Odada
mandalina kokusu var. Kuzinenin üstündeki kabukların kokusu her köşeyi sarmış.
Alt tepside küle gömdüğü patatesler olmak üzeredir. Çay biraz daha beklerse
acıyacak ama yerinden kalkası yok. Koltuğunu pencerenin yanına çekmiş, ayakları
kalorifer peteğinin üzerindeki minderde. Dışarıda kar yağıyor, büyük tanelerle
ve acele etmeden. Pamuk gibi, yumuşakça, baharda gelecek yeni hayatın müjdecisi
edasıyla. Hayat kelimesi aklına geldiğinde kocasını hatırlıyor en çok. Genç
sayılır yaşlarındayken evlenmişlerdi. Üç evlat yetiştirdiler beraber,
ortaklıklarının en güzel tescili. Gülüşü çok güzeldi kocasının, çoğu zaman derindendi.
Belli belirsiz ve edepli bir gülüş. Aynı gülüş, gözlerindeki hınzırlık
kışkırttığında o ciddi bıyıklardan kurtulur, kahkaha olup duvarlarda
yankılanıncaya kadar durmazdı. Pembeden ve griden yapılmış bu şehirde
yaşadılar. Kocası hep gri binalarda çalışmıştı, kendisi hep pembelerde. Bir kış
ortası idi, o gülüş gözlerin hınzırlığından beslenemez, dudakların arasından
kahkaha olup kurtulmak için gereken nefesi bulamaz oldu. Mandalina kabukları
kurumak, patatesler yanmak üzere, çay acıya çalıyordur. Hayat değil ölüm, küçük
tanelerle ve hızlı. Telefonu çalıyor.
Merhaba
diyor karşıdaki ses, hal hatır soruyor. İyi olduğunu söylüyor, kim der ki
kötüyüm diye. Hocam bakma şansınız oldu mu gönderdiğim bölüme? İstediğiniz gibi
olmuş mu? Bakabildiyseniz uğrayıp alabilirim size uygun bir zamanda. Canım, ben
seni biraz sonra arayayım mı, kapı çalıyor. Kapının çaldığı yok, kuzinedeki
çaydanlıktan bir çatırtı geldi, suyu bitmiş olmalı. Yerinden kalkıp sehpanın
üzerindeki havluyu alıyor, çaydanlık musluktan ağır ağır akan suyla dolarken
mırıldanıyor. Hocam gönderdiğim bölümü okumak için vaktiniz oldu mu? Umarım
plana sadık kalarak yazabilmişimdir. Okuduktan sonra ne zaman derseniz o zaman
gelip alabilirim düzeltmelerinizi. Eskiden şans falan demezdik, ne alakası var
şans ile. Bakmak ise apayrı anlamsız, bakarak yapılmıyor ki bu meslek.
Okuyarak, dinleyerek, kayıt tutarak, hesap yaparak, yazarak ve nihayetinde
anlatarak icra ediliyor. Şans eseri bakarak, yok, olmuyor. Çaydanlığın altını
kuzinenin üzerine yerleştirip koltuğuna dönüyor, koltuğun üzerindeki kâğıt
destesini alıp sehpanın üzerine bırakıyor, havluyu da destenin üzerine.
Şanssızlığa bak.
Huysuzlaşmak
kötü. Yirmi dört yıldır ve tedricen, gülüşüyle beraber pembeleri götürüp onu
grilerle bıraktığı günden bu yana. İçindeki somurtkanı hapsetmeyi çoklukla
başarırdı, bugün değil. Koltuğun sol arka ayağına yaslanmış evrak kutusuna
takılıyor gözü. Nihayet. İki haftadır aklındaydı, yarın sabah mutlaka elden
geçireyim, akşama da olur, ertesi sabah, sonraki akşam derken bugün olmuş.
