Pages

2016-05-03

Erendil

Bekleyiş uzayınca anlıyorum dışarı bakışının pek de bilinçli olmadığını. Dalmak gibi daha çok, bana döndüğünde gözleri buğulu halde, uzaklara bir dalış ama mekânda değil zamanda. İnsan en çok çocukluğuna dalar diye biliyorum, aklımda bu canlanıyor. Sorunsuz, bir bakıma mutlu, şeker kâğıdına sarılı çocuklukları olanlar bu dalışlardan çoğunlukla sağlam çıkıyor, neşe ve huzur ile. Çocuklukları sorunlarla sarmalanmış olanların aslında çocuklukları hiç olmamış gibi sayılabilir, bu tanımsal açıktan kaçmak zor. Belki bu yüzden, bu türden çocukluklara dalanlar bir an sonra kendilerine geldiklerinde vurgun yiyebiliyorlar. Aniden yüzeye çıkışla beraber gözlerde buğu hâsıl olması normal, ama gözyaşı değil. Böyleleri gözyaşı kanallarını çoktan emekli etmişlerdir.
Ne oldu diyorum, istersen anlat. İşler nihayetinde yetişecek, her zaman yetişir. Gel birer kahve daha içelim, bir yerden başla, aksın gitsin. Rahatsız olmuş gibi değil bu önerimden. Tamam der gibi başını sallıyor.
Çok kitap okudum aslında diyor, sayamayacağım kadar çok. Okuduğum her satırı hatırlarım, yazarın neyi ve nasıl anlattığı hep aklımdadır. Sayfalardaki basım hatalarını bile unutmam. Çocukluğumdan beri okuduğum hiçbir satır kaybolup gitmedi. Çok da yazdım. Sayısız kısa hikâye ve birkaç uzun. Şiirleri içimden yazıp kendime okudum. Ustam on iki yaşım bittiğinde bana bir dolmakalem verdi, bir de kalın defter, sayfaları çizgisiz. Sözleri hala aklımda. Aklından geçenler seni esir almaya başladığında bu deftere yaz. Sen onlara esir olma, onlar sana esir olsun. Kinini, hiddetini bu deftere hapset. İstersen arada bir ziyaret et yazdıklarını, hal hatır sor, istersen izin ver başkaları da görsün onları, ama asla çıkarma dışarı. Ne yapsam, ne etsem yaralarını tam saramıyorum, biliyorsun demircilikten başka bir iş bilmem ve biliyorsun insan ruhu demirden değil. Bildiğim bir şey var yine de, aklını esir alan her ne ise onları bu deftere hapsedersen hiç olmazsa ateşten yeni çıkmış demire daha iyi davranırsın. Bu iş hınçla olmuyor. Bana kalemle beraber verdiği mürekkebin kokusunu hala hatırlarım, artık bulunmuyor.
Yıllar geçtikçe defterler çoğaldı. Yazdıkça yazdım, kendinden başka okuyucusu olmayan bir yazar, kendi kuyruğunu kovalayan bir kedi. Ustam doğru söylemiş, bu sayede tek bir şey olmadım, kendini sokan bir akrep. Çocukluğumun ateşi defterde hapisti, gerçeği fırında. Kendimi hiç çepeçevre kuşatılmış gibi hissetmedim böylece. Ustam evlenmemiş bir adamdı, bir akrabası, bir yakını da yoktu. Güneşle uyanır, öğle vaktine kadar yoğun çalışır, ikindiye kadar tempoyu düşürür, akşama kadar ortalığı temizlemiş olurduk. Yatma vaktine kadar Ustam radyosunu dinler, bağlamasını çalardır. Çalma dediysem de tıngırdatma daha çok. Ben ise okurdum ve yazardım, o kadar. Tek dinleyicisi olan bir müzisyen, kendinden başka okuyucusu olmayan bir yazar, düz hesapla elleri nasırlı iki demirci idik.
İlkokuldan sonrasına devam etmemiştim, etsem çok fark eder miydi bilmiyorum. Matematiği ve fenni atölyede öğrendim sayılır, iyi bir öğretmenim vardı. Dil ve edebiyatı öğrenmeye o kalın defterle başladım. Sonra her ay iki kitap gelmeye başladı, şehre gidenlere ısmarlanan romanlar, hikâye kitapları, tiyatro oyunları. Giderek arttı gelen yayınların sayısı. Ustam yazdığım zamanlarda beni hiç rahatsız etmezdi. Atölyede bütün gün istekleri, uyarıları bitmeyen adam değişirdi ben yazarken. Yaz günü ise karpuzum çayım, kış günü ise helvam portakalım önümden eksik olmazdı. Başlangıçta bu adamın kâinatın benden özrü olduğunu düşünürdüm. İki kere ailesiz kalmış bir çocuğa gönderilen bir koruyucu melek. Bazen kendimi Pinokyo'ya benzetirdim, Ustam Geppetto. Bazen garip gelirdi, bir demircinin içinden taşan bu incelikler. Sonra anlayıverdim, kâinatın özür değilse de bir telafi planı vardı. İçi tümden sertleşmiş bu çocuğu yeniden işlemek için mükemmel aday bir demirciden başkası olamazdı.
