Yüzünün
sağını ateş aydınlatıyor. Dalgalanmayan kırmızı ateş, parlak, sıcak, şefkatli
ama fazla yakınlığa gelmeyen. Sağ dirseği tezgâha dayalı, elinde yarısına inmiş
çayı ve parmaklarının arasında sigarası, külü düşmek istiyor artık. Sol elinde
telefonu var, gözleriyle okuyor, sayfa bitmeden başparmağı hareketlenmiyor.
Eski tip bir adam, parmağını ıslatıp ekranı köşesinden çevirmeye çalışır mı
çalışır. Gülümsüyorum, gözlüğünün üstünden kısa bir bakış fırlatıyor benden
yana, sonra okumasına dönüyor. On beş belki yirmi dakika sürüyor bu. Şimdi
düşününce üç sigara ve iki çay sürüyor da diyebilirim, atölyede çalışırken
görebileceği bir saat yok, zamanı farklı yolla ölçüyor olmalı. Saate telefon
ekranından bakıyor olmalı. Belki hiç bakmıyordur, zihninde hassas bir sayaç
vardır, kendisinin bile farkında olmadığı, sessiz ve derinden işleyen. Okuması
bittiğinde gözlerini atölyenin içinde gezdiriyor.
Telefonu
duvara asılı rafın üstüne bırakırken, fena değil diyor, erbabı değilim bu işin,
ama fena değil. Bir yerde söyleyeceksin kadının görmediğini, orası belli. Bin
tür sihirbazlıktan sonra söyleyeceksin, okuyanın dikkati başka bir yerdeyken
söyleyeceksin. Herhalde okuyana anlatmıyorsun hikâyeyi, kastın kendine olmalı.
Benim de öyle. Çocukluğumdan beri bu atölyedeyim, aynı fırın, aynı örs, aynı
çekiç. Birkaç vuruş hızı vardır, keyfine göre olmaz. Son suyu verip biledikten
sonra bıçağın neye benzeyeceği bellidir aslında, ama ben her defasında
bilmezden gelirim, şaşırmak isterim. Şaşırırım da işin gerçeği, bir cevherin
içinden kirle toprakla çıkan şeyin dönüp dolaşıp ateşte sınandıktan,
arındıktan, suyunu aldıktan sonra böyle saf ve keskin olmasına şaşırırım. Ben
ufakken ustam aynı şaşkınlığı her defasında yaşadığını anlattığında garip
gelirdi bana. Son nefesini verirken, sana mirasım bu olsun dedi, gözün görmesin,
kulağın duymasın, ellerin tutmasın ama bu şaşırma kabiliyetini sakın ola
kaybetme. Ustamın kırkı kırk birine dönene kadar çekiç sallamadım, tek iş
yapmadım. Sadece günde üç atölyeye uğradım, fırını harladım. Bir kere soğursa
bir daha feri yerine gelmez. Kırk birinci gün geldim, ustamın iş defterini
açtım, önce ilk gelenden başlayıp işleri tamamlamaya başladım. O günden beri
her gün, Cumartesi yarımdır, Pazar benim. Ötesi burada geçti.
Telefonu
bıraktığı rafta duran kavanozu alıyor, bir ucu iş önlüğünün kemerine bağlı
bezle çepeçevre sildikten sonra yeniden yerine koyuyor. Sonra fırına dönüyor,
maşayla aldığı koru çaydanlığı besleyen mangala bırakıyor, çevresini mangaldaki
küllerle destekliyor. Demliğin kapağını açarken, çaydanlığı bana uzatıyor kaşlarını
kaldırarak.
Çaydanlığa
su doldurmak için yerimden kalkıyorum. Atölyenin içme suyu büyükçe bir toprak
küpün içinde. Küpün sapına asılı kepçeyi alıp suyu aktarmaya başlıyorum. Güzel
olan her şeyin oluşumunda hassas bir sıralama ve zamanlama var. Bu gayet
okullu, altı çoktan çizilmiş bir bilgi. Küpü biraz devirebilsem çaydanlığı gür
ve ani bir akışla doldurabilirim aslında, ama küp ağır, demirden yapılmış
üçayaklı çember bir kaideye oturmuş, ağzından içeri bakamıyorum. Uzun saplı
kepçeyi küpün ağzından sokup suyun ilk direncini hissetmeyi bekliyorum, işte o
direniş, sonra küçük bir el hareketi ile kepçe suya dalıyor, tümü dolmuş
olmalı. Dolu kepçeyi içindekini dökmemeye özen göstererek küpten çıkarıyorum,
suyu çaydanlığa aktarıyorum.