Belki yılın üçüncü günü olduğu için, dikkatini kutuya yönlendirmekten artık
çekinmiyor. Bu kutu taşıdı, bir gün daha, bir yıl daha görme umudunu son on beş
gündür. Utanıyor bir yandan, hem günlerin gri geçişinden şikâyet etmek hem de
sarkacın salınmasından cılız da olsa bir haz duymak çelişki mi? Cevabı bilmiyor,
bilmek isteyip istemediğini de. İki hafta önce bir gece mutfakta uyku arası
suyunu içtikten sonra yatak odası yerine artık arşiv niyetine kullandığı odaya
dalgınlıkla girmemiş ve ayağı bu kutuya takılmamış olsaydı, kutu yeni yıla
yalnız girecekti. Akşam yediği bir de enikonu tuzlu haşlanmış mısır olmasaydı
akşamdan başucuna bıraktığı bir bardak su yeter de artardı. Öğleden sonra
gözleri kör olana kadar ağlamamış ve baygın düşmemiş olsaydı, uyandığında
haşlanmış mısıra saldırmazdı belki. Evrak kutusu yeni yıla yalnız girmedi.
Standart mektup kâğıdı kutusu olarak başladığı hayatını matbu evrak kutusu
olarak sürdürebilmek etkileyici, dile kolay on beş yıl. Emeklilik kanunen
kaçınılmaz hale geldiğinde, hocam demişlerdi, ofisinizi dilediğiniz sürece kullanmaya
devam edip aramızda kalsanız pek mutlu oluruz. Salim'e böyle olmamıştı,
nedendir şu cümleyi duyamadı o kendi okulunda, Teknik Üniversitede bir büro
tahsis edildi kendisine. Ne yapıyordur, arayıp sormak lazım. Memnuniyetle
demişti, memnuniyetle. Bürosunu, yine de, biraz derleyip toplamanın iyi
olacağını düşünmemiş olsaydı, kutu fotokopi odasından fakültedeki büroya, pek
mutlu olma istekleri mekân sıkıntılarına yenilmeseydi, fakülteden eve
gelemeyecekti kırk sekiz arkadaşıyla beraber. Bir o kadar kutu dolusu kâğıt da
SEKA çuvallarında yoluna devam etti. Reenkarnasyon.
Her
şey bu kutulardaydı, her şey. Okula başladığı günden bu yana akıl ürünü olarak
ürettiği her şey. Aldığı derslerin notları, sayfa kenarlarına notlar yazılmış
kitaplar, makaleler, çapraz sorguya uygun pembe referans künyeleri, gazete
kupürleri, görüşme notları, verdiği derslerin notları, seçilmiş ödevler,
yazılan tezler, yazdırılan tezler, yazılı her kâğıt parçası. Her şey bu
kutulardaydı. Audio kasetler, slaytlar, tepegöz için şeffaflar, VHS'si ile
Beta'sı ile videokasetler, beş yirmi beş inçlik, üç buçuk inçlik disketler,
kompakt diskler, USB diskler. Tekmili birden yazılmış şeyler ve bu yazılmış
şeylerin yazılmış olmasını sağlamış olan şeyler. Kutsal sandık misali şu
kutular olmasa, dünyanın yüzünde pek de var olmamış sayılabilirdi. Bir biçimde
hatırlanmasına yol açan ne varsa, kişisel kâinatının büyük patlamasından bu
yana dikkate değmiş şeylerin kayıtları bu kutularda. Hocam diyor bir ses, dönüp
bakıyor, kimse yok. İyi sıhhatte olsunlar, kendi kendine gülüyor.
Sesinin
şiddetini artırıyor tonu bozmadan. Kadının okumasında aksayan bir şey var.
Okuduğunu anlamıyor gibi veya hissetmiyor veya aklı başka yerde. Gençtir ne de
olsa. Kocası askerden dönmedi daha, evlerinde telefon da yok. Kocası aradığında
küçük kızı gidip çağırır genç gelini, kız konuşmaz, daha ziyade arayanı dinler,
kısa cevaplarla. Gözleri minnet ve yaşla dolu ayrılır her defasında. Her
telefonun ertesi gününde dolmasıyla, sarmasıyla, acısıyla tatlısıyla bir tepsi
getirir. Allah ceplerine vereceğini kalplerine vermiş. Üç ay önce kaynanası
elinden tutup getirdi, Hocam dedi, buna da öğretir misin? Öğrenmeye gelen geri
çevrilmez ki, tamam demişti. Ne gün geleceğini söylemişti, nasıl çalışacağını,
abdestinin eksik olmayacağını. Okunacak olan Allah kelamı. Harf be harf
öğretti, oradan kelimelere geçtiler. Şimdi makam ile düzgün okumaya kadar
geldiler. Dikkat edeceklerin üçtür dedi, aheste, beste, avaz-ı bülent. Sonra
izah etti, koşma dedi, kovalayan yoktur, rahat ol. Çok da rahat olma dedi,
besteden ayrılma. Sesin güzel çıksın bir de, dolu çıksın. Bugün kızın avazı pek
bülent değil. Hafif öksürüp bir daha uyarıyor öğrencisini, ne fayda. Eliyle
havada yatay bir S harfi çiziyor, kadın okumayı kesiyor. Gözleri kızarmış.