Bak, diyor, şimdi sana bir şey göstereceğim, ama bize karanlık lazım. Gözüyle işaret ediyor, atölye pencerelerinin kepenklerini kapatıyoruz. İçeri girip kapıyı ve fırının kapağını da örtünce tamam diyor. Neyin tamam olduğunu anlamıyorum, ortalık hala karanlık değil. İşte diyor, işte. Raftaki kavanozdan bembeyaz bir ışık sızıyor, sadece rüya değilmiş. Göz kamaştıran bir ışık değil ama çevreyi görmemize yetecek kadar kuvvetli. İşte diyor, Ustamın bana verdiği büyülü hediye. Yazarken ne zaman dalıp gitsem, dertlenir gibi olsam, Ustam yanıma gelirdi. Eliyle yüzümü sıvazlar, sonra sanki elinde bir şey varmış da kavanoza dolduruyormuş gibi bir hareket yapar, sonra da kavanozu kapatırdı. O bağlamasına ben defterime dönerdim. Bu, aramızdaki bir oyun gibiydi. Hiçbir hareketini sorgulamadığım gibi Ustamın bu hareketini de sorgulamadım. Yıllar sonra Ustam bu dünyadan göçtükten sonra eskileri karıştırırken buldum kavanozu. Ustamın kıyafet dolabının dibinde hafif hafif ışıldıyordu. Çok kafa yordum ne olduğuna, sanıyorum buldum da. Yüzümü sıvazlarken topladığı bir çocuğun dalıp giden bakışlarında harcanan hayat ışığıydı. Ustam bu kavanozu doldurmamış olsaydı dünden bugünü, bugünden geleceği görebilir miydim? Haydi, çalışalım şimdi. Yazdıkların diyecek oluyorum, kitapların. Yaktım diyor, hepsini yaktım.

2016-05-01

Tavında

Yüzünün sağını ateş aydınlatıyor. Dalgalanmayan kırmızı ateş, parlak, sıcak, şefkatli ama fazla yakınlığa gelmeyen. Sağ dirseği tezgâha dayalı, elinde yarısına inmiş çayı ve parmaklarının arasında sigarası, külü düşmek istiyor artık. Sol elinde telefonu var, gözleriyle okuyor, sayfa bitmeden başparmağı hareketlenmiyor. Eski tip bir adam, parmağını ıslatıp ekranı köşesinden çevirmeye çalışır mı çalışır. Gülümsüyorum, gözlüğünün üstünden kısa bir bakış fırlatıyor benden yana, sonra okumasına dönüyor. On beş belki yirmi dakika sürüyor bu. Şimdi düşününce üç sigara ve iki çay sürüyor da diyebilirim, atölyede çalışırken görebileceği bir saat yok, zamanı farklı yolla ölçüyor olmalı. Saate telefon ekranından bakıyor olmalı. Belki hiç bakmıyordur, zihninde hassas bir sayaç vardır, kendisinin bile farkında olmadığı, sessiz ve derinden işleyen. Okuması bittiğinde gözlerini atölyenin içinde gezdiriyor.
Telefonu duvara asılı rafın üstüne bırakırken, fena değil diyor, erbabı değilim bu işin, ama fena değil. Bir yerde söyleyeceksin kadının görmediğini, orası belli. Bin tür sihirbazlıktan sonra söyleyeceksin, okuyanın dikkati başka bir yerdeyken söyleyeceksin. Herhalde okuyana anlatmıyorsun hikâyeyi, kastın kendine olmalı. Benim de öyle. Çocukluğumdan beri bu atölyedeyim, aynı fırın, aynı örs, aynı çekiç. Birkaç vuruş hızı vardır, keyfine göre olmaz. Son suyu verip biledikten sonra bıçağın neye benzeyeceği bellidir aslında, ama ben her defasında bilmezden gelirim, şaşırmak isterim. Şaşırırım da işin gerçeği, bir cevherin içinden kirle toprakla çıkan şeyin dönüp dolaşıp ateşte sınandıktan, arındıktan, suyunu aldıktan sonra böyle saf ve keskin olmasına şaşırırım. Ben ufakken ustam aynı şaşkınlığı her defasında yaşadığını anlattığında garip gelirdi bana. Son nefesini verirken, sana mirasım bu olsun dedi, gözün görmesin, kulağın duymasın, ellerin tutmasın ama bu şaşırma kabiliyetini sakın ola kaybetme. Ustamın kırkı kırk birine dönene kadar çekiç sallamadım, tek iş yapmadım. Sadece günde üç atölyeye uğradım, fırını harladım. Bir kere soğursa bir daha feri yerine gelmez. Kırk birinci gün geldim, ustamın iş defterini açtım, önce ilk gelenden başlayıp işleri tamamlamaya başladım. O günden beri her gün, Cumartesi yarımdır, Pazar benim. Ötesi burada geçti.
