Pages

2016-01-10

Yele

Odada mandalina kokusu var. Kuzinenin üstündeki kabukların kokusu her köşeyi sarmış. Alt tepside küle gömdüğü patatesler olmak üzeredir. Çay biraz daha beklerse acıyacak ama yerinden kalkası yok. Koltuğunu pencerenin yanına çekmiş, ayakları kalorifer peteğinin üzerindeki minderde. Dışarıda kar yağıyor, büyük tanelerle ve acele etmeden. Pamuk gibi, yumuşakça, baharda gelecek yeni hayatın müjdecisi edasıyla. Hayat kelimesi aklına geldiğinde kocasını hatırlıyor en çok. Genç sayılır yaşlarındayken evlenmişlerdi. Üç evlat yetiştirdiler beraber, ortaklıklarının en güzel tescili. Gülüşü çok güzeldi kocasının, çoğu zaman derindendi. Belli belirsiz ve edepli bir gülüş. Aynı gülüş, gözlerindeki hınzırlık kışkırttığında o ciddi bıyıklardan kurtulur, kahkaha olup duvarlarda yankılanıncaya kadar durmazdı. Pembeden ve griden yapılmış bu şehirde yaşadılar. Kocası hep gri binalarda çalışmıştı, kendisi hep pembelerde. Bir kış ortası idi, o gülüş gözlerin hınzırlığından beslenemez, dudakların arasından kahkaha olup kurtulmak için gereken nefesi bulamaz oldu. Mandalina kabukları kurumak, patatesler yanmak üzere, çay acıya çalıyordur. Hayat değil ölüm, küçük tanelerle ve hızlı. Telefonu çalıyor.
Merhaba diyor karşıdaki ses, hal hatır soruyor. İyi olduğunu söylüyor, kim der ki kötüyüm diye. Hocam bakma şansınız oldu mu gönderdiğim bölüme? İstediğiniz gibi olmuş mu? Bakabildiyseniz uğrayıp alabilirim size uygun bir zamanda. Canım, ben seni biraz sonra arayayım mı, kapı çalıyor. Kapının çaldığı yok, kuzinedeki çaydanlıktan bir çatırtı geldi, suyu bitmiş olmalı. Yerinden kalkıp sehpanın üzerindeki havluyu alıyor, çaydanlık musluktan ağır ağır akan suyla dolarken mırıldanıyor. Hocam gönderdiğim bölümü okumak için vaktiniz oldu mu? Umarım plana sadık kalarak yazabilmişimdir. Okuduktan sonra ne zaman derseniz o zaman gelip alabilirim düzeltmelerinizi. Eskiden şans falan demezdik, ne alakası var şans ile. Bakmak ise apayrı anlamsız, bakarak yapılmıyor ki bu meslek. Okuyarak, dinleyerek, kayıt tutarak, hesap yaparak, yazarak ve nihayetinde anlatarak icra ediliyor. Şans eseri bakarak, yok, olmuyor. Çaydanlığın altını kuzinenin üzerine yerleştirip koltuğuna dönüyor, koltuğun üzerindeki kâğıt destesini alıp sehpanın üzerine bırakıyor, havluyu da destenin üzerine. Şanssızlığa bak.
