğer elindeki teraziden ve gözlerinin bağlı olmasından söz ediyor. Gözlerden söz ederken sesi pesleşiyor. Bundan biraz rahatsızlık duysam da incinmiyorum. Kendimi bildim bileli gözlerim bana
sadece dışarıda ışık olup olmadığını gösterdiği, ışığın veya karanlığın içinde neler döndüğünü aktarmayı başta kulaklarım olmak diğer duyularıma bıraktığı için adalet tanrıçası ben olmalıyım. Genç olan “anlaşılan bizimki
tarafsızca görmemekten fazlasını yapmış” diyor. Yaşlı olan haksız sözleri kılıcıyla kesip anlatılanları dengeleyen birinin hikâye çizgisi için faydalı bile olabileceğini söylüyor savunur bir
tonda. Verdiğim hizmetin gerekliliği üzerinde bir uzlaşma oluşmuyor,
gereksizliği üzerinde de. Hem var hem yok hissediyorum.
İçimden “hem var hem yok” diye geçirirken Aziz söze giriyor. “Varlık ve yokluk” diyor Aziz “el ele yürüyebilir”. O an göz kapaklarımın arasından her zamanki
cılız ışıktan fazlası girmeye başlıyor. Masanın üstünde ellerimi, örtünün desenini
seçmeye başlıyorum. Ayağa kalkıyorum. Salonda kimse yok, sadece Aziz.
Aziz duvardaki aynadan bana bakıyor.
Böylece
özetleyebileceğim dün akşamın üstüne yapabileceğim fazla bir şey yok. Gözüm söküğüme
takılıyor. Sarmaya başlıyorum kendimi, geride sadece ellerim
kalana, o iki elin sımsıkı tuttuğu bir büyük yumak olana kadar.
Kartoteks
Yüksek lisans
tezinin taslak metninin girişinde güzel bir anlatım geliştirmişti. Şöyle diyordu: “On dokuzuncu yüzyılda veya yirminci yüzyılın bilgisayarsız yıllarında bir kütüphaneye gitseydiniz, aradığınız kaynağı konusuna, yazarına veya başlığına göre neredeyse bugün olduğu kadar etkili biçimde arayabilir,
sonra raftaki yerini elinizle koymuş gibi
bulabilirdiniz. Metin içinde arama yapılabilmesi gibi gelişkin imkanlar mevcut olmasa da bu etkililik zamanının entelijansiyası için ekmek kıymetindeydi. Aynı kesim için metin içi arama işlevini uzun
arkadaş sohbetleri, meslek seminerleri ve içinde eser özetlerinin
derlendiği kataloglar yerine getirirdi.” Beraber çalışmaya başladığımızdan beri bu çocuğun yaklaşımlarından hoşnut olduğumu söylememe gerek
yok. Şimdiki kuşağın neredeyse hiç duymadığı, benim kuşağımın ise ancak kısa bir süre için kullanmış olabileceği ve çoğu kişinin “altı üstü kartoteks canım” deyip geçebileceği şey bu çocuğun elinde araştırılmaya ve okunmaya değer bir nesneye dönüşmüştü. Burada seçilen araştırma nesnesi “kartlar üzerine
yazılmış bilgilerin,
belli bir sisteme göre derlenmesi, indekslenmesi; bu şekilde derlenmiş kartların saklandığı kutu, dolap, çekmece ve
benzeridir”.
Başkaları söz konusu olduğunda tahammül edemediğim bir durum olsa
da bu çocuğun ilk taslak düzeltmelerini altı aydır bekletiyor oluşuna sabır göstermiştim. Bunun
nedenini tam anlamıyla çözümleyebilmiş değilim. Sağ ayağında zaman zaman ağrılara ve yürürken hafif bir
aksamaya neden olan hastalığından olabilirdi tutumum. Belki babasını çocuk denecek yaşta iken faili meçhul bir saldırıda kaybetmiş olması beni
etkiliyordu. Belki üstüne çok gidince başlayan kekemeliğiydi. Belki hemen
her zaman kansız görünen, bir
ölününkine çalan ten rengi. Belki arada bir esprilerle veya üstü kapalı değindiği etnik kökeni. Bunların herhangi biri veya belli ölçülerle tümü bu çocuğu ayrı tutmama neden oluyor, çevremdeki
herkesin nasibini aldığı çekilmez huysuzluğuma karşı çocuğu şerbetliyordu.
Akademik
çevremizdeki göreli rolüyle öğrencim olsa da benim gözümde düzgünce
yetiştirilmesi gereken bir genç üstat oldu. Nihayetinde bizim derece için
benimsediğimiz Yüksek Lisans isimlendirmesinin zevzekliği bırakılırsa yapılan iş bir usta veya üstat yetiştirmektir. O yüzden
Anglo-Amerikan aleminde bu dereceye Master’s Degree veya
Ustalık Derecesi
derler. Biz Yüksek Lisans deriz, her zamanki sığlığımız buna da yansır. Bu çocuk söz konusu olduğunda sığlık söz konusu değildi,
tanrısal bir ışıltısı, harekete geçtiğinde durmak
bilmeyen bir enerjisi vardı. Nitekim, erken
yirminci yüzyıl Almanya’sı özelinde bürokratik kayıt tutma geleneklerini incelemek için başladığı disiplinler arası yüksek lisans tezi
bu kalitenin doğrudan delili sayılmalı. Bu şahsi değerlendirmelerim
tezin diğer danışmanı olan Uluslararası İlişkiler hocası arkadaşımdan da destek görmüştü. Arkadaşımın sosyal bilimciliğini kendiminkinden daha fazla takdir ettiğim için çocukla ve teziyle
ilgili görüşlerimi ortaya sermekten çekinmeyeceğim. Altı aydır bekleyen ilk düzeltme turunu böylece görmezden gelebiliyordum.
Müfredat dışı bir istek olmakla beraber fazlasıyla önem verdiğim kısa Kafka biyografisi elime geçene kadar çocuğa karşı en ufak bir kızgınlık veya kırgınlık hissetmedim. Zira
isteğim bu biyografiyi bilmiyor oluşumdan değildi, ama onun yaklaşımıyla yazılmış bir özetin fark
yaratacağına olan inancımdandı. Yazım tarzı açısından istediğime ulaşmış olsam da içerik açısından, nasıl söylesem, yüzde elli mutsuz
oldum. Yarım hamile olamazsınız değil mi? Ya öylesinizdir ya değil.
Okuldaki posta kutumdan
aldığım zarfın üzerine ince el yazısı ile “Umarım beğenirsiniz Hocam” yazıp tarih düşmüştü. Yazının elektronik posta ile gönderilmek yerine el yazısıyla hazırlanıp tombul mektup zarfında iletilmesi de çok sorun değildi. Metni
bilgisayara aktarmak en çok yarım saat alırdı ve bu süre herkeste bulunacak kadar kısa bir süredir. Bıraktığı yazının beni mutlu eden
kısmı şöyleydi: “Franz
Kafka, Çekya doğumlu Alman yazar; en çok Dönüşüm (1912) başlıklı kısa hikayesiyle
tanınmış olup kâbus
derecesinde yaşanan acınası, saçma ve karmaşık insani durumların edebiyatta Kafkaesk olarak tabir
edilmesiyle ölümsüzleşmiştir.
Franz Kafka, 3
Temmuz 1883'te Bohemya'nın Prag şehrinde Almanca
konuşan orta sınıftan bir Yahudi ailede dünyaya geldi. Geç ergenlik ve ilk
olgunluk dönemini silik bir duruşa sahip olan
annesi Julie'nin ve baskıcı babası Hermann'ın biçimlendirdiği bir ev hayatı içinde geçirirken, erken
modern Prag'ın gizli
anti-semitizmini de tecrübe ettiği söylenir. Babasına duyduğu tepkiyi ertelenmiş biçimde, Dönüşüm'den yedi yıl sonra Babaya Mektup başlıklı eserinde ele almıştır. Topluma duyduğu tepki ise görece üstü örtülü bir bürokrasi fobisi ve
bunun içindeki kaybolmuştuk şeklinde Dava ve Şato başlıklı eserlerinde ortaya çıkar.”
Kafka’nın aile yapısına veya zamanın Prag’ının gizli Yahudi düşmanlığına dair değerlendirmelerini yazıya eklemleme biçimi beni şaşırtmasa da etkilemişti. Müfredat dışı bu işi tez aşamasındaki bir çocuğa yıkmak bu etkilenme isteğinden değilse nedendir ki?
Yazının geri kalanını okuduktan sonraysa önce şaşkınlık, hemen sonra kızgınlık duydum. Elimdeki
kağıtları ayaküstü okuduğum posta odasından çıkıp asistan ofislerinin bulunduğu üst kata yöneldim. Odasında yoktu, masasının üstünde alışıldık kitap yığını ve sair eşyadan eser yoktu. Diğer asistanlara
yerini sorduğunda doyurucu bir cevap alamadım. Sözel formda bir cevap alamadığımı söylesem daha doğru olur; bir göz devirmeden ve
iki dudak bükmeden öte bir “malumat” yoktu. “Emoji iletişimi” diye söylene söylene
kendimi ofisime attım.
Kısa biyografiyi baştan sona en az on
kere okumuş olmalıyım, daha fazla da olabilir. Bu sayede
artık kâğıda bakmadan kelimesi kelimesine hatırlıyorum metni ve buna memnunum. Aynı akşam orijinal metni kaybetmemin başka bir telafisi
olamazdı. Sigara kokulu
takside mi yoksa musluk suyuna kahveyi o fiyattan satan kahvecide mi unuttuğum ise artık önemli değil. İnsanların el yazısı ile hazırlanmış zarfları önemsediği çağ kapanalı epey oldu; devran keyfince dönüyor. Bu
keyfince dönüş Kafka biyografisinin kalanında da vardı. Yazılanlar doğru değilse sağlam bir kurgu
idi; yok doğru ise konu hakkında tümüyle cahil sayılmalıydım. Tarafsızlıkla üzerinden
gidersek, Kafka'nın eserlerinin oluşturduğu ajandanın mimarının büyük ölçüde
1902 yılında tanıştığı edebiyatçı arkadaşı Max Brod olduğunu söylüyordu. Tarih ve
tanışma yılı doğru, ama edebi ajandanın mimarının Brod olduğunu söylemek fazla
iddialı. Sonra iki
parçalı bir cümle geliyor: “Eserlerinin
felsefi zemini aldığı sağlam modern Alman eğitimine dayanırken duygusal zemini düzenli olarak
mektuplaştığı arkadaşları Albert Camus, George Orwell ve Stefan
Zweig'dan izler taşır.” Yazarın eğitimine ve
eserlerin felsefi zeminine dair tespit en azından kısmen yerinde iken
-zira felsefi zeminin bir kısmı da aileden ve cemaatten gelen klasik
Yahudi tedrisatından geliyor,
Camus, Orwell ve Zweig ile mektup arkadaşlığı ve bunun üzerinde
temellenen duygusal perspektif insanın zihnini bulandırıyor. Neyi kastettiğini pek ala anlıyor olmakla beraber bunu niye yaptığını henüz anlamlandırmaya çalışmıyorum. Nitekim, hikâyenin tümünü ele almadan bunu
yapmak yersiz olur. Çocuğun kendi cümleleriyle, Kafka “3 Haziran 1924'te kaleme
aldığı Bir Son Varsa başlıklı mektubunda, Brod ve bu "üçlü" varken ölüme içerlemenin anlamsız olduğunu söyler ve bir daha
herhangi bir edebi eser vermeyeceğini manifest
eder. Bundan sonra sadece Prag'da ve Berlin'de dönüşümlü olarak dersler
vermekle yetinir ancak derslerinde not tutulmasına izin vermemesi ile başkaca edebi tartışmaların kapısını aralar.” Buraya kadarına değilse de yazının buradan sonrasına tümden şüpheyle yaklaşmak yerinde olur.