Telefonu bıraktığı rafta duran kavanozu alıyor, bir ucu iş önlüğünün kemerine bağlı bezle çepeçevre sildikten sonra yeniden yerine koyuyor. Sonra fırına dönüyor, maşayla aldığı koru çaydanlığı besleyen mangala bırakıyor, çevresini mangaldaki küllerle destekliyor. Demliğin kapağını açarken, çaydanlığı bana uzatıyor kaşlarını kaldırarak.
Çaydanlığa su doldurmak için yerimden kalkıyorum. Atölyenin içme suyu büyükçe bir toprak küpün içinde. Küpün sapına asılı kepçeyi alıp suyu aktarmaya başlıyorum. Güzel olan her şeyin oluşumunda hassas bir sıralama ve zamanlama var. Bu gayet okullu, altı çoktan çizilmiş bir bilgi. Küpü biraz devirebilsem çaydanlığı gür ve ani bir akışla doldurabilirim aslında, ama küp ağır, demirden yapılmış üçayaklı çember bir kaideye oturmuş, ağzından içeri bakamıyorum. Uzun saplı kepçeyi küpün ağzından sokup suyun ilk direncini hissetmeyi bekliyorum, işte o direniş, sonra küçük bir el hareketi ile kepçe suya dalıyor, tümü dolmuş olmalı. Dolu kepçeyi içindekini dökmemeye özen göstererek küpten çıkarıyorum, suyu çaydanlığa aktarıyorum.
Çaydanlığın tabanı hala sıcakmış, suyu hoş karşılamıyor, bir tıslama sesiyle yerine yerleşiyor su. Çaydanlığın dibinde bir parmaklık yer kaplıyor bir kepçe su. Şimdi en baştan, kepçe, küp, suyun direnci, küpten çaydanlığa taşınan su. Şimdi iki parmak su var çaydanlıkta, tıslama sesi yok. Beş kere daha. Sonraki tekrarlarda suyun yerini biliyor kepçe, küpteki su pek de eksilmiyor, önceden neredeyse şimdi de orada.
Kepçeyi yerine astıktan sonra çaydanlığı uzatıyorum. Yedi defada dolar diyor, hep yedi defada. Bu çaydanlığın alırı yedi parmak sudur, sekizinciyi almaz. Alırsa da kaynatırken burnundan gelir, altındaki kor ateşi azaltır. Küpteki suyu merak edersen doksan dokuz parmaktır. Ama küpün çapına bakarsan dibinde beş parmaktır, göbeğinde altmış altı, ağzında otuz üç. Silindir olsaydı otuz üç ile altmış altı arasında düz bir rakam olurdu, o zaman da küp olmazdı. Ben ufakken şu taburenin üstüne çıkardım su doldurmak için diyor. Ustam en başlarda üç kepçe su isterdi, sadece üç. Kırk beş dakika sonra üç kepçe daha.
Ben büyüdükçe kepçe sayısı arttı, doldurma sayısı önce azaldı, ben de çay tiryakisi olunca yine arttı. Ustama sormadım, niçin küp, neden kepçe demedim. Bakır atölyesinde şehir suyu kullanıyorlar, biz niye haftada üç eski mahalleye taşınıyoruz su getirmek için diye sormadım. Bazen atölyede kimse yokken, fırınla küp konuşuyor gibi gelir bana, fırın der ki yavaş yavaş, çok sıcak ama yavaş. Küp cevap verir, yavaş yavaş, hatta durgun, serserin ama yavaş. Sana söyleyeyim mi diyor, güzel şeylerin doğması için, nasıl diyeyim, hassasiyet gerekiyor, takıntı gibi bir şey.
Her işi düzgün yapmak lazım ama güzel bir şey düzgünlükten fazlasını istiyor. Demiri düzeltmek zor değil, ama büküp de hoş bir bakışla buluşturmak zor. Annem istememiş beni daha bebekken. Babam ben doğduktan üç ay sonra askere gitmiş, bir daha dönmemiş. Anneme talip çıkınca talibine varmış annem, tam o ara sütten kesmiş beni, kendinden de. Evlendiği adamla başka şehre gidince annem, iş dedemle nineme düşmüş. On bir yaşıma kadar onlarla kaldım. Dededen baba, nineden ana. Sonra onlar da gitti. Bunu söylerken iki eliyle perde çekiyor yüzüne. Yaptığım eşyanın sahibinden sevgi görmesini istiyorum diyor demini alan çayı bardaklarımıza doldururken. Senin de istediğin belli. Ama diyor, sır tutabilir misin? Cevap bekler bir hali yok.