Çaydanlığın
tabanı hala sıcakmış, suyu hoş karşılamıyor, bir tıslama sesiyle yerine
yerleşiyor su. Çaydanlığın dibinde bir parmaklık yer kaplıyor bir kepçe su.
Şimdi en baştan, kepçe, küp, suyun direnci, küpten çaydanlığa taşınan su. Şimdi
iki parmak su var çaydanlıkta, tıslama sesi yok. Beş kere daha. Sonraki
tekrarlarda suyun yerini biliyor kepçe, küpteki su pek de eksilmiyor, önceden
neredeyse şimdi de orada.
Kepçeyi
yerine astıktan sonra çaydanlığı uzatıyorum. Yedi defada dolar diyor, hep yedi
defada. Bu çaydanlığın alırı yedi parmak sudur, sekizinciyi almaz. Alırsa da
kaynatırken burnundan gelir, altındaki kor ateşi azaltır. Küpteki suyu merak
edersen doksan dokuz parmaktır. Ama küpün çapına bakarsan dibinde beş
parmaktır, göbeğinde altmış altı, ağzında otuz üç. Silindir olsaydı otuz üç ile
altmış altı arasında düz bir rakam olurdu, o zaman da küp olmazdı. Ben ufakken
şu taburenin üstüne çıkardım su doldurmak için diyor. Ustam en başlarda üç
kepçe su isterdi, sadece üç. Kırk beş dakika sonra üç kepçe daha.
Ben
büyüdükçe kepçe sayısı arttı, doldurma sayısı önce azaldı, ben de çay tiryakisi
olunca yine arttı. Ustama sormadım, niçin küp, neden kepçe demedim. Bakır
atölyesinde şehir suyu kullanıyorlar, biz niye haftada üç eski mahalleye
taşınıyoruz su getirmek için diye sormadım. Bazen atölyede kimse yokken,
fırınla küp konuşuyor gibi gelir bana, fırın der ki yavaş yavaş, çok sıcak ama
yavaş. Küp cevap verir, yavaş yavaş, hatta durgun, serserin ama yavaş. Sana
söyleyeyim mi diyor, güzel şeylerin doğması için, nasıl diyeyim, hassasiyet
gerekiyor, takıntı gibi bir şey.
Her
işi düzgün yapmak lazım ama güzel bir şey düzgünlükten fazlasını istiyor.
Demiri düzeltmek zor değil, ama büküp de hoş bir bakışla buluşturmak zor. Annem
istememiş beni daha bebekken. Babam ben doğduktan üç ay sonra askere gitmiş,
bir daha dönmemiş. Anneme talip çıkınca talibine varmış annem, tam o ara sütten
kesmiş beni, kendinden de. Evlendiği adamla başka şehre gidince annem, iş
dedemle nineme düşmüş. On bir yaşıma kadar onlarla kaldım. Dededen baba,
nineden ana. Sonra onlar da gitti. Bunu söylerken iki eliyle perde çekiyor
yüzüne. Yaptığım eşyanın sahibinden sevgi görmesini istiyorum diyor demini alan
çayı bardaklarımıza doldururken. Senin de istediğin belli. Ama diyor, sır
tutabilir misin? Cevap bekler bir hali yok.
Çaydan
bir yudum aldıktan sonra işimize dönüyoruz. Akşam el ayak çekilip diğer esnaf
evlerinin rahatlığına döndüğünden beri atölyedeyiz. Hataları anlatıyor canlı
örneklerle. Metali ısıtıyor, çekicini eline alıyor, doğru yoldan yapıldığında
demir parçaların esnekliği, dayanımı, kırılganlığı nasıl olur, hangi yanlışlar
neye yol açar. Her hatayı bir kere yapıyoruz, üçayağa takılı kameramla
kaydediyoruz. Buradaki işimiz bitince parçaları alıp testler için okula
geçeceğiz. Sonra makaleyi hazırlarım üç ay içinde, sempozyum altı ay sonra,
yetişiriz.