Edebiyat tarihine yanlış geçmediyse, Franz
Kafka 1924 yılının altıncı ayının üçünü gününde hayata gözlerini yummuş olup, veremden
erimiş hali göz önünde bulundurulursa en azından kendi eliyle bir mektup yazmış olamaz. Böyle bir mektubu Brod’un sözden yazıya aktarmış olabileceği söylenebilse de Brod’un şahsi not
defterlerinde böyle bir işaret yer almıyor. Edebiyat camiasının bildiği kadarıyla Franz Çok Değerli Brod’undan
eserlerini yakmasını ve gözler önüne çıkarmamasını istemiştir. Max Brod’un söz verip vermediğini bilmesek de şayet verdiyse sözünde durmadığını biliyoruz. Aksi halde Kafka’nın bazı eserlerinden
bihaber kalmış fakir bir dünyada yaşıyor olurduk.
Sonraki paragraf
beni, yani yazının o anki tüm okuyucu
hacmini, bir kademe daha zorlamak için yazılmış gibi. Kafka’nın 1931'de altı ay için geldiği İstanbul'daki kapsamlı bir çalıştayda Ahmet Hamdi
Tanpınar ile teşrik-i mesaide bulunduğunu
söylüyor. Bu ortak çalışmanın bir yansıması olarak Kafka, Tanpınar ile beraber, “Viyana'nın Doğusunda Karamsarlığın Edebi Formları” başlıklı yazarlar
deklarasyonuna katkı veriyor.
Doğrudan ve ilk elden bir edebi eser vermese de bu deklarasyona katkıda bulunması ilginç. Deklarasyonun
başlığı ise entelektüel bir zihin için tek başına gıdıklayıcı mahiyette. Biyografinin devamında Kafka’nın “izleyen” yıllarda gerek Brod'dan gerek mektup
üçlüsünden uzaklaştığı, derslerini sonlandırdığı ve cemiyet hayatından giderek imtina ettiği ve bu
nedenle sonraki izlerinin silik olduğu söyleniyor. Zirve noktasında ise “1942 yılında Auschwitz kampına gönderildiği ve hayata orada
veda ettiği söylense de Frankfurt davalarının delilleri arasındaki dosyalarda ismi veya nakil
bilgileri bulunamamıştır” dendikten sonra “Max Brod'un arkadaşı için İstanbul Aşiyan'da yaptırdığı gıyabi mezarın yönelimi
Frankfurt'a doğru olup üzerinde 3 Mart 1924 yazılıdır. Camus, Orwell ve Zweig'ın "Franz için" adayış sözüyle yayımladıkları Adaletin Deliliği başlıklı derlemenin önsözünü Tanpınar kaleme almıştır” cümlesiyle metin sona eriyor.
Yarısı spekülatif görünen bu biyografiyi elime geçtiği günün akşamında kâğıda geçirdim, zira taksi durağından da kafeden de olumlu bir cevap alamamıştım. Sonra bilgisayar çağının bu çılgın zirvesindeyken bile elle tutmaktan
vazgeçemediğim not defterlerime döndüm. Lisenin ilk yılından beri ajandalara veya boş defterlere alınmış bir dizi not; görevlerle, çalışmalarla, buluşmalarla ilgili
kayıtlar bunlar;
belki çoğu artık yararsız olan ama saplantılı biçimde vazgeçilemeyen mürekkep izleri. Çocuğun tez çalışması için yanıma ilk defa geldiği zamanın sayfasını bulmak zor olmadı. Uzun uzun konuşmuşuz, tezle ilgili
olduğu kadar özel hayatla ilgili notlar almışım ve bir dizi
havadan sudan şey. Görüşmenin bir yerinde söz aileye gelmiş olmalı, babasının adının Erman olduğunu söylemiş, annesi ise “Celile Hanım” imiş. Tırnak içinde yazdığıma göre annesinin adını öyle anmış olmalı. Notların üstünde babanın adından annenin adına bir ok çıkarıp yanına ünlem koyduğuma göre, evet hatırlıyorum, bu hitap babanın ağzından olmalı. Babanın anneye isminin sonuna Hanım kelimesini koyarak sesleniyor olduğunu, bunun çocuğa
da yerleştiğini düşünmüştüm. Zihnimde ciddi ve muhtemelen sıkıcı, özünde gergin, bir
akşam yemeği sofrası canlanmıştı. Bu sofraların uzun yıllar devam etmediği aşikâr; babanın faili meçhul kaybının çocuk küçükken olduğu da yazılı.
Bu biyografi
hadisesine daha fazla eğilmem mümkün olmadı; gece yarısında kalkan otobüslerden birinde
zar zor yer bulup İstanbul’a yollandım. Eski dostlardan biri evinde düşüp kendini yaralamış, bilinci şöyle böyle yerindeymiş. Kardeşi Nisan arayıp söylemese haberim
olmayacaktı. Yola çıkmadan modern sonrası çağımızın en önemli ritüelini yerine
getirip telefonumu şarj ettim, cihazın hafızasını, depolama alanını, aramalar listesini temizledim. O
aceleyle, cevapsız aramalar
listesinde yer alan ve beni en azından beşer kere aramış görünen garip biçimli
birkaç numarayı da silmişim. Belki yeniden
ararlardı. Arkadaşımı ziyaretim uzun sürmedi, yanına vardığım gün hastaneden
taburcu oldu. Kendisine evde refakat edebileceğimi söylesem de tercihini
Nisan’dan yana kullandı. Haksız da sayılmazdı, iyi kızdır Nisan, ışıltılıdır, içinde sağlam bir adanmışlık yatar.
İstanbul’a nahoş bir şey için de gitseniz, şehir sizi sarar.
Pembe ile grinin yerlerini kırık beyaza bıraktığı başkentten
geliyorsanız ve son yılların yüksek beton oluşumlarını filtreleyebilen gözleriniz varsa eskinin tadı İstanbul’da çıkar. Pembe ve griyle bütünleşen andezit ne ise
buradaki duvarları var eden taşlar da odur. Eski
dostlarla şarap içerken bu taşlar olanca beleşçi tabiatlarıyla kadehten havaya karışan buharı koklar, sizinle çakırkeyif olur, gece ilerledikçe sarhoş bir halde eğri büğrü bir hal alır. Yine de dünkü masadan bugünküne laf taşımadıklarını sanıyorum, sizinle içer, konuşmaz ve her şeyi dinler, ama laf taşımaz. Bu taşlardan kökeni belki eski İstanbul surlarına dayananlar vardır, ne kadar yaşlı olsa da ayakta kalanlar. İstanbullu dostlar ertesi iş gününe ayık yetişmek zorunda
olsalar da benim öyle bir kaygım olmadığından bu taşlarla bir süre daha baş başa kalabildim.
Kalkmadan önce
canım bir kadeh daha
kırmızı şarap istedi. O şarabın süresince telefonun
içinde buradan oraya savruldum. Ertesi günün derslerinin
iptal olacağını öğrencilere
bildiren bir mesaj gönderdim, okuduğum son romanda
birkaç sayfa devam ettim, yarısı anlamsız haber akışlarına göz gezdirdim.
Bizim kuşak klas görünmek adına her fırsatta kötülese de bu akıllı telefon faydalı bir şey. Bunu düşündüğümde hep yaptığım gibi mırıldanarak Steve
Jobs diye bilinen post-modern çağ peygamberine rahmet sözleri söyledim. O vizyon,
ürünleri ve taklitçileri olmadan bu cihazlar elimizde olmazdı. Kendisi kitap indirmese de içine istediğiniz kitabı indirebileceğiniz bir cihaz
yaratmak bence övgüye değer. Bu cihazların tablet olarak adlandırılmasında ironi görenlere hiç karşı çıkmıyorum. Bu düşüncelere kapılmışken telefonun
ekranında bir mesaj
bildirimi belirdi. Şarabın verdiği gevşeklikle ve dudağımdaki kürdandan çocukluğumun Red Kit
serilerine bağ kurarak okudum. Hocam, biyografiyi beğendiniz mi Stop.
Kaynakları yazmayı unutmuşum, kusura bakmayın Stop. Bazı bilgileri İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi kütüphanesinin Internet sitesinden aldım Stop. Saygılarımla Stop. Mesajı alır almaz geri aradım ama aradığım numaraya o an ulaşılamıyor olduğu bilgisinden fazlası hasıl olmadı. Teşekkürlerimi ve en kısa sürede görüşme isteğimi ifade eden
bir cevap mesajı gönderdikten sonra
hesabı ödeyip kendimi
sokağa attım. Planım geç saatte ve dandik
bir otobüs ile olsa da eve dönmek iken, Taksim’e doğru yürüyüp orta halli ama
temiz bir otele yerleştim. Sabah Gezi Pastanesinde lezzetiyle sakin bir kahvaltı yaptıktan sonra şimdiki zamana döneceğimi düşünerek uykuya dalmış olmalıyım. Şimdiki zamana hep dönülür çünkü.