Huysuzlaşmak kötü. Yirmi dört yıldır ve tedricen, gülüşüyle beraber pembeleri götürüp onu grilerle bıraktığı günden bu yana. İçindeki somurtkanı hapsetmeyi çoklukla başarırdı, bugün değil. Koltuğun sol arka ayağına yaslanmış evrak kutusuna takılıyor gözü. Nihayet. İki haftadır aklındaydı, yarın sabah mutlaka elden geçireyim, akşama da olur, ertesi sabah, sonraki akşam derken bugün olmuş. Belki yılın üçüncü günü olduğu için, dikkatini kutuya yönlendirmekten artık çekinmiyor. Bu kutu taşıdı, bir gün daha, bir yıl daha görme umudunu son on beş gündür. Utanıyor bir yandan, hem günlerin gri geçişinden şikâyet etmek hem de sarkacın salınmasından cılız da olsa bir haz duymak çelişki mi? Cevabı bilmiyor, bilmek isteyip istemediğini de. İki hafta önce bir gece mutfakta uyku arası suyunu içtikten sonra yatak odası yerine artık arşiv niyetine kullandığı odaya dalgınlıkla girmemiş ve ayağı bu kutuya takılmamış olsaydı, kutu yeni yıla yalnız girecekti. Akşam yediği bir de enikonu tuzlu haşlanmış mısır olmasaydı akşamdan başucuna bıraktığı bir bardak su yeter de artardı. Öğleden sonra gözleri kör olana kadar ağlamamış ve baygın düşmemiş olsaydı, uyandığında haşlanmış mısıra saldırmazdı belki. Evrak kutusu yeni yıla yalnız girmedi. Standart mektup kâğıdı kutusu olarak başladığı hayatını matbu evrak kutusu olarak sürdürebilmek etkileyici, dile kolay on beş yıl. Emeklilik kanunen kaçınılmaz hale geldiğinde, hocam demişlerdi, ofisinizi dilediğiniz sürece kullanmaya devam edip aramızda kalsanız pek mutlu oluruz. Salim'e böyle olmamıştı, nedendir şu cümleyi duyamadı o kendi okulunda, Teknik Üniversitede bir büro tahsis edildi kendisine. Ne yapıyordur, arayıp sormak lazım. Memnuniyetle demişti, memnuniyetle. Bürosunu, yine de, biraz derleyip toplamanın iyi olacağını düşünmemiş olsaydı, kutu fotokopi odasından fakültedeki büroya, pek mutlu olma istekleri mekân sıkıntılarına yenilmeseydi, fakülteden eve gelemeyecekti kırk sekiz arkadaşıyla beraber. Bir o kadar kutu dolusu kâğıt da SEKA çuvallarında yoluna devam etti. Reenkarnasyon.
Her şey bu kutulardaydı, her şey. Okula başladığı günden bu yana akıl ürünü olarak ürettiği her şey. Aldığı derslerin notları, sayfa kenarlarına notlar yazılmış kitaplar, makaleler, çapraz sorguya uygun pembe referans künyeleri, gazete kupürleri, görüşme notları, verdiği derslerin notları, seçilmiş ödevler, yazılan tezler, yazdırılan tezler, yazılı her kâğıt parçası. Her şey bu kutulardaydı. Audio kasetler, slaytlar, tepegöz için şeffaflar, VHS'si ile Beta'sı ile videokasetler, beş yirmi beş inçlik, üç buçuk inçlik disketler, kompakt diskler, USB diskler. Tekmili birden yazılmış şeyler ve bu yazılmış şeylerin yazılmış olmasını sağlamış olan şeyler. Kutsal sandık misali şu kutular olmasa, dünyanın yüzünde pek de var olmamış sayılabilirdi. Bir biçimde hatırlanmasına yol açan ne varsa, kişisel kâinatının büyük patlamasından bu yana dikkate değmiş şeylerin kayıtları bu kutularda. Hocam diyor bir ses, dönüp bakıyor, kimse yok. İyi sıhhatte olsunlar, kendi kendine gülüyor.
Sesinin şiddetini artırıyor tonu bozmadan. Kadının okumasında aksayan bir şey var. Okuduğunu anlamıyor gibi veya hissetmiyor veya aklı başka yerde. Gençtir ne de olsa. Kocası askerden dönmedi daha, evlerinde telefon da yok. Kocası aradığında küçük kızı gidip çağırır genç gelini, kız konuşmaz, daha ziyade arayanı dinler, kısa cevaplarla. Gözleri minnet ve yaşla dolu ayrılır her defasında. Her telefonun ertesi gününde dolmasıyla, sarmasıyla, acısıyla tatlısıyla bir tepsi getirir. Allah ceplerine vereceğini kalplerine vermiş. Üç ay önce kaynanası elinden tutup getirdi, Hocam dedi, buna da öğretir misin? Öğrenmeye gelen geri çevrilmez ki, tamam demişti. Ne gün geleceğini söylemişti, nasıl çalışacağını, abdestinin eksik olmayacağını. Okunacak olan Allah kelamı. Harf be harf öğretti, oradan kelimelere geçtiler. Şimdi makam ile düzgün okumaya kadar geldiler. Dikkat edeceklerin üçtür dedi, aheste, beste, avaz-ı bülent. Sonra izah etti, koşma dedi, kovalayan yoktur, rahat ol. Çok da rahat olma dedi, besteden ayrılma. Sesin güzel çıksın bir de, dolu çıksın. Bugün kızın avazı pek bülent değil. Hafif öksürüp bir daha uyarıyor öğrencisini, ne fayda. Eliyle havada yatay bir S harfi çiziyor, kadın okumayı kesiyor. Gözleri kızarmış.