Sabah
olmasına iki saat var. Elimizdeki parçayla ilgili kaydı bitiriyoruz. Haydi
diyor, uyumak da lazım. Demir sıcakken şekil alıyor ama soğukken keskin,
soğumak da lazım. Adamın demirden fazlasını işlemiş olduğu belli, basit şeyleri
bile ifade ederken dolambaçlı sözler çıkıyor ağzından. Atölyenin üst katındaki
yataklarımıza uzanıyoruz. Klasik yer döşeği, sert ama rahat yastığım, üzerimde
yün yorgan. Çocukluğuma giden bir uzay kapsülünde olduğumu düşünüyorum son olarak.
Uykunun sıcaklığı ne güzel.
Raftaki
kavanoza takılıyor gözüm. Buzlu camdan çeperinden hafifçe ışık sızıyor. Yavaşça
göz kırpar gibi, çevreyi biraz aydınlatıyor, sonra yerini loşluğa bırakıyor.
Yine, sonra yine, derin nefesler gibi. Elimi rafa uzatıyorum, kavanoza
dokunacağım anda çarşıdaki caminin ezan sesine uyanıyorum. Sabah ezanını oldum
olası sevmişimdir. Bana şefkati hatırlatır. Çocukluğum boyunca geçirdiğim
hastalıklarda ve nedense hep beşinci günün sabahında ateşim düştüğünde sabah
ezanının sesine uyanırdım. Annem başımda, eli alnımda, ateşime bakıyor,
termometreden daha duyarlı eller, mekânda ve zamanda uzağı görebilen gözler,
eline sinmiş sigara kokusunun bana verdiği huzur. Gözüm ahşap kirişlere
takılıyor. Hafifçe eğrilmiş kirişler, onların taşıdığı ahşap tavan. Hepsi aynı
kerpiç damın altında. Atölyenin yarı yüksekliği yer hizasının altında, altı
yüksek basamakla iniliyor atölyeye. Uyuduğumuz katla birlikte evin yüksekliği
bir buçuk kat ediyor. Adam da evi gibi. Erbabı değilim diyen bir insan niçin
fena değil der ki? Buna anlam veremiyorum. Gece laf lafı açarken soramadığıma
hayıflanıyorum ama çaresi yok. Lafın lafı açtığı yerde en çok susarak
konuşursun, değilse sohbet akmaz, donuverir. Zihnimde iki kelime dönüyor,
demirden fazlası, demirden fazlası, demirden…
Boynumda
bir dokunuşla gözümü açıyorum yine, yüzüme bakıyor, haydi gün bitti neredeyse
diyor, kalk da kahvaltı yapalım, sonra iş bizi bekler. Atölyeye komşu tuvalete
iniyorum, yüzüme çarptığım soğuk su, beyaz sabunun klasik kokusu. Bahçede bir
iki geriniyorum. Şimdi bir fincan filtre kahve olsa ne güzel olurdu. İçeriden
sesleniyor, gelsene diyor, çayını soğutma. Sade ve lezzetli bir kahvaltı, sıcak
lavaşın arasında çökelek, çok az pul biber ile. Tabakta söğüş domates,
salatalık, yanında biraz siyah zeytin. Çay demini çok güzel almış.
Öğleye
kadar çalışıyoruz atölyede. Çekim yapıp not tutmaya devam ediyorum. Çekimlerin
bazı yerlerinde soru-cevap formatına kayıyoruz. Özellikle vurgulanması gereken
bir işlem yapıyorsa işlemin adını söylüyor. Ana basamaklarını soruyorum, kısaca
sayıyor ve uygularken işte şimdi diyor. Bu işte şimdilerin her biri makalede
bir bölüm veya alt bölüm olacak. Çekimin bir yerinde duralım anlamında bir
işaret yapıyor, kamerayı durduruyorum. Dün okurken hoşuma giden bir şey vardı
diyor, nasıldı, yazar her durumda bıçakla yapılan bir işin sahibidir. Her
durumda içten kopan çığlıkların nedeni, belki sadistçe bir dürtünün sahibi.