Çaydan bir yudum aldıktan sonra işimize dönüyoruz. Akşam el ayak çekilip diğer esnaf evlerinin rahatlığına döndüğünden beri atölyedeyiz. Hataları anlatıyor canlı örneklerle. Metali ısıtıyor, çekicini eline alıyor, doğru yoldan yapıldığında demir parçaların esnekliği, dayanımı, kırılganlığı nasıl olur, hangi yanlışlar neye yol açar. Her hatayı bir kere yapıyoruz, üçayağa takılı kameramla kaydediyoruz. Buradaki işimiz bitince parçaları alıp testler için okula geçeceğiz. Sonra makaleyi hazırlarım üç ay içinde, sempozyum altı ay sonra, yetişiriz.
Sabah olmasına iki saat var. Elimizdeki parçayla ilgili kaydı bitiriyoruz. Haydi diyor, uyumak da lazım. Demir sıcakken şekil alıyor ama soğukken keskin, soğumak da lazım. Adamın demirden fazlasını işlemiş olduğu belli, basit şeyleri bile ifade ederken dolambaçlı sözler çıkıyor ağzından. Atölyenin üst katındaki yataklarımıza uzanıyoruz. Klasik yer döşeği, sert ama rahat yastığım, üzerimde yün yorgan. Çocukluğuma giden bir uzay kapsülünde olduğumu düşünüyorum son olarak. Uykunun sıcaklığı ne güzel.
Raftaki kavanoza takılıyor gözüm. Buzlu camdan çeperinden hafifçe ışık sızıyor. Yavaşça göz kırpar gibi, çevreyi biraz aydınlatıyor, sonra yerini loşluğa bırakıyor. Yine, sonra yine, derin nefesler gibi. Elimi rafa uzatıyorum, kavanoza dokunacağım anda çarşıdaki caminin ezan sesine uyanıyorum. Sabah ezanını oldum olası sevmişimdir. Bana şefkati hatırlatır. Çocukluğum boyunca geçirdiğim hastalıklarda ve nedense hep beşinci günün sabahında ateşim düştüğünde sabah ezanının sesine uyanırdım. Annem başımda, eli alnımda, ateşime bakıyor, termometreden daha duyarlı eller, mekânda ve zamanda uzağı görebilen gözler, eline sinmiş sigara kokusunun bana verdiği huzur. Gözüm ahşap kirişlere takılıyor. Hafifçe eğrilmiş kirişler, onların taşıdığı ahşap tavan. Hepsi aynı kerpiç damın altında. Atölyenin yarı yüksekliği yer hizasının altında, altı yüksek basamakla iniliyor atölyeye. Uyuduğumuz katla birlikte evin yüksekliği bir buçuk kat ediyor. Adam da evi gibi. Erbabı değilim diyen bir insan niçin fena değil der ki? Buna anlam veremiyorum. Gece laf lafı açarken soramadığıma hayıflanıyorum ama çaresi yok. Lafın lafı açtığı yerde en çok susarak konuşursun, değilse sohbet akmaz, donuverir. Zihnimde iki kelime dönüyor, demirden fazlası, demirden fazlası, demirden…
Boynumda bir dokunuşla gözümü açıyorum yine, yüzüme bakıyor, haydi gün bitti neredeyse diyor, kalk da kahvaltı yapalım, sonra iş bizi bekler. Atölyeye komşu tuvalete iniyorum, yüzüme çarptığım soğuk su, beyaz sabunun klasik kokusu. Bahçede bir iki geriniyorum. Şimdi bir fincan filtre kahve olsa ne güzel olurdu. İçeriden sesleniyor, gelsene diyor, çayını soğutma. Sade ve lezzetli bir kahvaltı, sıcak lavaşın arasında çökelek, çok az pul biber ile. Tabakta söğüş domates, salatalık, yanında biraz siyah zeytin. Çay demini çok güzel almış.
Öğleye kadar çalışıyoruz atölyede. Çekim yapıp not tutmaya devam ediyorum. Çekimlerin bazı yerlerinde soru-cevap formatına kayıyoruz. Özellikle vurgulanması gereken bir işlem yapıyorsa işlemin adını söylüyor. Ana basamaklarını soruyorum, kısaca sayıyor ve uygularken işte şimdi diyor. Bu işte şimdilerin her biri makalede bir bölüm veya alt bölüm olacak. Çekimin bir yerinde duralım anlamında bir işaret yapıyor, kamerayı durduruyorum. Dün okurken hoşuma giden bir şey vardı diyor, nasıldı, yazar her durumda bıçakla yapılan bir işin sahibidir. Her durumda içten kopan çığlıkların nedeni, belki sadistçe bir dürtünün sahibi. Yazarın işi kalemledir sanılır, aslında bıçakladır. Ezberden söylüyor satırları, hiç atlama yapmadan. Bilir misin diyor, sır tutmayan sır da tutamaz. Ne demek istediğini sormak için tam ağzımı açacakken telefonu çalıyor, selam sabahtan sonra tamam, hemen çıkıyorum diyor. Çok geç kalmayacağını söyleyip atölyenin kapısından fırlıyor.