Kendisine
annesi öğretmişti okumayı, kaç yaşındaydı hatırlamıyor. Sureleri su gibi bilir,
hepsini ezberden okur, makamı ile. Bu okumalar der, buradan kalkar, ölmüşlerin
uzaktaki mezarlarına rahmet olur yağar. Ne kadar güzel okursan o kadar gani
yağar. Anladın? Anladım Hocam. Gel sana bir ilmek daha göstereyim şimdi,
dünyeviye dönüyorlar, örgü zamanı. Kız arka odaya gidip elinde metal bir nakış
kutusuyla dönüyor. Her tür iplikle, olabilecek her ilmek tipinin, desenin
örneği bu kutuda. Avuç içi kadar örnekler, güzelce örülmüş, sökülmemesi için
uçları bağlanmış. Kadın ezbere biliyor hangi örneğin hangi sırada olduğunu.
İpi, şişi, senesi hep aklındadır. Hangi örneğin ne vakitler moda olduğunu da
hatırlıyor. Yılı ile ayı ile. Hocam diyor, genç kadın. Duymuyor şimdi, dalıp
gitmiş, kulaklarında bir konuşmanın sesleri.
Kutudaki
yığından büyük ataçla tutturulmuş kalın bir kâğıt destesi alıyor. Transkript
diye not düşmüş üzerine kendi yazısı ile. Gençlik güzel şey, harflerin
çengelleri şekilli, kuyrukları kıvrak, şapkaları havalı. Tarih notu silinmiş.
Ses kaydını bulmak zor olacak şimdi. Hangi kasettedir kim bilir. Koltuğu biraz
sola çevirip kutuyu ayaklarının arasına kaydırıyor? Kutuya bir göz atıyor.
Kaset falan yok. Büroyu taşırken kaybolmuş olabilir mi kasetler veya başka bir
çalışmanın arşivine karışmış? Transkripti okumaktan başka çare yok. Görüştüğü
kadının hafifçe gergin ifadesi, yüzünün ilk kırışıkları, başındaki tülbentin
kenarındaki oya, kalınca bilekleri gözünün önünde. Sesi yok sadece. Tınısının
hoşluğunu hatırlıyor, şivesini. Soruları cevaplarken koruduğu hafif koşu
temposunu, arada nefes almak için durakladığında tülbentinin ucunu çözüp
yeniden bağlamasını, oturuşunu düzeltmesini. Oturuşu her değiştiğinde kadının
anlattığı hikâyenin bir yol ayrımına geldiğini hatırlıyor. Sonra yeni bir soru.
Otuz yıl önce yapmıştı bu görüşmeyi. Toplam beş gün, gün başına yaklaşık iki
saat boyunca görüşmüşlerdi. On saatlik kayıt, karşılığınca transkript
birikmişti. Dil Tarih'ten Hasköy'e, Hasköy'den Fakülteye kadının kocasının
gönderdiği araçla gidip gelmişti. Baş komiser razı gelmemişti misafirlerinin
zahmet çekmesine, karakolun araçlarından birini adeta emrine vermişti beş
günlüğüne. İnsan aklı bir garip, niçin Ankara'daki binlerce kadının arasından
görüşmek için bu kadını seçtiğini şimdi hatırlamıyor. Makalede yazıyordur
sebebi uzun uzun, kendi makalesi, yazdığını hatırlıyor, ona da sıra gelir nasıl
olsa. Okumaya başlıyor, bir soru, bir cevap, bir soru, bir cevap. Bazı
sayfaların kenarlarına notlar düşmüş, her not bir okla bir cümleye, bazen bir
paragrafa yönleniyor.