Yazarın işi kalemledir sanılır, aslında bıçakladır. Ezberden söylüyor
satırları, hiç atlama yapmadan. Bilir misin diyor, sır tutmayan sır da tutamaz.
Ne demek istediğini sormak için tam ağzımı açacakken telefonu çalıyor, selam
sabahtan sonra tamam, hemen çıkıyorum diyor. Çok geç kalmayacağını söyleyip
atölyenin kapısından fırlıyor.
Çantamdan
Kırk Satır'ın son sayısını alıp tabureye oturuyorum. Sayfaları havalandırır
gibi gözümün önünden geçirirken sayfalar dönmeyi kesiyor derginin sonuna yakın
bir yerinde. Tavında başlıklı iki sayfalık bir bölüm. Bölümdeki yazının başlığı
Bavul, isimsiz basılmış. Bir sigara yakıp okumaya başlıyorum.
Fikirleri
sizi rahatsız ettiğinde edebi eserlerini çöpe atıyorsunuz, yazdıklarına gücünüz
yetmediğinde İngilizceden çeviri gibi duruyor diyorsunuz, basbayağı Türkçe
hazırlanmış, Türkçe sunulmuş ödül konuşmasını duyduğunuzda iyi bir konuşmacı
olmadığını söylüyorsunuz. Ülkemize ödül gelmesi güzel ama diye başlayıp böyle
devam eden eleştirilerle…
İlginç
bir yazı. Benim de gönlümden geçenleri dillendiriyor. Sanatçının özellikle
siyasilerce bir eğlendirici, bir şov insanı olarak görüldüğü bir dönemden
geçiyoruz. Belki de geçmiyoruz, hep bu dönemde kalacağız, ürpertici de olsa.
Toplumun yaygın biçimde bu görüşte olduğu aşikâr. Sağdan veya soldan, kuzeyden
ve güneyden fark etmiyor aslında. Her kesim sahiplendiği sanatçının, sahiplendiği
görüşün düpedüz bir sunucusu olmasını, öylece kalmasını istiyor. Yazmasını
istiyor ama düşünmesini değil. Partizanlık istiyor, eleştiri değil. Topluma
ayna tutmasını istiyor ama hataları göstermesini değil.
Ortada
belki bir baba var, belki yok. Belki bir bavul var, belki yok. Varlığın ve
yokluğun çıplak gözü kavurduğu bir dünya değil mi edebiyat? Nihayetinde adam
babasının bavulundan yola çıkıp otuz iki yıllık yazarlık tecrübesinin
matematiğini dört bin kelime veya otuz dokuz dakikalık bir konuşma ile kristal
netliğinde sunduğunda avuçlarınız yanana kadar alkışlamadan eleştirmeye
başlamayın diye bitiyor yazı. Sonunda ekliyor, eleştiriden anladığınız her ne
ise. Pek haklı ama sertçe yazılmış bir yazı olduğunu düşünüyorum, iç sesim
haklı ama sertçe diye yankı yapmaya başlıyor. Birkaç tekrardan fazla zaman
geçmeden Usta içeri giriyor kollarında iki büyük kese kâğıdı ile. Kese
kâğıtlarından birini bana uzatıyor, diğeriyle üst kata yollanıyor. Aşağı
indiğinde, bak hocam diyor, kahven geldi, iki çeşit. Bir de Fransız cenderesi
getirttim senin için. Geçen hafta ısmarlamıştım, aslında dün burada olacaktı
ama bir gün gecikti. Haydi, sen bildiğin gibi hazırla kahveni. Sağ olasın
diyorum, çok naziksin. İki fincan kahve hazırlıyorum, biri kendim biri Usta
için. İlk yudumunu alırken fincanın ağzından ağır ağır yükselen buharın
arkasında bir çift ışıltı var. Gözü dergiye takılıyor. Açık kalmış olan,
okuduğum iki sayfayı kuşbakışı tarıyor. Fırını kontrol eder gibi sağına dönüyor
hızla, sonra atölyenin penceresinden dışarı bakıyor uzun uzun. Bir ara
mırıldanıyor. Ne söylediğini tam olarak seçemiyorum, üç kelime hariç. Ayna,
parlak ve yalnız diyor, belki yalnızlık.