Kritik
Kareye yakın dikdörtgen zarftan çıkan tombulca bir kâğıt demeti, eskiden telgraf kâğıtlarının katlandığı gibi düzgünce katlanmış, açık mavi mürekkeple yazılmış bir mektuptu elimdeki. “Sevgili Dostum” diye başlıyordu mektup. “Açıkçası bu mesajımın eline geçip geçmeyeceğinden emin değilim. Yine de
sana hakkınca ve uzunca
yazmam gerektiğini düşündüm. Yazdıkların geçen gün ısmarladığım kahve makinesi
ve birkaç kitapla beraber elime geçti. Üzerinde gönderen adresi
olmadığı için zarfın senden geldiğini anlayamadım. Ankara’dan, Bahçelievler’den
gönderilmiş, o kadar. Zarftan çıkan yazıların üzerinde de isim veya benzer bir işaret yoktu. Ama
beni belirsin, çocukluğumdan beri zarfa ve işarete bakmam,
mazruftan hiç gözümü kaçırmam, tadını çıkarmak ümidiyle okurum.
Yazdıklarından bir tat almadım dersem yalan söylemiş olurum;
gerçekten kuvvetli bir tat bıraktı bende. Yine de nasıl desem, yazılara hâkim bir dağınıklık var, lezzetin
bir kısmı bundan gelse de insanı inceden inceye rahatsız eden bir dağınıklık. Mekanlarındaki soyutluk, hikâye parçalarının devamlılık sorunları, anlatıcının içinden geçtiği renk ve ton değişiklikleri...
İşte bunlar bir
iplik demeti gibi, yumağı değil, insanın elinde kalıveriyor. İnsan bir an elinden bıraksa bu demeti aynı şekilde yeniden
elinde tutamayacağını düşünüyor. Zayıf ve küçük yaralar gibi, tek tek iken
öldürmüyorlar; toplu haldeyken ise hangisinin önemli olduğunu anlamak mümkün
değil.
İnsanın dünya ile alıp veremediği bir şey kalırsa, iç dünyası ile alıp veremediği bir şey de kalıyor. Yazıları bazı hatıralardan devşirip başka hatıraların üzerine sermiş gibisin. Damağında buruk bir tat kalmış geçmişte bir zamandan veya geride kalmış bir yerden. Bir
nefes almışsın veya... Bir türlü verememişsin;
ciğerlerini tüketen hastalara olduğu gibi. O nefes acınası bir hırıltıyla çıkıyor satırlarının arasından, satırların nefes almıyor gibi.
Yetmiş iki anlatıcının uydurulmuş kelimelerinin
arasına yetmiş iki parça halinde
gizliyorsun kendini. Görülmek istiyor gibisin, ama ortada olmak istemiyorsun.
Kendini sevmiyor gibisin. Sanki hiç hoşnut olmamışsın kendinden.
Aldatmacalar üzerinden bu hoşnutsuzluğu aklamaya çalışır gibisin. Ufak akıl oyunları ile var olmaya çalışıyorsun bir yandan; diğer yandan içinde sonsuza
kadar gömülü kalacağın zorlukta bir akıl oyunu tasarlamaktan korkuyorsun. İçten içe sana hâkim olan bir
kaybolma korkusunun, bir hatırlanmama endişesinin esiri
gibisin. Bir edat gibisin, faydalısın, göz önündesin ve aynı derecede gizli.
Yazdığın yazılarda iç içe geçmiş üç hikâye çizgisi seziliyor ama dengeli değiller. Olması gerektiğince ayrık da değiller. Sinan’a
yaptığın gönderme ayıp değilse de haksızca olmuş, senin müezzinler
minarenin yarı boyunda karşılaştıktan sonra yanlış şerefeye tırmanır gibiler. Başlangıçta üç ayrı çizgi var, katı metal çubuklar gibi.
Sonra eriyip karışıyorlar, kendince işe yarasa da
anlamsız bir alaşımın içinde kayboluyorlar.
Kişilerin
çoğunlukla erkek, bu erkekler çoğunlukla bir alanda usta, bir şeyin ustası. Kadın kişilerin az, sayabildiğim dört kişi var.
Beşinin de ayakları bu dünyaya basmış. Annenin annesi,
annen, kız kardeşin ve
teyzen. Bunlara açık açık usta payesini vermiyorsun yazılarında, ima etmekle yetiniyorsun. Sadece kız kardeşinden tomurcuklanan karakterin adı var, doğrusu iki adı, Nisan ve Ada. Bir sevgili karakteri
yok yazdıklarında. Ya gerçek hayatında da yok veya tümüyle saklı tutmayı tercih etmişsin. Satırların arasında ne kadar arasam da bulamadım. Yılın en uzun gecesinin karanlığında dahi bir izi bulunabilmeliydi oysa.
Şehirlerin,
kasabaların, bunları bağlayan yolların, o yolların şurasına burasına kondurduğun mola yerlerin... Mekanlarla ilişkinde de var
gibi bir kaybolma korkusu. Mekanların basit, küçük, geçici. Çocukluğunu oradan buraya taşınarak mı geçirdiniz? Babanın zihnindeki görüntüsünün erimesi kaç taşınma sürdü? Babanı öldürdün mü yoksa? O tüfekle mi
öldürdün? Deden ve büyükbaban buluşup içerler miydi? Hiç aynı şehirde yaşadılar mı? O kasvetli şehirde mi? Kâğıdın üzerine öylesine çiziktirdiğin binaların, o tek katlı müstakil lojman, Caddebostan-Bostancı hattına kondurduğun küçük ev... Bu mekanlar var mıydı? Söylediğin yerde ve
anlattığın düzende? O demirci
atölyesi? Demirci atölyesi? Atölye? Ustam? Göz ışığım? Annemi babamı benden niçin aldın?”
Mektup burada
kesiliyordu. Selam ve sevgi sözü olmadan, bağırarak sorgulayan satırlarla. Yaprakların önünü arkasını tekrar tekrar kontrol etsem de devamını bulamadım. Sonra kaşla göz arasında elimdeki sayfalar tutuştu, parlak ışığını da yanında sürükleyerek elimde
gri bir kül yığınına döndü. Kalınca bir ses geldi
arkamdan. “Yaktım” dedi, “hepsini yaktım”. Arkamda biri olduğunun farkında değildim, gözlerim karardı, çığlık atarak ve sıçrayarak uyandım.
İşte bir kararma
daha, uzun sürmüyor ama. İstanbul yolundayım, arkadaşımı ziyarete gitmek için çıktığım yolun yaklaşık yarısındayız. İstesem buraya buruk çayıyla bir dinlenme
tesisi, bakınız mola yeri, yerleştirebilir ve iner
inmez not defterime İstanbul’a nahoş bir şey için gitseniz dahi şehrin sizi saracağı kabilinden sözler yazabilirim.
Dilersem hocama verdiğim aldatmacalı biyografi metnini hayal edip hınzırca gülebilirim. Kuvvetli
sol elimle fırından bir demir çubuk çekip sağ elimdeki çekiçle çubuğu mektup kâğıdı inceliğine getirene kadar dövebilirim. Hiçbirini
yapmayıp başımı sakince koltuğuma yaslayıp, otel odamın rahat yatağında uyanmak umuduyla uykuya teslim olabilirim.
Taksim
Karnımda tahammül edilmesi zor
bir ağrıyla uyandım. Bulantı değil, ülser sancısı gibi değil, başka bir şeydi. Doktorların yaptığı gibi iki parmağımı karnıma batırdım, apandisit mi diyerek. O da olmamalıydı, zaten bulantım da yoktu. Belki ılık bir banyo iyi gelirdi; geldi de. O da ancak sınırlı bir iyilik. Üstünkörü tıraş olduktan sonra
saçımı kurutmadan odadan çıktım, o gece için ödememi yaptıktan sonra
otelden ayrıldım. Plan belliydi, Gezi Pastanesi’nde kahvaltı, sonra yerçekimine itaat
eden bir hareketle Karaköy, sonra eski İstanbul. Eski İstanbul ne ki, İstanbul işte. Onu takip
eden ucubeye yeni İstanbul denmesi
gerekir. Eskisi en kötü haliyle bile İstanbul. Konstantinos’un yadigarı, Mehmet’in hırsla sarıldığı aşkı, Kemal’in ruh sığınağı, diğerlerinin hiçbir şeyi olan İstanbul.
Kahvaltıdan vazgeçtim. Sadece
devasa beton saksılara ekilmiş çiçekleriyle ve
eskiden ağaç köklerinin olduğu yerleri sımsıkı örten gri beton
zeminiyle bile Meydan pek sevimsizdi. İnsanlar eskiden olduğu gibi ağaç gövdelerini tabii yön işaretleri olarak
kullanamadığından anlamsızca karmaşık vektörleri izleyerek
hareket ediyorlar. Meydan’ın eski havası yok. Bu meydan, kilitli kaldırım taşı döşeli sakil
zeminiyle insanı tiksindiren ilçe meydanlarının birkaç misli büyük bir replikasından başka bir şey değil artık. Üstüne
kurulduğu mezarlığın artık unutulmuş sakinleri inceden inceye öç alıyor belki, kim bilir. Meydanın ağaçları ve eski bordür taşları söküldüğünde, kedilerin, köpeklerin,
kuşların da kökleri
sökülmüş oldu. Güvercinler hariç; günümüzde karbonhidrat bağımlısı olan bu tür kök salmasını gerektirmeyecek şekilde evrimleşti. İstiklal Caddesi’ni, güvercinleri
düşünerek ve neredeyse gözlerim kapalı yürüdüm. Şu haliyle ne istiklaldir ne cadde. Galata Mevlevihanesi’nin
önünden ellerim cebimde yerçekimiyle didişmeden yürüyorum.
Böylece aşağı yürürken bir sigara
yakmak için durakladım. Hep yaptığım gibi sigaramı yaktığım esnada uzakları şöyle bir süzdüğümde müzik
enstrümanları satan birkaç dükkândan hemen
sonra kaldırıma yığılmış yüzlerce kitap
dikkatimi çekti. Çaresiz o tarafa yollandım, sigaramdan nefesler çekerek. Kaldırımda yığılmış olan aynı kitabın kopyaları: “Bir Başkent”. Başlığın ilk kelimesi pembe harflerle yazılmış, ikinci kelimesi gri.