Çantamdan Kırk Satır'ın son sayısını alıp tabureye oturuyorum. Sayfaları havalandırır gibi gözümün önünden geçirirken sayfalar dönmeyi kesiyor derginin sonuna yakın bir yerinde. Tavında başlıklı iki sayfalık bir bölüm. Bölümdeki yazının başlığı Bavul, isimsiz basılmış. Bir sigara yakıp okumaya başlıyorum.
Fikirleri sizi rahatsız ettiğinde edebi eserlerini çöpe atıyorsunuz, yazdıklarına gücünüz yetmediğinde İngilizceden çeviri gibi duruyor diyorsunuz, basbayağı Türkçe hazırlanmış, Türkçe sunulmuş ödül konuşmasını duyduğunuzda iyi bir konuşmacı olmadığını söylüyorsunuz. Ülkemize ödül gelmesi güzel ama diye başlayıp böyle devam eden eleştirilerle…
İlginç bir yazı. Benim de gönlümden geçenleri dillendiriyor. Sanatçının özellikle siyasilerce bir eğlendirici, bir şov insanı olarak görüldüğü bir dönemden geçiyoruz. Belki de geçmiyoruz, hep bu dönemde kalacağız, ürpertici de olsa. Toplumun yaygın biçimde bu görüşte olduğu aşikâr. Sağdan veya soldan, kuzeyden ve güneyden fark etmiyor aslında. Her kesim sahiplendiği sanatçının, sahiplendiği görüşün düpedüz bir sunucusu olmasını, öylece kalmasını istiyor. Yazmasını istiyor ama düşünmesini değil. Partizanlık istiyor, eleştiri değil. Topluma ayna tutmasını istiyor ama hataları göstermesini değil.
Ortada belki bir baba var, belki yok. Belki bir bavul var, belki yok. Varlığın ve yokluğun çıplak gözü kavurduğu bir dünya değil mi edebiyat? Nihayetinde adam babasının bavulundan yola çıkıp otuz iki yıllık yazarlık tecrübesinin matematiğini dört bin kelime veya otuz dokuz dakikalık bir konuşma ile kristal netliğinde sunduğunda avuçlarınız yanana kadar alkışlamadan eleştirmeye başlamayın diye bitiyor yazı. Sonunda ekliyor, eleştiriden anladığınız her ne ise. Pek haklı ama sertçe yazılmış bir yazı olduğunu düşünüyorum, iç sesim haklı ama sertçe diye yankı yapmaya başlıyor. Birkaç tekrardan fazla zaman geçmeden Usta içeri giriyor kollarında iki büyük kese kâğıdı ile. Kese kâğıtlarından birini bana uzatıyor, diğeriyle üst kata yollanıyor. Aşağı indiğinde, bak hocam diyor, kahven geldi, iki çeşit. Bir de Fransız cenderesi getirttim senin için. Geçen hafta ısmarlamıştım, aslında dün burada olacaktı ama bir gün gecikti. Haydi, sen bildiğin gibi hazırla kahveni. Sağ olasın diyorum, çok naziksin. İki fincan kahve hazırlıyorum, biri kendim biri Usta için. İlk yudumunu alırken fincanın ağzından ağır ağır yükselen buharın arkasında bir çift ışıltı var. Gözü dergiye takılıyor. Açık kalmış olan, okuduğum iki sayfayı kuşbakışı tarıyor. Fırını kontrol eder gibi sağına dönüyor hızla, sonra atölyenin penceresinden dışarı bakıyor uzun uzun. Bir ara mırıldanıyor. Ne söylediğini tam olarak seçemiyorum, üç kelime hariç. Ayna, parlak ve yalnız diyor, belki yalnızlık.

2016-01-10

Yele

Odada mandalina kokusu var. Kuzinenin üstündeki kabukların kokusu her köşeyi sarmış. Alt tepside küle gömdüğü patatesler olmak üzeredir. Çay biraz daha beklerse acıyacak ama yerinden kalkası yok. Koltuğunu pencerenin yanına çekmiş, ayakları kalorifer peteğinin üzerindeki minderde. Dışarıda kar yağıyor, büyük tanelerle ve acele etmeden. Pamuk gibi, yumuşakça, baharda gelecek yeni hayatın müjdecisi edasıyla. Hayat kelimesi aklına geldiğinde kocasını hatırlıyor en çok. Genç sayılır yaşlarındayken evlenmişlerdi. Üç evlat yetiştirdiler beraber, ortaklıklarının en güzel tescili. Gülüşü çok güzeldi kocasının, çoğu zaman derindendi. Belli belirsiz ve edepli bir gülüş. Aynı gülüş, gözlerindeki hınzırlık kışkırttığında o ciddi bıyıklardan kurtulur, kahkaha olup duvarlarda yankılanıncaya kadar durmazdı. Pembeden ve griden yapılmış bu şehirde yaşadılar. Kocası hep gri binalarda çalışmıştı, kendisi hep pembelerde. Bir kış ortası idi, o gülüş gözlerin hınzırlığından beslenemez, dudakların arasından kahkaha olup kurtulmak için gereken nefesi bulamaz oldu. Mandalina kabukları kurumak, patatesler yanmak üzere, çay acıya çalıyordur. Hayat değil ölüm, küçük tanelerle ve hızlı. Telefonu çalıyor.