Kadının
yabancılık hissetmemesi için havadan sudan sorularla başlıyorlar. Aslında meta
veri. Nerelisiniz? Muş. Annem Diyarbakırlıdır. Ankara'ya Muş'tan mı geldiniz?
Hayır Sivas'tan. Daha evvel Muş'ta ve Erzurum'da. Kaç yaşındasınız? Elli. Kaç
çocuğunuz var? Üç. Okuma-yazma biliyor musunuz? Okula gitmedim, akşam kursunda
öğrendim, kızım da öğretti. Kuran dili de okuyabiliyorum. Türkçe'den başka dil
biliyor musunuz? Kürtçe biliyorum, Arapça'yı anlıyorum ama konuşmam zayıftır.
Annem hepsini hem anlardı, hem konuşurdu, hem öğretirdi.
Savaş
zamanında çektikleri yokluğu anlatıyor. Kurutulmuş mısır koçanlarını öğütüp un
yaparlarmış. Bir şeye benzemeyen, elde dağılıp giden ama nihayetinde doygunluk
hissi veren bir ekmek pişermiş. Kardeşlerini ve bacılarını anlatıyor,
birbirlerine nasıl sahip çıktıklarını. Yokluk günlerini anlatırken utanma
ifadesi yok yüzünde, kimsede yoktu o zaman diyor. Olanı getiriyorduk sofraya.
Tarlaya gittiğini anlatıyor, nasıl çalıştığını, ormandan nasıl mantar topladığını.
Milli Eğitimden yatılı kız okuluna öğrenci toplamak için gelen bir heyetten söz
ediyor, anlatırken üzgün. Aile büyükleri göndermemişler, kız çocuğu niye
okusun. Hak dilini öğrenmiş olmanın yettiğini anlatıyor. Ovada çıplak ata nasıl
bindiğini anlatıyor. Ses kayıtları kayıp olsa da, kadının bunları anlatırken
yansıttıkları hala aklında, nasıl heyecanlıydı sesi. Atın yelesinden tutup göz
alabildiğine ovayı nasıl geçtiğini anlatıyor. Anlatırken nefesi sıklaşıyor,
gözleri ışıldıyor, vücuduna yeniden bir gençlik heyecanı yerleşiyor. Ayakları
yerden kesiliyor gibi, özgürlük hissi, kopup gitme ihtimali. Sol elini yumruk
yapmış, yeleden tutar gibi. Geç evlendiğini anlatıyor, neredeyse evde kalmış
sayılırmış o yaşta. On üç çocuk doğurduğunu, şimdi üçünün hayatta olduğunu
anlatıyor. Hastalıklar almış çocuklarını. Bir defasında ikiz bebekleri ile
memleket yolundayken bindikleri minibüs dağ başında bozulmuş, tipinin
ortasında. Sonrasını anlatmıyor, gözleri buğulu.
Transkripti
sehpaya bırakıyor, eliyle havada bir tilda çiziyor. Pencerenin dışında kar
kesiliyor, soğuk yok, ses yok. Görüşmeden aklında kalanları düşünüyor hala.
Geniş gövdeli, sağlam bir ağacı andırıyordu kadın. Üstündeki yaralarla, kırık
dallarının gövdede kalmış dipleriyle bir ağaç. Daha fazlası gelmiyor aklına.
Sola çeviriyor başını, kuzineye doğru. Görüşmeden sonraki kışın başında Baş
komiser çalmıştı kapısını, yanında iki memuruyla. Korkmuştu önce, kötü bir şey
mi olmuştu yoksa? Baş komiser, Hocam demişti, bu sizin için. Soğuk kış
günlerinde bizi hatırlayın. Kuzinesini beğendiğini kadına keşke söylemeseydi.
Ses kayıtlarını bulması lazım, kutunun dibinde olmalı. Yerinden kalkıyor,
kutuyu kaldırıp ters çeviriyor. Yere örgü örnekleri dökülüyor, çeşit çeşit.