Kitabın kapağındaki kolajda hafızalarda yer etmiş fotoğraflar var, Ulus’taki Atatürk Anıtı, Atatürk Bulvarından güneye bakış, Ankara Kalesi
ve Gençlik Parkı. Bu dört fotoğrafın birleştiği yere daha küçük bir boyutla
Millet Meclisi’nin cepheden bir fotoğrafı yerleştirilmiş. Dandik turist kitaplarının kapaklarındaki gibi, olabildiğince çok şeyi sığdırmaya çalışmış kapağı tasarlayan. Cildin sırtını sıkıca tutup sayfaları hızlıca çeviriyorum. Dizgiye özenilmemiş. Kelimelerin
arasındaki boşluklar dengesiz,
bazı satırlar fazla sıkışık. Sayfaları böylece gözümün önünden akıtırken, birkaç kelimelik bir cümle nasılsa dikkatimi çekiyor: “Bilindik Batı başkentlerinin
aksine, burada parlamento binasını görmek pek mümkün değildir; Meclis
Parkı binayı saklamak ister gibidir.” Bu cümle esir alıyor şimdi beni, aklımdan her daim geçmiş bir fikri yazıya dökülmüş halde görmek ilk defa başıma gelen bir şey olmasa da
kelimelerin seçiminde zihnimi uyaran bir şey var. Bir
muhatap bulma umuduyla kitapların önünde durduğu dükkâna bakıyorum. Gençten biri koşup geliyor, “Patron yok amca,
bunlar hurdaya çıktı, ne kadar istersen al götür” diyor. Teşekkür edip bir tane
alıyorum, amaç anlamaksa
kâfi gelmeli.
Gerçekten
öyledir. Meclis Parkı devasa
Parlamento binasını saklamak ister gibi yüksek kottadır, ağaçları uzun ve diktir. Meclisi ön cepheden görecek bir noktaya
geldiğinizde başınızı biraz kaldırırsanız Meclis’i büyük ölçüde görürsünüz. Ama arabayla veya otobüsle civardan geçerken bina
gözünüze çarpmaz. Heybetini hissetseniz de gözleriniz onu görmez. Meclis’i sağınıza alarak Çankaya yönüne yürürseniz elçilik yerleşkeleri ile bazı önemli köşklerin önünden geçersiniz. Kuğulu Park’a kadar bu böyledir. Başladığınız yere dönüp aşağı doğru yürürseniz Güvenpark’a kadar solunuzda
bazı bakanlıklar, yüksek yargının binaları ve sair hükümet binası dizilir. Kitabı yazanın da gözünden kaçmamış; bu binalar ya
pembedir ya gri. En azından, son
zamanlarda başlayan kırık beyaz modasına kadar böyle idi.
Kitaptaki satırlardan hatırımda kalanla, “Planlı tarihine ve bakımlı güzelliğine rağmen, başkentin insanları için bu iki renk devleti temsil eder. Devlet katlarının en üst dilimi pembe veya gri binalarda vazifelerini icra
ederler. Bu katlara sıradan bir günün sıradan bir oluşu esnasında ulaşamazsınız, nitekim ulaşmanız gerekmez. En azından seksenlere kadar Bulvar’ı sağlı sollu donatan yüksek ağaçlar
yerlerindeyken bu iki rengi şimdikine nazaran daha nadir görürdünüz, şimdi ise fena sayılmayan bir uyum içinde hep gözünüzün önündeler.”
Son iki saattir
Karaköy’e ulaşma hayalim kursağımda kalıyor. Bir sokak daha yürüyüp birkaç adım daha atsam Karaköy’e varmış olacaktım, belki biraz bira ile içim açılırdı. Naçar; şimdi orta halli
bir kafede bakır cezvede pişmiş kahve ile
elimdeki kitabın esiriyim. Cümleleri yazanın başkası olduğunu bilmesem
neredeyse her bir cümleyi tek tek sahiplenebilirim. Ama başkasının yazdığını içim acıyarak bilir
haldeyim, elin yazdığını sahiplenmek düpedüz utanmazlık olur. O binaların kent planındaki mükemmel dizilimine,
bahçelerinin bakımlılığına, önlerinde bekleyen
çakı gibi güvenlik
personeline yıllar boyunca
defaatle dikkat kesilmişimdir. O pembede ve o gride, nedendir bilmem, bana hastalığı hatırlatan bir şey vardır. Sanki binalar,
kent, gün boyu mekik dokuyan insanlar hastaymış da kanları çekilmiş gibi. Kanları çekilmiş de geride bu
silik pembe ile zayıf griyi bırakmış.
Bir yerlerde
gördüğümü veya bir zamanlar kendi aklıma geldiğini iddia edebileceğim birkaç cümle daha var
anlatının devamında. Nezih bir anlatımla, bu devlet binalarından mesai
sonunda çıkan insanların o kendine has özgüvenleri, şen şakraklıkları ve alabildiğine çoklukları ile Bulvar’a nasıl aktıklarını tasvir ediyor. Tasvirde eksikler
olabilir ama hata yok. O binalar silsilesi, Ulus’ta Merkez Bankasından başlayıp eski Başbakanlığı, eski yeni Başbakanlığı yani eski Planlama Teşkilatını, Yargıtay’ı, İstatistik Kurumunu ve nihayetinde Meclis’i içine katar ve İnönü Bulvarına dönünce askerî bürokrasiyi de
içine alarak tamamlanırdı. Şimdilerde biraz
tektonik hareketlenme ile silsileye şehir merkezinden
Eskişehir yönüne on kilometre kadar uzanan bir grup bina daha eklendi; bir
de Söğütözü’nde Orman Çiftliğine doğru uzanan oluşum. Bu son
eklemelerde pembeyi ve griyi aramak yersiz; hastalıklı görünen pembe ve gri buralarda yerini kırık beyaza bırakıyor. Her şeyi temizleyen
bir yağmurdan görece kirli çıkan bir beyaz.
Kentin renklerini
anlaması zor. Devletin
binalarından mesai sonlarında caddeye coşkunlukla akanları anlamanın çoğu zaman zor olması gibi. Kamu namına çalıştığım zamanlarda, hastalıktan rengi solmuş kurum binalarının akşamları çalışanlarını kustuğunu hayal ederdim. Saçma bir hayal ama
aklımda kalmış.
Bilmem kaç kahve
içerek güzel bir İstanbul gününü elimdeki Ankara
konulu kitapla öldürdükten sonra Ankara’ya dönme isteğim kaçıyor. En iyisi bir gün daha kalmak.
Edebiyat Fakültesinin kütüphanesine uğrarım hem.
K.
Kütüphane planı talihsiz bir biçimde yattı. Saçma sapan rüyalarla boğulduğum küçük otel odasında cep telefonumun ziliyle uyandım. Yataktan fırlayıp yüzümü yıkamam,
resepsiyona birkaç gün daha kalacağımı söyleyip taksiye atlamam ve hastanenin morguna varmam İstanbul normalinin altında, belki kaşla göz arasında oldu. “Hocam, ailesinden
kimseye ulaşamadık. Telefonunda en
son sizin mesajınızın olduğunu görünce başka çare kalmadı deyip sizi aradık; kusura bakmayın” dedi genç tabip.
Muhtemelen stajyerliğini yapan genç bir hekimdi. Yaşanan durum karşısında önemi olmadığını söyledim. “Tespitimize göre hem boğulmuş hem de bıçaklanmış Hocam” dedi, “karşı koyma şansı olmamış gibi, sanki bir saldırgan gırtlağına sarılırken, öteki bıçağı yüreğine saplamış ve belki iki kez
çevirmiş”. Tabibin açtığı örtünün altından çıkan gençliğin temizliğine alabildiğine boyanmış yüze bakarken “kaymakta olan gözleriyle yüzünün hemen yakınında beylerin yanak yanağa dayanmış olarak kararı izleyişlerini de gördü mü acaba?” diye
geçti aklımdan. Tabip “Af edersiniz
Hocam, bir şey mi dediniz?” dedi. Hayır anlamında başımı salladım.
Evrak işlerini
halletmek için ofisine geçtiğimizde tabip “Hocam” dedi, “sizce kaymakta olan
gözleriyle yüzünün hemen yakınında beylerin yanak yanağa dayanmış olarak kararı izleyişlerini de görmüş müdür K?”. Morgdaki
iç daraltıcı tecrübeye dair hatırladığım son şey bu. Bu sözü
duyar duymaz bayılmış olmalıyım, aynı hastanenin dördüncü katındaki bir odada gözümü açana kadar.
Aklım yerine geldiğinden beri ağzımı açıp tek kelime
etmedim. Doktorun söylediğine göre bilincim altı gün kapalı kalmıştı. Bir şey sorduğunda kendisine sadece
baş hareketleriyle cevap veriyordum ve bundan şikayetçi gibi görünmüyordu. Her
iki saatte bir ateşim ve tansiyonum ölçülüyor, her öğün zamanında önüme geliyordu.
Yemekler leziz olsa da her şeyi o kısacık saplı tahta kaşıkla yemek işkence gibiydi. Başkaca sorun yoktu.
Gözümü açtığım o birkaç saatin içinde doktorumu
sahiplenmeye başlamıştım. Kısa boylu, koyu kestane saçlı, göz yuvarları büyük bu hanımın ayaklarını yere sertçe vurarak yürümesi
ve diğerlerinin sorduğu sorulara net cevaplar vermesi dikkatimi çekmişti. Kadında batı Hıristiyan
ikonografisinden izler vardı sanki, daha doğrusu kadın ikonografinin içinden fırlayıp çıkmış gibiydi. Bana
bunu düşündürten, kadının ten renginin aşırı kansızlık çekenlerde olduğu kadar beyaz
olmasıydı sanırım. “Sizi bir gece
daha yatıralım” dedi, “yarın sabah son kontrollerinizi yaptıktan sonra taburcu ederiz.” Başımı salladım. Sonra yeniden
uyumuşum.
Taburcu işlemleri
uzun sürmedi, ödenecek bir ücret de çıkmadı. Morga teşhise geldiğim için masrafları hastane hesabı karşılamış. O anda bu ne kadar anlamsız geldiyse de takılmadım. Tekerlekli
sandalyeyle indirildiğim zemin katta beni indiren hastabakıcıya morga uğramak istediğimi söyledim. Önce doktora sorması gerekirmiş. Beni sandalyede bırakıp hastanenin önüne çıktı, yanında morgun
tabibiyle geri döndü. Üstünden gelen kokuya bakılırsa tabip sigara
molasındaydı. “Sonunda iyileşmişsiniz Hocam,
geçmiş olsun” diyerek elimden ve omuzumdan tutup beni ayağa kaldırdı.
Çocuğun cesedini sorduğumda
yüzünü şaşkın bir ifade
kapladı. “Bilmiyor musunuz?” dedi, “durun
sizi götüreyim”. Böylece hastane binasından çıkıp kısa bir taksi yolculuğundan sonra Edebiyat Fakültesinin kütüphanesine geldik.