Merhaba diyor karşıdaki ses, hal hatır soruyor. İyi olduğunu söylüyor, kim der ki kötüyüm diye. Hocam bakma şansınız oldu mu gönderdiğim bölüme? İstediğiniz gibi olmuş mu? Bakabildiyseniz uğrayıp alabilirim size uygun bir zamanda. Canım, ben seni biraz sonra arayayım mı, kapı çalıyor. Kapının çaldığı yok, kuzinedeki çaydanlıktan bir çatırtı geldi, suyu bitmiş olmalı. Yerinden kalkıp sehpanın üzerindeki havluyu alıyor, çaydanlık musluktan ağır ağır akan suyla dolarken mırıldanıyor. Hocam gönderdiğim bölümü okumak için vaktiniz oldu mu? Umarım plana sadık kalarak yazabilmişimdir. Okuduktan sonra ne zaman derseniz o zaman gelip alabilirim düzeltmelerinizi. Eskiden şans falan demezdik, ne alakası var şans ile. Bakmak ise apayrı anlamsız, bakarak yapılmıyor ki bu meslek. Okuyarak, dinleyerek, kayıt tutarak, hesap yaparak, yazarak ve nihayetinde anlatarak icra ediliyor. Şans eseri bakarak, yok, olmuyor. Çaydanlığın altını kuzinenin üzerine yerleştirip koltuğuna dönüyor, koltuğun üzerindeki kâğıt destesini alıp sehpanın üzerine bırakıyor, havluyu da destenin üzerine. Şanssızlığa bak.
Huysuzlaşmak kötü. Yirmi dört yıldır ve tedricen, gülüşüyle beraber pembeleri götürüp onu grilerle bıraktığı günden bu yana. İçindeki somurtkanı hapsetmeyi çoklukla başarırdı, bugün değil. Koltuğun sol arka ayağına yaslanmış evrak kutusuna takılıyor gözü. Nihayet. İki haftadır aklındaydı, yarın sabah mutlaka elden geçireyim, akşama da olur, ertesi sabah, sonraki akşam derken bugün olmuş. Belki yılın üçüncü günü olduğu için, dikkatini kutuya yönlendirmekten artık çekinmiyor. Bu kutu taşıdı, bir gün daha, bir yıl daha görme umudunu son on beş gündür. Utanıyor bir yandan, hem günlerin gri geçişinden şikâyet etmek hem de sarkacın salınmasından cılız da olsa bir haz duymak çelişki mi? Cevabı bilmiyor, bilmek isteyip istemediğini de. İki hafta önce bir gece mutfakta uyku arası suyunu içtikten sonra yatak odası yerine artık arşiv niyetine kullandığı odaya dalgınlıkla girmemiş ve ayağı bu kutuya takılmamış olsaydı, kutu yeni yıla yalnız girecekti. Akşam yediği bir de enikonu tuzlu haşlanmış mısır olmasaydı akşamdan başucuna bıraktığı bir bardak su yeter de artardı. Öğleden sonra gözleri kör olana kadar ağlamamış ve baygın düşmemiş olsaydı, uyandığında haşlanmış mısıra saldırmazdı belki. Evrak kutusu yeni yıla yalnız girmedi. Standart mektup kâğıdı kutusu olarak başladığı hayatını matbu evrak kutusu olarak sürdürebilmek etkileyici, dile kolay on beş yıl. Emeklilik kanunen kaçınılmaz hale geldiğinde, hocam demişlerdi, ofisinizi dilediğiniz sürece kullanmaya devam edip aramızda kalsanız pek mutlu oluruz. Salim'e böyle olmamıştı, nedendir şu cümleyi duyamadı o kendi okulunda, Teknik Üniversitede bir büro tahsis edildi kendisine. Ne yapıyordur, arayıp sormak lazım. Memnuniyetle demişti, memnuniyetle. Bürosunu, yine de, biraz derleyip toplamanın iyi olacağını düşünmemiş olsaydı, kutu fotokopi odasından fakültedeki büroya, pek mutlu olma istekleri mekân sıkıntılarına yenilmeseydi, fakülteden eve gelemeyecekti kırk sekiz arkadaşıyla beraber. Bir o kadar kutu dolusu kâğıt da SEKA çuvallarında yoluna devam etti. Reenkarnasyon.
