Hala
nefes alıp verenlerden bile haber almaz iken, bir mezardan bu kadar sık haber
almak.. Mezarın taşı yosun tutmuş, mezarın kaidesi kırılmış, mezar çok kötü
olmuş, mezarın göğsünü otlar bürümüş, yazısı kaybolmaya yüz tutmuş. Son
günlerde akrabalardan kimle konuşsa, kadın mezardan öyle veya böyle bir haber
aldı. Haberi verene değilse de, haberin sebebi olay akışına, siz dilerseniz
kader deyin, lanet okumayı da ihmal etmedi. Hayatın düzgün akışı diye bir şey
varsa, o düzgün akışa göre yapılması gereken tarihten elli belki altmış yıl
önce yapılmış bir mezar çünkü bu. Yokuşun insafa geldiği yerden sağa, camiden
sola döndükten, yeşil boyalı demir kapıdan geçtikten bir kaç adım sonra yaz
sıcağında sararmış diz boyu otların arasında, kışın karların. Silik pembe taşıyla
orada duruyor.
Güneş
eğilirken taşı son bir kez aydınlatıyor ve yoluna devam ediyor, her akşam böyle
bu. Taşın silik pembesi aynı siliklikte bir griye dönüyor. Gök tümden
karardığında gri de kaybediyor içindeki ödünç ışığı. Taş, mezarlık, ağaçlar, cami,
camiden inen yol, ta ki aşağıdaki camiye kadar, artık zifiri siyah. Her gün
böyle bu.
Silik
pembe taş, kadın için sadece bir taş değil, bir mezar taşı değil, ablasının
mezar taşı değil. Bir kilometre taşı bu. Taşı yapan usta herhalde bilmez taşa
yazdığı tarihin uğursuzluğunu. Kadın biliyor. Her yılın son günü, çocuklarıyla
yeni yılı karşılamaya hazırlanırken dilini esir alan acılı türküler bundan.
Başını bir türlü yukarı kaldıramayışı bundan. Genç ölümlere belki herkesin
olduğundan daha tahammülsüz olması bundan. Gece karanlığından sakınması,
sırtını hiç kimse olmazsa bir mindere yaslamadan uyuyamaması bundan.
Sabah
indi Muş'a. Teyzesinin evine yerleşip üstünkörü bir kahvaltı ettikten sonra
attı kendini dışarı. Kale mahallesi çok uzak değil, teyzesinin evinden çıkıp
caddeden yukarı yürüyor. Yol üstündeki şekerciden bir büyük torba meyveli şeker
alıyor, sakız kıvamında olanlardan. Cadde, eski valilik binasının bulunduğu
meydana ulaşıyor. Sola dönüyor oradan, şehrin eski esnafının sağlı sollu
yerleştiği kısa yokuşu çıkması uzun sürüyor, elli yıl kadar. Bu yokuş, esnaf
kahvelerinde oturup çay içenlerin bekçilik ettiği bir zaman tüneli. İlk
durağına ulaştı kadın, şehrin eski meydanına. Kale mahallesine çıkmak o kadar
kolay ki şimdi. Eski meydanı terk ettikten sonra, sağa sola sapmadan yokuşu
izlemek yeterli. O yokuş Kale mahallesi, o yokuşun sonundaki mezarlık Kale
mahallesinin mezarlığı. Yol mezarlığa ulaştıktan sonra dağın eteğindeki bağlara
doğru devam ediyor. Kadının haritasında mezarlıktan ötesi ıssızlıkla bir.
İsteksiz
değil, ama boynu bükük merhaba diyor. Çok yıprandım diyor, eskisi kadar
uğrayanım yok diyor, ilgisizlikten yakınıyor. Ölümüm yakın artık diyor. Eşle
dostla helalleşmeden gitmek olmaz diyor. Toz içinde her yeri, çehresi sıcaktan
iyice kavrulmuş. İhtiyarlamak kötü diyor. Eski meydan çok üzgün. Kadın da.
Çocukken içinde kaybolurdu, koşmakla bitiremezdi. Meydana bakan yıkılmış
evlerin arasından birkaç adımda kaçıyor şimdi, yokuştan yukarı, ağır ağır.
Meydanın boğazı düğümleniyor.
Ne
olmuş buraya böyle, bu nasıl bir deprem? Üç beş betondan yapılma ev dışında
bütün evlerin sadece damını yıkmış. Duvarlar çoğunlukla sağlam. Yıkılan
damların tozu duvarların arasına yığılmış. Yeni şehirde tek bir ev
yıkılmamıştı. Kerpiç aslında çok dayanıklıdır demişti annesi, on yıllara, yüz
yıllara meydan okur.. Öyleyse bu yıkıntı niye? Taşı ayıklanmış toprak önce
suyla buluşur. Sonra saman katılır onlara, kaynaşırlar. Bir tahta kalıbın
içinden, güneş gelir, suyu usulca alır götürür. Kendilerini terk edip giden
suyun acısıyla toprakla saman birbirine öyle sıkı sarılır ki, bir daha
ayrılmazlar. Yağmurla da gelse, karla da, su bir daha aralarına giremez. Belki
bu bağın kuvvetinden, bu kerpiç evlere hastalık ve sair uğursuzluk giremez-di.
Şimdi bir deprem ayırmış samanı topraktan. Bu ayrılık bir garip.