“Benim hemen dönmem lazım Hocam” dedi tabip, “zayıf izlerin esiri olduğumdan daha çok, mesaimin
esiriyim”. Arabanın kapısını kapatmadan önce elini uzattı, gayrı ihtiyari karşılık verdiğimde elime bir kâğıt parçası tutuşturdu. Ne yazdığına bakmak için kâğıdı açıp düzeltmeye çalışırken bir kuş, karga olmalı, kâğıdı elimden kaptığı gibi gözden kayboldu.
Kütüphane
Danışma bürosundaki görevli
ile beşinci veya altıncı çayımızı bitirmek üzereyiz. Çayın demi güzel. Yaşlı adam şu an sayfalarını elden geçirdiği üçüncü klasörü kilitli dosya dolabından nasıl ağır ağır çıkardıysa, sayfaları nasıl ağır ağır çevirdiyse ve baş hareketlerinden
anlaşıldığı üzere satırları nasıl ağır ağır zihninde süzüyorsa, çay da öyle ağır ağır demini almış. Rüyamın enteresan olduğunu söylüyor, ona göre kargalar neyin
nereye ait olmadığını bilecek kadar zeki hayvanlarmış. Kâğıtta yazılı olanı okuyamamış olmamda hayır varmış, karga bana bilgelik uğruna bir parça bilginin gözden çıkarılabileceğini söylemiş aslında ve bir sürü başka yorumlar.
Kendince ilginç cümlelerini ağır ağır söyleyen adamla
evrak kokusu sinmiş odada oturuyoruz.
Aradığı şeyi bulduğunu bildiren bir
el hareketi yapıyor, abartılı değil, eskilerden. Kütüphanede Franz
Kafka’ya dair bulunan eserlerin alışıldık yapıda biyografiler olduğunu söylüyor. Onlarda aradığımı bulamazmışım. Ancak okula yurt dışından ziyaretçi olarak gelen
bir hocanın düzenlediği bir çalıştayda üretilenler basılmamış kitap olarak kütüphane kataloğuna
eklenmiş. “O-o” diyor gözlerini kocaman açarak. Yüzünün niçin düştüğünü kitabı getirdiğinde anlıyorum. Zira ortada kitap yok, daha
doğrusu “bir kitap” yok. Adama teşekkür edip kullanmama nezaketle izin verdiği
yan odaya geçiyorum. “Aman sigara içmeyin” diyor kısık sesle. “Sonra tüm kitaplar yansın istemeyiz, değil mi?”
Duvarları elektrik anahtarının hizasına kadar açık mavi yağlıboya ile boyanmış beyaz badanalı odanın ortasında eski bir ahşap masa, masanın önünde bir Mundus
sandalye var. Sandalyenin karşısındaki duvar boydan boya kitap raflarıyla kaplı. Garip olan raflarda hiçbir şey olmaması. Rafların bittiği sağ tarafta, kapının hemen karşısında bir pencere var, üç dilim halindeki kirli camlarıyla gün ışığının odadaki sarı ampulün ışığına karışmasını engelliyor. Şimdi odanın ortasındaki sandalyede oturmuş masanın üzerindeki
kartoteks çekmecesine dokunmadan bakıyorum. Çekmeceye müstakil bir muhafaza yapılmış, muhtemelen içindekilerin
tozlanmaması için. Üst yüzeyinin
sağ altına “K” rumuzu işlenmiş bu tek çekmeceli
kartoteks dolabı ile maceramın bugün burada
bitmeyeceğini düşünüyorum.
Bir Anneler Günü Hikâyesi ve Bilge’ye Giden Yokuş
Kadın gelincik gördüğünde çocuklar gibi
mutlu oluyor. Önce, hafif rüzgârda salınan binlerce
gelinciği hayranlıkla ve hoş bir gülümseme ile
izliyor, sonra gözleri çok uzaklara dalıyor, dağların ötesine değil yılların ötesine. Aralarında papatyalara ve sair otlara da yaşama hakkı veren bu kıpkırmızı çiçekler kadının çocukluğuna kadar serilmiş bir güzel halıdır.
Kadın eğilip halıdan bir gelincik alıyor. Gelinciğin dişi organı ile erkek organından oluşan iç kısmını nazikçe koparıyor, kopardığı bu kısmı baş aşağı çevirdiği çiçeğin önceden kısalttığı sapına takıyor. Yuvarlak dişi organın yanlarından sarkan siyah
ipçikler bir baş oluyor, gelinciğin kırmızı taç yaprakları güzel bir elbise ve
kısa yeşil çanak yaprakları bir üstlük. Bu avucunuzun
içinde tutabileceğiniz büyüklükte,
çiçekten yapılmış narin bir
bebektir.
Hafiften ısıran erken yaz güneşinin altında annemle yokuşu tırmanıyoruz, ağır adımlarla. Az önce gelincikten
yaptığı bebeği sol elinde özenle taşıyor. “Yaşasaydı” diyor annem “çok güzel çocukları olurdu.” Gerçekten öyle,
yaşasaydı ışıl ışıl çocukları olurdu. Naçar. Şimdi
Bilge’ye gidiyoruz. Bu yokuşu fırsat buldukça ayaklarımızın değilse zihnimizin
gücüyle çok defalar yürümüşüzdür. Bu defa ayaklarımızın üzerindeyiz;
hayata dair takıldığımız ve artık
çözemeyeceğimizi düşündüğümüz şeyleri kısmen veya tümüyle unutmak istediğimizde Bilge’ye giden yokuşu tırmanır, derdimizi bakışlarla anlatırız. Bu, her defasında sözsüz ama alabildiğine sert bir ders
alıp eve döndüğümüz
bir okuldur.
Annem eskilerden
bir hatırasını anlatıyor, bir anneler
gününden, ailede kutlanan ilk anneler gününden. Şimdilerde mayıs aylarının unutulmazı olan anneler günü takvimler henüz bin dokuz yüz ellilerin
sonunu gösterirken öyle değil; yeni yeni bilinip yayılıyor. En azından Aşkale’de öyle. Öğretmenleri
bir gün derste anneler gününün ne olduğunu anlatıyor ne kadar önemli olduğunu açıklıyor ve herkesin annesine bir hediye almasını söylüyor. İlk anneler günü ve anneye hediye
tecrübesi o haftanın pazar günü okulda topluca yaşanacak. Çocuklarda bir
şaşkınlık hasıl oluyor; hoşlarına gitse de özel bir gün, o güne has bir hediye
ve hediyenin bir törenle verilmesi garipsenmeyecek gibi değil. Hediye almak
denen şey için öncelikle para gerekiyor. Sevgisi umman gibi olsa da kalabalık evi tek maaşla döndüren
babaya konuyu açmak içinse biraz cesaret. An itibarıyla anneler günü iki kızın aklında bir yürek burkulmasıdır.
Annemden çok az
büyük olan ve aynı ilkokulda okuyan
teyzem, sorunu her derdi çözebileceğini bildiği kişiye açıyor. Bu kişi anneannemdir.
Teyzem naif yaradılışından olsa gerek, işin içindeki sürprizi bozduğunun farkına varamıyor. Bu çocukluktur.
Anneannem, kızları yanında, yatak odasındaki ceviz sandığın yanına varıyor. Sandığın örtüsünü topluyor, sonra
ağır kapağını acele etmeden açıyor. Kapak açılırken odayı hoş bir çiçek ve sabun
kokusu sarıyor. Bu koku
huzurdur.
Sandıktan kenarları oyalı iki yazma çıkıyor, anneannemin ellerinde kim bilir ne
zamandan saklanmış hediye kağıtlarıyla sarılıyor, kızların eline teslim
ediliyor. Bu, her derde deva annenin eczanesinden çıkma bir ilaçtır.
Pazar günü
geldiğinde kızlar, anneleri
ortalarında, okulun
yolunu tutuyor. Anneannem önce küçük, sonra büyük kızının sınıfına gidiyor. Öğretmenlerin moral veren konuşmalarının ardından kızlarından gelen hediyeleri açıyor. Her defasında aynı güzel gülümseme, memnuniyet ve şaşkınlık içinde. Bu şefkattir.
Tören faslı sona erip de eve döndüklerinde
anneannem, kızların okul yolunda yapıp eline tutuşturdukları gelincik bebekleri cebinden çıkarıyor. Bebeklerin her birini bir yazmaya sardıktan sonra, yazmaları duvara yüksekçe çakılmış ahşap kitap rafına emniyetle yerleştiriyor. Bu, tanrıya lâyık bir hediyedir.
Yokuşun sonunda yarım insan boyu taştan bir duvarla
sarılı, uzun otlarla dolu bir bahçeye varıyoruz. Bahçenin kapısına tutturulmuş ahşap bir plakanın üzerine düzgün harflerle “Kütüphane” yazılmış. Annem kısmen pas tutmuş
bahçe kapısını dikkatle itiyor. Bir gıcırtıdan ziyade, artık kuruyup kabarmış iki parçanın sürtünmesinden gelen kulak tırmalayıcı bir sesle açılıyor kapı. Bu, buraya
gelenin alacağı bir bilgi var
ise onun sesidir.
“Bak” diyor annem.
“Hiçbirinin sesi çıkmıyor, oldukları yerden sakince izliyorlar bizi.” Bir yandan yürüyoruz, bir yandan
devam ediyor: “Hepsinin en az bir bitmiş hikayesi var. Doğru soruları sorarsan istediğin her şeyi anlatırlar. Birinin yarım bıraktığı hikâyeyi diğeri tamamlar, o
da tamamlamazsa bir diğeri. Artık duyulmak için bir gayretleri
yok. Bu yokuşu ömürleri yettiğince defalarca çıkıp önceki kütüphanecilerden öğrendikleri artık yettiği zaman kütüphaneci oldular. Bu,
kaçınılmazlıktır.
Bahçenin yüksek
kesimine yaklaşırken adımlarımız yavaşlıyor. Annem kısık sesle “sorup öğrendiklerini yazıya dökersen alınmazlar” diyor. “Duyduğun her hikâyeden bir cümle alıp onları yeniden birleştirsen ve bu
benimdir desen üzülmezler. Bu kütüphaneden ne alsan
sana kârdır, seni artırır, ama buradaki kimseyi eksiltmez. Bu, zenginliktir.”
Bilge’nin yanına vardığımızda annem elindeki gelincik bebeği
oradaki gül ağacının gövdesine yaslı duracak şekilde toprağa bırakıyor. Gelincik bebek yere bırakılır bırakılmaz hareketleniyor, gül ağacının önce gövdesini sonra en uzun dalını tırmanıyor, kendini açılmış bir gülün ortasına bırakıyor. Sağına dönüp uykuya daldığında dönüş yoluna
koyuluyoruz. Bu, hayaldir.