Her şey bu kutulardaydı, her şey. Okula başladığı günden bu yana akıl ürünü olarak ürettiği her şey. Aldığı derslerin notları, sayfa kenarlarına notlar yazılmış kitaplar, makaleler, çapraz sorguya uygun pembe referans künyeleri, gazete kupürleri, görüşme notları, verdiği derslerin notları, seçilmiş ödevler, yazılan tezler, yazdırılan tezler, yazılı her kâğıt parçası. Her şey bu kutulardaydı. Audio kasetler, slaytlar, tepegöz için şeffaflar, VHS'si ile Beta'sı ile videokasetler, beş yirmi beş inçlik, üç buçuk inçlik disketler, kompakt diskler, USB diskler. Tekmili birden yazılmış şeyler ve bu yazılmış şeylerin yazılmış olmasını sağlamış olan şeyler. Kutsal sandık misali şu kutular olmasa, dünyanın yüzünde pek de var olmamış sayılabilirdi. Bir biçimde hatırlanmasına yol açan ne varsa, kişisel kâinatının büyük patlamasından bu yana dikkate değmiş şeylerin kayıtları bu kutularda. Hocam diyor bir ses, dönüp bakıyor, kimse yok. İyi sıhhatte olsunlar, kendi kendine gülüyor.
Sesinin şiddetini artırıyor tonu bozmadan. Kadının okumasında aksayan bir şey var. Okuduğunu anlamıyor gibi veya hissetmiyor veya aklı başka yerde. Gençtir ne de olsa. Kocası askerden dönmedi daha, evlerinde telefon da yok. Kocası aradığında küçük kızı gidip çağırır genç gelini, kız konuşmaz, daha ziyade arayanı dinler, kısa cevaplarla. Gözleri minnet ve yaşla dolu ayrılır her defasında. Her telefonun ertesi gününde dolmasıyla, sarmasıyla, acısıyla tatlısıyla bir tepsi getirir. Allah ceplerine vereceğini kalplerine vermiş. Üç ay önce kaynanası elinden tutup getirdi, Hocam dedi, buna da öğretir misin? Öğrenmeye gelen geri çevrilmez ki, tamam demişti. Ne gün geleceğini söylemişti, nasıl çalışacağını, abdestinin eksik olmayacağını. Okunacak olan Allah kelamı. Harf be harf öğretti, oradan kelimelere geçtiler. Şimdi makam ile düzgün okumaya kadar geldiler. Dikkat edeceklerin üçtür dedi, aheste, beste, avaz-ı bülent. Sonra izah etti, koşma dedi, kovalayan yoktur, rahat ol. Çok da rahat olma dedi, besteden ayrılma. Sesin güzel çıksın bir de, dolu çıksın. Bugün kızın avazı pek bülent değil. Hafif öksürüp bir daha uyarıyor öğrencisini, ne fayda. Eliyle havada yatay bir S harfi çiziyor, kadın okumayı kesiyor. Gözleri kızarmış.
Kendisine annesi öğretmişti okumayı, kaç yaşındaydı hatırlamıyor. Sureleri su gibi bilir, hepsini ezberden okur, makamı ile. Bu okumalar der, buradan kalkar, ölmüşlerin uzaktaki mezarlarına rahmet olur yağar. Ne kadar güzel okursan o kadar gani yağar. Anladın? Anladım Hocam. Gel sana bir ilmek daha göstereyim şimdi, dünyeviye dönüyorlar, örgü zamanı. Kız arka odaya gidip elinde metal bir nakış kutusuyla dönüyor. Her tür iplikle, olabilecek her ilmek tipinin, desenin örneği bu kutuda. Avuç içi kadar örnekler, güzelce örülmüş, sökülmemesi için uçları bağlanmış. Kadın ezbere biliyor hangi örneğin hangi sırada olduğunu. İpi, şişi, senesi hep aklındadır. Hangi örneğin ne vakitler moda olduğunu da hatırlıyor. Yılı ile ayı ile. Hocam diyor, genç kadın. Duymuyor şimdi, dalıp gitmiş, kulaklarında bir konuşmanın sesleri.
Kutudaki yığından büyük ataçla tutturulmuş kalın bir kâğıt destesi alıyor. Transkript diye not düşmüş üzerine kendi yazısı ile. Gençlik güzel şey, harflerin çengelleri şekilli, kuyrukları kıvrak, şapkaları havalı. Tarih notu silinmiş. Ses kaydını bulmak zor olacak şimdi. Hangi kasettedir kim bilir. Koltuğu biraz sola çevirip kutuyu ayaklarının arasına kaydırıyor? Kutuya bir göz atıyor. Kaset falan yok. Büroyu taşırken kaybolmuş olabilir mi kasetler veya başka bir çalışmanın arşivine karışmış? Transkripti okumaktan başka çare yok. Görüştüğü kadının hafifçe gergin ifadesi, yüzünün ilk kırışıkları, başındaki tülbentin kenarındaki oya, kalınca bilekleri gözünün önünde. Sesi yok sadece. Tınısının hoşluğunu hatırlıyor, şivesini. Soruları cevaplarken koruduğu hafif koşu temposunu, arada nefes almak için durakladığında tülbentinin ucunu çözüp yeniden bağlamasını, oturuşunu düzeltmesini. Oturuşu her değiştiğinde kadının anlattığı hikâyenin bir yol ayrımına geldiğini hatırlıyor. Sonra yeni bir soru. Otuz yıl önce yapmıştı bu görüşmeyi. Toplam beş gün, gün başına yaklaşık iki saat boyunca görüşmüşlerdi. On saatlik kayıt, karşılığınca transkript birikmişti. Dil Tarih'ten Hasköy'e, Hasköy'den Fakülteye kadının kocasının gönderdiği araçla gidip gelmişti. Baş komiser razı gelmemişti misafirlerinin zahmet çekmesine, karakolun araçlarından birini adeta emrine vermişti beş günlüğüne. İnsan aklı bir garip, niçin Ankara'daki binlerce kadının arasından görüşmek için bu kadını seçtiğini şimdi hatırlamıyor. Makalede yazıyordur sebebi uzun uzun, kendi makalesi, yazdığını hatırlıyor, ona da sıra gelir nasıl olsa. Okumaya başlıyor, bir soru, bir cevap, bir soru, bir cevap. Bazı sayfaların kenarlarına notlar düşmüş, her not bir okla bir cümleye, bazen bir paragrafa yönleniyor.