Kendisine annesi öğretmişti okumayı, kaç yaşındaydı hatırlamıyor. Sureleri su gibi bilir, hepsini ezberden okur, makamı ile. Bu okumalar der, buradan kalkar, ölmüşlerin uzaktaki mezarlarına rahmet olur yağar. Ne kadar güzel okursan o kadar gani yağar. Anladın? Anladım Hocam. Gel sana bir ilmek daha göstereyim şimdi, dünyeviye dönüyorlar, örgü zamanı. Kız arka odaya gidip elinde metal bir nakış kutusuyla dönüyor. Her tür iplikle, olabilecek her ilmek tipinin, desenin örneği bu kutuda. Avuç içi kadar örnekler, güzelce örülmüş, sökülmemesi için uçları bağlanmış. Kadın ezbere biliyor hangi örneğin hangi sırada olduğunu. İpi, şişi, senesi hep aklındadır. Hangi örneğin ne vakitler moda olduğunu da hatırlıyor. Yılı ile ayı ile. Hocam diyor, genç kadın. Duymuyor şimdi, dalıp gitmiş, kulaklarında bir konuşmanın sesleri.
Kutudaki yığından büyük ataçla tutturulmuş kalın bir kâğıt destesi alıyor. Transkript diye not düşmüş üzerine kendi yazısı ile. Gençlik güzel şey, harflerin çengelleri şekilli, kuyrukları kıvrak, şapkaları havalı. Tarih notu silinmiş. Ses kaydını bulmak zor olacak şimdi. Hangi kasettedir kim bilir. Koltuğu biraz sola çevirip kutuyu ayaklarının arasına kaydırıyor? Kutuya bir göz atıyor. Kaset falan yok. Büroyu taşırken kaybolmuş olabilir mi kasetler veya başka bir çalışmanın arşivine karışmış? Transkripti okumaktan başka çare yok. Görüştüğü kadının hafifçe gergin ifadesi, yüzünün ilk kırışıkları, başındaki tülbentin kenarındaki oya, kalınca bilekleri gözünün önünde. Sesi yok sadece. Tınısının hoşluğunu hatırlıyor, şivesini. Soruları cevaplarken koruduğu hafif koşu temposunu, arada nefes almak için durakladığında tülbentinin ucunu çözüp yeniden bağlamasını, oturuşunu düzeltmesini. Oturuşu her değiştiğinde kadının anlattığı hikâyenin bir yol ayrımına geldiğini hatırlıyor. Sonra yeni bir soru. Otuz yıl önce yapmıştı bu görüşmeyi. Toplam beş gün, gün başına yaklaşık iki saat boyunca görüşmüşlerdi. On saatlik kayıt, karşılığınca transkript birikmişti. Dil Tarih'ten Hasköy'e, Hasköy'den Fakülteye kadının kocasının gönderdiği araçla gidip gelmişti. Baş komiser razı gelmemişti misafirlerinin zahmet çekmesine, karakolun araçlarından birini adeta emrine vermişti beş günlüğüne. İnsan aklı bir garip, niçin Ankara'daki binlerce kadının arasından görüşmek için bu kadını seçtiğini şimdi hatırlamıyor. Makalede yazıyordur sebebi uzun uzun, kendi makalesi, yazdığını hatırlıyor, ona da sıra gelir nasıl olsa. Okumaya başlıyor, bir soru, bir cevap, bir soru, bir cevap. Bazı sayfaların kenarlarına notlar düşmüş, her not bir okla bir cümleye, bazen bir paragrafa yönleniyor.