Kaybolmuşluk
Hayaller rüya
mıdır veya tam tersi mi, yoksa bu ikisi ilgisiz şeyler midir? Otel odasındaki
kanepede uyanıyorum, yatağa gitmek hep zor gelmiştir bana. Annemi arıyorum
rüyamı anlatmak için, hayra yormamı söylerken kendi zihin perdesinde kaygılarla
dolu bir film oynamaya başlamıştır. Biraz bahçedeki bitkilerden, kedilerden, biraz
havadan sudan konuşuyoruz. Laf lafı açarken bozulmamış yatağın üzerine
yayılmış, ucu bir yere çıkmayacak el yazısı notlara bakıyorum. Sayısız saçma
sapan not, o notları birbirine bağlayan başka notlar, çiziktirilmiş şemalar…
Kartoteks çekmecesinin bana yaptığı, şimdi komik bulduğum oyunu düşündükçe
içten içe gülüyorum. Sesime vurmuş olmalı ki annem neye güldüğümü soruyor.
Sonra anlatacağımı söylüyorum.
Kartoteks
çekmecesinden bir şey çıktığını söyleyemem. Yüze yakın kart ve bunların otuz
kadarına ataçla veya zımba ile iliştirilmiş not kağıtlarından hareketle
raflarda ulaşılabilen kaynak sayısı on civarında. Bunlar da kitaptan ziyade
kitap maketi sayılabilecek şeyler. Kabaca hazırlanmış birer cildin içine konmuş
belki beş belki on sayfalık hikâye parçaları. Kartoteks etüdünü yaptıran hoca
orijinal yazmaları yanında götürmüş olmalı. Doğrusu da bu aslında; öğrencilerin
bir ders kapsamında ürettiklerinin kendine has ve kutsal bir gizliliği vardır.
Niçin şaşırıyorum ki?
Sabahın ilk
kahvesini içmeden aklım yeterince çalışmıyor olabilir. Kendimce bunun nasıl bir
kaybolmuşluk olduğunu tartmaya çalışıyorum. Yüz kartoteks, hepsi birbiriyle
şöyle veya böyle ilgili, o güzelce işlenmiş K rumuzuna göre bunların bir ucu
Kafka’ya çıkmalı, beni oradan oraya savurmadan ve nazikçe, yitip giden çocuğa
dair bir yerlere taşımalı. Tıraş olmak için aynanın karşısına geçtiğimde gözüm
elimdeki tek kullanımlık tıraş bıçağının aynadaki yansımasına takılıyor. Bu her
ne kadar tek kullanımlık, tabir yerinde ise dandik, bir bıçak olmakla birlikte
bana hep atası olan usturayı hatırlatır. Her yıl dönemde bir defadan iki defa
andığım ustura. Bir şeyi açıklarken doğrudan gerekli olmayanlar hariç tüm
faktörleri elemelisiniz çocuklar. Buna ustura prensibi denir. Tümdengelimci bilimsel
açıklamanın esası budur. Yoksa yeterli bir teori yerine süslü bir komplo
teorisi üretirsiniz. Bunları dinlemesi ne kadar zevkli, yer yer heyecanlı olsa
da komplo teorileri öz itibarıyla boş ve yanıltıcıdır, suiistimale açık
saçmalıklardır bunlar. Tıraş işe yarıyor. Yüzümü yıkarken beynim uyanıyor.
Edebi şakadan öteye geçmeyecek bir biyografiden başlayan yolculuğum, gelen kötü
haber, hastaneye yatış, kütüphane, kara karga, kartoteks çekmecesinde
kayboluşum… Bunların yolumu çocuğun kayıp yoluyla kesiştireceği beklentisi
küçük ve kişisel ölçekte bir komplo teorisinden başka ne olabilir. Sonu tabii
ki bir yere çıkmamalı.
İnsan yine de
kendisiyle dahi inatlaşmaktan zevk alırcasına devam edebiliyor bir cevap
aramaya. Her şey zırva bir hayal olabilir mi? Olmamalı, değil mi? Aralarındaki
bağlantılar şimdi ne kadar saçma gelse de bir dizi olayın beni ulaştırdığı bir
kartoteks çekmecesi var sonuçta. En azından onun varlığını inkâr edemeyecek
haldeyim. Dünden beri coşan alerji hali ve bronşitimsi öksürük bunun şahidi,
ince de olsa belki elli yıllık bir toz katmanı bunun sebebi, tırnaklarımın
arasında yer edinen bir kısmı yıkamakla da geçmedi. Çekmecenin bir anlamı
olmalı. Her şeyin bir veya daha fazla anlamı olması gerektiği gibi. Hayatımda
çözümsüz bir huzursuzluğun yerleşik hale gelmesinin failidir bu düşünce. O
anlamların çok az bir kısmını bulmuşumdur, bulduklarımın daha da az bir kesrini
birbirine bağlayabilmişimdir ve bağlayamadığım ne varsa fasılalarla rüyalarımda
görmüşümdür. Benim zayıf izlerim ve bu izlere kuvvetli bağımlılığım… Az çok
ilim irfanla uğraşınca bu eğilimler bir enteresanlık emaresi olarak görülüyor.
Diğer sektörlerde aynı eğilimleri gösterenlere uyumsuz, ayrık, dengesiz hatta
deli dediklerine şahit olmuşluğum vardır. Ben şanslı olanlardanım, en azından kimse
yüzüme deli olduğumu söylemiyor.
Çocuğu
düşünüyorum ilk sigaramla kahvemi içerken. Öldüğünde kayıp mı oldu? Yoksa hep
mi kayıptı? Babasının faili meçhullüğünde kaybolmuş olabilirdi veya öyle açıkça
dillendiremediği etnik kökeninde kaybolmuştu. Belki de ara ara kekelediğinde
yorulup söylemekten kaçındığı kelimelerin bir yerindedir kaybolmuşluğu.
“Kaybolmuşluk” diye düşünüyorum, elimde olmadan akıyor zihnimden cümle,
“kaybolmuşluk, kaybolanın faili olduğu bir şey değildir”. Kaybolmuşluk biri bir
şeyi artık aramadığında, hatırlamadığında ortaya çıkar. Kaybolanın değil
aramayanın fiilidir, hatta fiilde bulunmama halidir. Evet, ortada fiil yok. Ne
kadar güzelce kütüphane kataloğuna girse de o kartoteks çekmecesi de biri gelip
arayana, sonra içine bakana kadar kaybolmuştur. Çocuğun bir yerlerde kaybolduğu
muhakkak, çocukluğunda veya sonrasında, biz beraber çalışmadan önce veya
çalışmamız esnasında. O şakacı biyografiyi yazması artık bulunmak istemesinden
miydi?
O şakacı
biyografi için Kafka’yı inceleme nesnesi yapması nedendi? Babasının adı
gerçekten Erman mıydı? Annesinin adı ise Celile… miydi? Bunlar da oyunun bir
parçası mıydı yoksa? Franz’ın babasının adı Hermann ve annesinin adı Julie iken
biraz aliterasyonla iyi bir kurmaca hayat hikayesi de mi yazmış veya yapmıştı
kendine? Etnik kökenden kaynaklı kırılganlıkları, yine de bu kırılganlığı
katbekat gideren entelektüel düzeyi… Böyle bakınca, en azından benim yazmadığım
bir kişisel komplo anlatısının içinde olduğumu anlamaya başlıyorum. Bu durumda
babasının “gerçek” anlamda faili meçhul bir cinayete kurban gitmiş olması şart
değil. Eğer Erman Bey Herr Hermann kadar tehditkâr, yıkıcı ve en azından
psikolojik şiddete meyyal biri idiyse, çocuğun ilerleyen yaşlarında babasının
zihnindeki yansımasını öldürmüş olması muhtemel, fail belli. Böyle bir durumda
bile, yani haklı bir zihinsel cinayetten sonra bile, çocuğun belli şeyleri
derinlere saklayıp bir faili meçhul hikayesiyle yola devam etmesini normal dışı
mı saymalı? Sanırım ki bu haksızlık olur. Peki, Celile Hanım? Celile Hanım Frau
Julie gibi sinik ve evdeki ataerkil şiddete sessiz kalan biri olmamalı. Çocuğun
hakkında konuşurken gözlerinin ışıldadığı tek isim bu idi zira.
Ulaştığım bu
komplosu olabildiğince ayıklanmış teoriden sonra eve dönebilirim. Tüm bu
yolculuğun bir şeye yarayıp yaramadığını söyleyebilecek tek kişi de toprağın
altına girdikten sonra, yapılacak fazla bir şey yok. Dönüş yolunu öksüre öksüre
ve tırnaklarımın arasına girmiş kütüphane tozunun grisine bakarak geçiririm.
Olan ne varsa biter.
Otobüste Rüya Görmek Yasaktır
Şoförün hemen
arkasındaki koltukta seyahat ediyorsanız rüya görmeyin, görürseniz de çığlık
atarak uyanmayın. Akşamın anlamsız bir saatinde toplam kırk kişi otobanın
yeterince emniyetli bir yerinde yedek aracın gelmesini bekliyoruz. “Abi” diyor
muavin oğlan “hepimizi öldürecektin, o nasıl bağırmaydı?” Oğlan ne dese haklı.
Şoför elinden gelse beni oracıkta ikiye bölebilecek yapıda pehlivan gibi bir
adam. Elindeki karton bardaktan kahvesini içerken sigarasından art arda ağız
dolusu içine çekiyor, sonra yavaş yavaş burnundan veriyor dumanı. “Kusura
bakmayın” denecek durum yok ortada, söz oradan başlarsa bitmez. Adamın yüzüne
mahcup bakıyorum. Diğer yolcuların bir kısmı durumdan memnun, temiz havayı
içlerine çekiyorlar. Bir kısmı için bu bekleme neredeyse günah kabilinden
sayılıyor olmalı, bir düğüne veya cenazeye geç kalmış gibi yüz ifadeleri
takınmışlar.
Otobüsün sağ
tarafındaki önlü arkalı dört koltukta oturan aile dışında herkes aşağıda.