Kadının yabancılık hissetmemesi için havadan sudan sorularla başlıyorlar. Aslında meta veri. Nerelisiniz? Muş. Annem Diyarbakırlıdır. Ankara'ya Muş'tan mı geldiniz? Hayır Sivas'tan. Daha evvel Muş'ta ve Erzurum'da. Kaç yaşındasınız? Elli. Kaç çocuğunuz var? Üç. Okuma-yazma biliyor musunuz? Okula gitmedim, akşam kursunda öğrendim, kızım da öğretti. Kuran dili de okuyabiliyorum. Türkçe'den başka dil biliyor musunuz? Kürtçe biliyorum, Arapça'yı anlıyorum ama konuşmam zayıftır. Annem hepsini hem anlardı, hem konuşurdu, hem öğretirdi.
Savaş zamanında çektikleri yokluğu anlatıyor. Kurutulmuş mısır koçanlarını öğütüp un yaparlarmış. Bir şeye benzemeyen, elde dağılıp giden ama nihayetinde doygunluk hissi veren bir ekmek pişermiş. Kardeşlerini ve bacılarını anlatıyor, birbirlerine nasıl sahip çıktıklarını. Yokluk günlerini anlatırken utanma ifadesi yok yüzünde, kimsede yoktu o zaman diyor. Olanı getiriyorduk sofraya. Tarlaya gittiğini anlatıyor, nasıl çalıştığını, ormandan nasıl mantar topladığını. Milli Eğitimden yatılı kız okuluna öğrenci toplamak için gelen bir heyetten söz ediyor, anlatırken üzgün. Aile büyükleri göndermemişler, kız çocuğu niye okusun. Hak dilini öğrenmiş olmanın yettiğini anlatıyor. Ovada çıplak ata nasıl bindiğini anlatıyor. Ses kayıtları kayıp olsa da, kadının bunları anlatırken yansıttıkları hala aklında, nasıl heyecanlıydı sesi. Atın yelesinden tutup göz alabildiğine ovayı nasıl geçtiğini anlatıyor. Anlatırken nefesi sıklaşıyor, gözleri ışıldıyor, vücuduna yeniden bir gençlik heyecanı yerleşiyor. Ayakları yerden kesiliyor gibi, özgürlük hissi, kopup gitme ihtimali. Sol elini yumruk yapmış, yeleden tutar gibi. Geç evlendiğini anlatıyor, neredeyse evde kalmış sayılırmış o yaşta. On üç çocuk doğurduğunu, şimdi üçünün hayatta olduğunu anlatıyor. Hastalıklar almış çocuklarını. Bir defasında ikiz bebekleri ile memleket yolundayken bindikleri minibüs dağ başında bozulmuş, tipinin ortasında. Sonrasını anlatmıyor, gözleri buğulu.
Transkripti sehpaya bırakıyor, eliyle havada bir tilda çiziyor. Pencerenin dışında kar kesiliyor, soğuk yok, ses yok. Görüşmeden aklında kalanları düşünüyor hala. Geniş gövdeli, sağlam bir ağacı andırıyordu kadın. Üstündeki yaralarla, kırık dallarının gövdede kalmış dipleriyle bir ağaç. Daha fazlası gelmiyor aklına. Sola çeviriyor başını, kuzineye doğru. Görüşmeden sonraki kışın başında Baş komiser çalmıştı kapısını, yanında iki memuruyla. Korkmuştu önce, kötü bir şey mi olmuştu yoksa? Baş komiser, Hocam demişti, bu sizin için. Soğuk kış günlerinde bizi hatırlayın. Kuzinesini beğendiğini kadına keşke söylemeseydi. Ses kayıtlarını bulması lazım, kutunun dibinde olmalı. Yerinden kalkıyor, kutuyu kaldırıp ters çeviriyor. Yere örgü örnekleri dökülüyor, çeşit çeşit.