Kadının yabancılık hissetmemesi için havadan sudan sorularla başlıyorlar. Aslında meta veri. Nerelisiniz? Muş. Annem Diyarbakırlıdır. Ankara'ya Muş'tan mı geldiniz? Hayır Sivas'tan. Daha evvel Muş'ta ve Erzurum'da. Kaç yaşındasınız? Elli. Kaç çocuğunuz var? Üç. Okuma-yazma biliyor musunuz? Okula gitmedim, akşam kursunda öğrendim, kızım da öğretti. Kuran dili de okuyabiliyorum. Türkçe'den başka dil biliyor musunuz? Kürtçe biliyorum, Arapça'yı anlıyorum ama konuşmam zayıftır. Annem hepsini hem anlardı, hem konuşurdu, hem öğretirdi.
Savaş zamanında çektikleri yokluğu anlatıyor. Kurutulmuş mısır koçanlarını öğütüp un yaparlarmış. Bir şeye benzemeyen, elde dağılıp giden ama nihayetinde doygunluk hissi veren bir ekmek pişermiş. Kardeşlerini ve bacılarını anlatıyor, birbirlerine nasıl sahip çıktıklarını. Yokluk günlerini anlatırken utanma ifadesi yok yüzünde, kimsede yoktu o zaman diyor. Olanı getiriyorduk sofraya. Tarlaya gittiğini anlatıyor, nasıl çalıştığını, ormandan nasıl mantar topladığını. Milli Eğitimden yatılı kız okuluna öğrenci toplamak için gelen bir heyetten söz ediyor, anlatırken üzgün. Aile büyükleri göndermemişler, kız çocuğu niye okusun. Hak dilini öğrenmiş olmanın yettiğini anlatıyor. Ovada çıplak ata nasıl bindiğini anlatıyor. Ses kayıtları kayıp olsa da, kadının bunları anlatırken yansıttıkları hala aklında, nasıl heyecanlıydı sesi. Atın yelesinden tutup göz alabildiğine ovayı nasıl geçtiğini anlatıyor. Anlatırken nefesi sıklaşıyor, gözleri ışıldıyor, vücuduna yeniden bir gençlik heyecanı yerleşiyor. Ayakları yerden kesiliyor gibi, özgürlük hissi, kopup gitme ihtimali. Sol elini yumruk yapmış, yeleden tutar gibi. Geç evlendiğini anlatıyor, neredeyse evde kalmış sayılırmış o yaşta. On üç çocuk doğurduğunu, şimdi üçünün hayatta olduğunu anlatıyor. Hastalıklar almış çocuklarını. Bir defasında ikiz bebekleri ile memleket yolundayken bindikleri minibüs dağ başında bozulmuş, tipinin ortasında. Sonrasını anlatmıyor, gözleri buğulu.
Transkripti sehpaya bırakıyor, eliyle havada bir tilda çiziyor. Pencerenin dışında kar kesiliyor, soğuk yok, ses yok. Görüşmeden aklında kalanları düşünüyor hala. Geniş gövdeli, sağlam bir ağacı andırıyordu kadın. Üstündeki yaralarla, kırık dallarının gövdede kalmış dipleriyle bir ağaç. Daha fazlası gelmiyor aklına. Sola çeviriyor başını, kuzineye doğru. Görüşmeden sonraki kışın başında Baş komiser çalmıştı kapısını, yanında iki memuruyla. Korkmuştu önce, kötü bir şey mi olmuştu yoksa? Baş komiser, Hocam demişti, bu sizin için. Soğuk kış günlerinde bizi hatırlayın. Kuzinesini beğendiğini kadına keşke söylemeseydi. Ses kayıtlarını bulması lazım, kutunun dibinde olmalı. Yerinden kalkıyor, kutuyu kaldırıp ters çeviriyor. Yere örgü örnekleri dökülüyor, çeşit çeşit.