Anneleri yolluk olarak çeyrek ekmeğe hazırladığı sandviçleri çıkarmış, iştahla
yiyorlar. Oğlan çocuğu sandviçini bir lokmada yuttu babası gibi. Kadın duran
otobüsten dışarıyı izleyerek ve tadını çıkararak yiyor. Küçük kız sandviçin
yarısında tıkandığı için kalanını oğlana verdiler, oğlanın yemediği etsiz dip
kısmı da babaya. Kıyafetlerine bakılırsa orta sınıftan bir aile bu. Oğlan aşağı
inmek için izin istiyor. Şimdi aşağıda üniversite öğrencisi olduğunu tahmin
ettiğim genç kızla hararetli bir konuşmanın içindeler. Uykuya dalmadan önce
arka koltuktan kulağıma çalınan konu devam ediyor. Fen ile ilgili bir konu,
muhtemelen fizik hakkında konuşuyorlar. Üniversite öğrencisi kız çocuktan sekiz
yaş kadar büyük olmalı, yine de tavrı karşısında bir dengi varmış gibi, çocuğun
hevesini taze tutan bu duruş hoşuma gidiyor. Yolun kenarındaki insanlar
arasında tek tek ihtiyarlar, okuluna dönen öğrenciler, birliğine teslim olmaya
giden delikanlılar, nasılsa her cinsten insan var. Aralarında sakince bir
sohbet dönen ve anne oğul olduklarını tahmin ettiğim iki kişi, sohbetlerinin
sesi yükselince diğerlerinin dikkatini çekiyor. Oğlan seyahatin sebebini
sorguluyor, anne bir mecburiyetten bahsediyor. Oğlan gidecekleri yeri
seveceğinden emin olmadığını söylüyor, kaygılı bir hali var; anne aynı şeyin
kendisi için de öyle olduğunu, alışacaklarını söyleyerek çocuğu rahatlatmaya
çalışıyor. Yolculardan başka biri, bir kadın, otobüs aniden durunca başını
öndeki koltuğun arkasındaki çıkıntıya çarptığı için alnı hafifçe kanayan
kızıyla ilgileniyor. Göz göze geldiğimizde özür diler biçimde başımı eğiyorum,
bana kızmış gibi değil. Neredeyse şefkatle gülümsüyor. O sırada boyluca,
kendince heybetli, pardösülü ve eşarplı bir kadın otobüsün şoförüne ve muavin
çocuğa yol için yanına aldığı ketelerden ikram ediyor, tatlı zorlamasına karşı
koyabilen yok. Ketenin tereyağı kokusu değilse de kadının sıcak doğu şivesiyle
kurduğu cümleler her çekingenliği aşıp hedefine ulaşıyor. Kadın bana da bir
kete uzatıyor, anneannemle göz göze geliyoruz… Çığlıksız uyanıyorum. O sırada
şoför belki asıl görevi yol boyunca kendisini dinlemek olan muavine “Bak Paşam”
diyor “bu plakayı yıllardır değiştirmedim”. Sonra bir şeyler daha söylüyor,
dikkatimi veremiyorum. Başım yine düşüyor, gözümü Ankara’da terminale girince
açıyorum. İner ayak plaka numarasını sorasım geliyor, sonra ön cama dışarıdan
işlenmiş numarayı tersten okuyorum: 03RLT14. O sırada sendeliyorum, şoför
omuzumdan tutup düşmeme engel oluyor. Gözüyle işaret ettiği gibi yeniden
koltuğuma oturuyorum.
Muavin aşağıdaki
işlerini tamamlayıp otobüse bindikten sonra yola koyuluyoruz. “Usta kahve ister
misin?” diyor muavin, şoför istemediğini söylerken başını arkaya doğru eğerek beni
işaret ediyor. “Abi, hala iki şekerle mi?” diyor oğlan. Uyanığım, otobüsteki
tek yolcuyum, almadığım bir biletle nereye varacağını bilmediğim bir yönde
şehirden uzaklaşıyorum. Üçümüz de konuşmuyor, ön camdan yolu izliyoruz. Şoför bir
ara koltuğunda hafifçe yükseliyor, elini direksiyondan çekmeden. Pantalon cebinden
bir şey çıkarıp önündeki panele bırakıyor. Bir kalem. “Plaka güzel mi?” diyor,
“artık gezici hizmet veriyoruz.” Biraz daha sessizlikten sonra başını arkaya
doğru eğip gözünü yoldan ayırmadan “sen uyu, varınca uyandırırız seni” diyor.
Ortamın sıcaklığıyla sarmalanmış halde başım önümde sızıyorum.
Suluboya
“Hocam,
ziyaretçiniz var.” Geldiği bildirilen ziyaretçimi görmek için binanın girişine
yönleniyorum. Gelen candan bir arkadaşım, elinde büyükçe bir bez torba var.
Havadan sudan konuşuyoruz biraz, birbirimizin ailelerini soruyoruz, hâl hatır
sormak sağlam bir gelenek ve güzel bir kaynaştırıcıdır. İnsanların
hissettiklerini rezonansa sokar. Duygudaşlık olmadan pek çok diğer şey de
olmuyor nitekim.
Torbadan otuz
altı renkli bir suluboya takımı çıkıyor. Şık bir takım, markası da iyi. Takımı
görünce utanıyorum. Arkadaşımın kesesine göre pahalı bulduğumdan değil veya
kendime fazla bulduğumdan. Arkadaşımın önceki ziyaretinde on sekiz renkli
takımı küçük bulduğumu söyleme densizliğini yaptığım için… Arkadaşım o
rahatlatıcı gülümsemesini takınıyor “dünyayı boya artık” diyor. İşten güçten
biraz daha konuşuyoruz, biraz eski günlerden, acısıyla tatlısıyla yaşananlar,
onları yaşayan ahbabımız, onların yaşadığı haritaya saçılmış şehirler… “Bir
isteğin olursa çekinme aman, hemen bildir” diyor arkadaşım. Sarılıp uğurladıktan
sonra odama dönüyorum. Döndüğümde gözüm raflara takılıyor, yıllardan sonra hala
canlı olduğunu düşündüğüm az sayıda kitap sırt sırta vermiş öylece duruyorlar.
Raftan çekilip, yeniden okunup içlerine ayraçlar iliştirilmiş birkaçı dik
duranların üstünde yatay yerleşmiş. O günü kitaplarla uğraşarak geçiriyorum.
Birinin arasında biraz solmuş eski bir vesikalık fotoğraf çıkıyor. Bu tüm
kaygısı ve kırılganlığıyla genç bir insanın resmi, genç bir kadının, o kadın
sensin.
Uykudan önce
resmi yatağın yanındaki komodinin üstünde duran bardağa dikkatle yaslıyorum.
Soluma döndüğümde göz gözeyiz. Bu resmini çok sevmiştim, hep çok sevdim. Geçen
yıllar boyunca her elime geçtiğinde benimle konuştu bu resim. Senden, benden,
yıllar dolduran günlerden ne varsa anlattı bana. Çalışmaktan yorulduğumda,
insanların anlaşılmaz bulduğum hallerinden yıldığımda, kendimi küçük
gördüğümde, güçsüzlükten yakındığımda bu resimle kendime geldim. Zamanı ve
mekânı aşan bir hali var gözlerinin bu resimde. Resimdeki seni hep tanımışım,
resimdeki sen beni hep tanımış gibi. Resim elime geçmeden, yüzünü ilk
görüşümden önce de. Senden önce rüyalarımda bu görüntün varmış, bu gözlerin, bu
yanakların, kaşlarının bu hafif çatık duruşu… Benim için hep kaygılanmışsın
sanki, beni tanımadan çok önce bile. Bana yetecek yaşama gücünü sende hep
bulduğumu hatırlıyorum. O ana kadar, nefesimin sönerek daraldığı o ana.
Nefesimi kaybettiğimi hissettiğim o andı, başka bir şey istemiştim. Senden
başka bir şey değil. Sadece başka türlü… Öyle gökyüzünde izlediğim bulut,
gölgesinde uzandığım ağaç gibi bir şey değil. Bildiğimi, kavradığımı düşündüğüm
bir şey değil. Belki onların içinde, özünde saklı olan ama fiil gerektiren bir
şey. Ağacın dalına kurulmuş salıncakta sallanmak belki; yok o da değil. Öyle
bir değişiklik öyle bir heyecan değil. Daha öte bir şey. Dalın ölçeğinde ancak
görünür olacak kadar küçülmek, belki bir yaprak kadar. Sonra daldan kopup,
hızla değil ama altımdaki rüzgârın hem heyecanlı ürpertisi hem şefkatli
desteğiyle yere inmek. Hiddetle değil, güzelce süzülerek bir yeni ömre ulaşmak,
zamanın farklı aktığı, her duygunun, düşüncenin, duruşun, fiilin sil baştan
yazıldığı bir ömür. Başka bir güneş, başka bir yarın. Efkârdan mı, verdiğim bir
nefesle resmin yüz üstü komodine düşüyor. Düzeltmek için aldığımda hatırlıyorum
arkasına çizdiğim pembe yeşil çiçekleri. Çok sevmiştin o günü, başka yarınlara
diye kaldırmıştık kadehlerimizi. “Bugün hakkını bulmayan ne varsa” demiştin
sen, “umarım yarınlarda bulur.”
Yeşil Fayanslar
Bir garip
yerdeyim. Anneannemin Ankara’daki evinin caddesindeyim ama yokuşu eksik.
Ortalık sessiz, sakin, kimse yok benden başka. Caddeden sola açılan sokakların
girişini görüyorum ama ötesinde ne olduğunu bilmiyor gibiyim. Sağa açılan
sokakların ilkinin ilk sol köşesinde anneannemin evi var ama oraya gitmediğim
belli. O sokağın girişini gören bir yerde, caddenin ters tarafında dikiliyorum.
Bir şey bekliyormuş gibi değil ama. Aniden çıkıyor karşıma soldaki sokakların
birinden bir anda caddeye inmiş gibi. Bakışıyoruz merhaba demeden. Göz gözeyiz.
Sözleşmiş gibi ama açıkça bir söz etmeden şarkı tutturuyoruz beraber: “Annem,
annem, annem beni aşka ver. Asi başım bir aşka boyun eğer…” Şarkıdaki renkli
tonları atlamadan, bin provadan sonra söyler gibi birbirimizi tamamlayarak
şarkıyı söylüyoruz. Sonra gözyaşları içinde sarılıp öpüşüyoruz, çok kısa. Bakır
rengi saçları ve soluk teni dışında bir şey görmüyorum, yüzünün hatlarını seçemiyorum.
Zamanda bir şeyleri kaçırmışçasına, bir pişmanlığın hesabını ödercesine bakışıp
ele ele tutuşuyoruz, caddenin şehre giden yönünde akşamın griliğinde yürüyoruz.
Konuşma yok, soru yok. Bir cevap varsa o belki bu el ele yürüyüştür. Şımarmadan
mutlu, huzurlu adımlarla.
Bir yere
varıyoruz sonunda, bir ekmek fırını ile yanına iliştirilmiş kafeterya gibi bir
yer. Bir adam elindeki uzun kürekle şekillendirilmiş hamurları fırına atıyor,
diğer kürekle pişmiş ekmekleri dışarı çıkarıyor. Dışarı çıkan ekmeklerin buharı
tütüyor. Adam bizi görüyor ama bir şey söylemiyor, biz de bir şey söylemiyoruz.
Zemin ve duvarlar aynı tonda yeşil fayanslarla kaplı. Cansız, sakil bir yeşil.
Buradan başka belki sadece ameliyathanelerde veya bilmem hangi binanın bodrum
katındaki sorgu odalarında görülebilecek bir yeşil. Bir yeşile bir birbirimize
bakıyoruz. Aklımızda şehre gitmek var. Şehre nasıl gidildiğini soracağımızı
anlamış gibi ekmek ustası bize dönüyor. Sadece gözleriyle bu noktanın son
olduğunu anlatıyor. Buradan şehre geçiş yok. Burası son.
Ayçiçeklerinin Felci
Sabahın ilk
ışıkları camdan sızarken uyanıyorum. O caddeyi zaman zaman rüyalarımda görürüm,
hep aynıdır. Aynı kasvet, aynı karanlık, şehre aynı yürüyüş, aynı ekmek fırını.
Aynı son. Oradan şehre geçiş yok. Bakır rengi saçlar aklıma geliyor, bir an
bulunmuş ama sonra kaybolmuşum. Yanımda kimse yok. Dışarıda kuşlar ötüyor günün
ilk şarkılarını. Bugün tatil, hava güzel. Bahçeye çıkıp resim yapmak için
hazırlanıyorum. Kolumun altında şövalem, torbamda suluboyam ve fırçalarım
bahçenin yolunu tutuyorum. Bahçedeki köşemi düzenlerken annem arıyor. “Geçen
gün sorduğun sorunun cevabını verememiştim ya diyor, şimdi söyleyeyim: İyi
ebeveynler evladını çamurdan da olsa sever, çünkü bilirler ki bir yaratıcı güç
olarak içine ruh üflediklerinde bu çamur müthiş bir insana dönüşecektir; kötü
ebeveynler de evladını çamurdan da olsa sever, nihayetinde herkesin çamuru
kendine güzeldir.” Bu söylediğini düşüneceğimi söylüyorum, sonra biraz havadan
sudan konuşuyoruz. Beyaz tuval karşımda, yeni suluboyam birkaç renk dışında tüm
ışıltısı ile hazır. Her şeyin ışıldaması gerekmez ki.
Günü bu resimle
geçiriyorum. Planı nicedir aklımda, neyin nereye yerleşeceğini, ışığın nereden
vuracağını, gölgelerin nereye düşeceğini, neyin ışıltılı neyin sönük olacağını
biliyorum. Akşama kadar bir yandan resimle muhabbetli bir beraberlik
geçiriyoruz. Diğer yandan aklımda dünkü kitapların birinden kalma birkaç cümle
dönüp duruyor. Bu cümleler edebiyattaki kimlik hırsızlıkları, şakaları ve
yanıltmacaları ile ilgili idi. Tartışmanın başlangıcını Zeus ile yapıyor,
Zeus’un başkalarının kılığına girerek yaptığı yanıltmacalardan örnekler
veriyordu. Yanıltmaca işi böylece tanrısal bir perspektife oturuyordu. Sonra Çizmeli
Kedi’nin alt sınıftan “değersiz” bir oğlan çocuğunu nasıl Karakas Markisi
haline getirdiğini ele alıyordu, oradan Kırmızı Başlıklı Kız masalına geçiyor,
masaldaki kurdun nine figürünün yerine geçişindeki gömülü diyalektikten dem
vuruyordu. Sefiller’deki Jean Valjean, Beyaz Kale’deki sahip-köle ikiliği ve
son olarak gerçek yazarın, gölge yazarın ve kitaptaki anlatıcının bir sarmala
dönüştüğü Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’ndan söz ediyordu. Sonunda, belki
iddiası fazla olan ama yalanlanması da mümkün olmayan bir tezle ön analizini
taçlandırıyordu. Yazara göre, ortada bir anlatı varsa, her şey “dürüstçe”
ortaya konduğunda dahi bir kimlik hırsızlığı veya yanıltmacası vardı. Amacı
şaka olsun veya olmasın, her anlatı temkinle okunmalıydı. Bunları düşünüp
resmimle uğraşırken yorulup bir süreliğine ahşap bahçe sandalyesine oturuyorum.
Öğleden sonra güneşi ile çakırkeyif olsam da uyumamaya gayret ediyorum. Bir
rüya veya bir kararma daha istemem sanıyorum.
Bahçe duvarından
içeri bir kedi atlıyor. Sırtı gri, burnundan kuyruğuna kadar karnı ve bir
bacağı bembeyaz, bakışları keskin. Oturduğum koltuğun yanına geliyor, tuvaldeki
resme bakıyor, sanki resimden anlarmış veya kendisi de bir zaman resimle
uğraşmış gibi bir edası var. “Ayçiçekleri niye felç olmuş?” diyor kedi. “Bir
nedeni olmalı mı?” diyorum. “Olsa iyi olurdu” diyor. “Biz kediler başka
kimsenin dikkat etmediği şeylere dikkat etmekle mükellefiz. Diğer sebepler bir
yana, en önemli varlık sebebimiz bu olabilir. Kimsenin görmeye gücünün
yetmediği veya bakmaya tenezzül etmediği şeylere biz bakarız ve doğuştan getirdiğimiz
üstünlüğümüzle baktığımız yerde ne var ne yoksa görürüz.” Susuyor, resmi biraz
daha süzüyor. “Bak diyor, ayçiçeklerin yüzlerini güneşten çevirmiş. Güneşi
çizmemişsin ama gölgelerin hepsi ‘yanlış’ tarafta.” ‘Yanlış’ sözünü altını
çizerek söylüyor. “Seni yargılamıyorum” diyor, “ama anlıyor olabilirim. Bir
noktadan sonra zamanın durabileceğini düşünüyorsun, tuvale de bunu boyamışsın.
Oysa, öyle olmayabilir. “Zamana küsmek en azından biz kedilere uygun bir şey
değil. O zaman farkına varacağımız çok az şey olurdu.” Bunu dedikten sonra
yerde geriniyor ve bir hamlede resmin içine atlayıp ayçiçeklerinin arasında
kayboluyor.
Gözümü açtığımda
yumuşak bir ses duyuyorum. “Hocam, ayçiçekleriniz güneşe küsmüş gibi” diyor
ses. “Sanırım öyle Hocam” diyorum. Doktorum benimkinin yanına bir sandalye
çekip oturuyor. “Biz ruh hekimleri, başkalarının görmediği şeyleri görmeye
eğilimliyiz, biliyorsunuz” diyor. “Sizin için gerçeklik olan bizim için veri
oluyor.”
Bir şeyleri
hatırlamakta yol alıp almadığım hakkında konuşuyoruz bir süre. Hatırlamanın
anlamı üzerine tartışıyoruz yine. Doktorum için şimdilik neyin ne zaman
olduğunu zaman çizgisine yerleştirebilmem kâfi. Benim içinse aklıma gelen
kırıntıların yan yana ortak bir anlamı oluşturup koruyarak oturması gerekli.
Doktorumla anlaşabildiğimiz tek konu o ki, hatırlamanın tabiatına dair bu
uzlaşmaz halimiz nedeniyle hala buradayım. Serinliğin başlamasıyla doktorumun
da yardımıyla öteberimi odama götürüyor, sonra vedalaşıyoruz.
L.
Perdeyi
kapatmadığım için sabahın ilk ışıkları odaya sızar sızmaz uyanıyorum. O
ışıklarla beraber doktorum odaya dalıyor. Nedendir her defasında kapıda kısaca
bekleyip odayı süzdükten sonra içeri giren genç kadın bu sabah hızla giriyor
içeri. Yüzünde farklı bir ışıltı, sesinde farklı bir tını var. “Hocam, müjdeler
olsun” diyor. “Sizi tanıyan biri gelmiş sabaha karşı, ziyaretçi salonuna
almışlar. Artık eve dönüyorsunuz.” Göz ucuyla giysilerimi işaret edip dışarı
çıkıyor. Giyinip yanına vardığımda hızlı adımlarla salona yöneliyoruz. Tedavimi
soracak oluyorum, diğer insanların sık kullandığı bir mimikle cevap veriyor,
“hallederiz” diyen.
Salona
vardığımızda kimseyi görmüyorum. Siz burada oturun deyip çıkıyor doktorum.
Ziyaretçimin belki lavaboya kadar gitmiş olduğunu düşünüyorum, belki de
kaçmıştır. İçimin ürpertisinden kurtulmam için beklemekten başka çare yok. O
sırada görüyorum salonun büyük penceresi ile hizalı radyatör peteğinin
üzerindeki gri karaltıyı. Gözlüğümü odada unuttuğum için ne olduğunu
seçemiyorum. Karaltı masaların üzerinden atlayarak yanıma geliyor. Sonra bu her
gün yaptığı bir şeymiş gibi bir rahatlıkla kucağıma yerleşiyor. Güzel yüzü,
beyaz sürme çekilmiş gibi duran göz kapakları, kabarık gri tüyleriyle bir kedi
bu. Tekir güzeli sayılabilecek bu yaratığı okşayıp öpüyorum, o da başını avuç
içlerime sürüp mırlayarak anın tadını çıkarıyor. Ziyaretçim gelmeyecek sanırım.
Kedi artık
kucağımdan sıkılmış gibi bir hamlede masanın üstüne zıplıyor. Gözlerini
gözlerime dikmiş. “Çok acıktım” diyor. “Annem bizi bekliyordur, eve gidelim.”
Soran bakışlarımı görünce kardeşleriyle beraber bir biber kasasında başlayan
ilginç hikayelerini anlatıyor. Bunu daha dün gece okuduğumu hatırlıyorum. Yine
bir rüya görüyor olabilirim, olmayabilirim de. Bir insanın, değilse bir kedinin
belki bu kedinin rüyasında da olabilirim. Her şey tümüyle kurgu, kaba tabirle
uydurmaca olabilir. Bunun önemli olduğunu düşünmüyorum. Nihayetinde bulanın kim
olduğu önemli değil. Kaybolmuşluktan kurtulmuş olmak içimi ısıtıyor.
Beraberce eve
dönüyoruz.
