Pages

2013-08-24

Bir Yokmuş

Hala nefes alıp verenlerden bile haber almaz iken, bir mezardan bu kadar sık haber almak.. Mezarın taşı yosun tutmuş, mezarın kaidesi kırılmış, mezar çok kötü olmuş, mezarın göğsünü otlar bürümüş, yazısı kaybolmaya yüz tutmuş. Son günlerde akrabalardan kimle konuşsa, kadın mezardan öyle veya böyle bir haber aldı. Haberi verene değilse de, haberin sebebi olay akışına, siz dilerseniz kader deyin, lanet okumayı da ihmal etmedi. Hayatın düzgün akışı diye bir şey varsa, o düzgün akışa göre yapılması gereken tarihten elli belki altmış yıl önce yapılmış bir mezar çünkü bu. Yokuşun insafa geldiği yerden sağa, camiden sola döndükten, yeşil boyalı demir kapıdan geçtikten bir kaç adım sonra yaz sıcağında sararmış diz boyu otların arasında, kışın karların. Silik pembe taşıyla orada duruyor.
Güneş eğilirken taşı son bir kez aydınlatıyor ve yoluna devam ediyor, her akşam böyle bu. Taşın silik pembesi aynı siliklikte bir griye dönüyor. Gök tümden karardığında gri de kaybediyor içindeki ödünç ışığı. Taş, mezarlık, ağaçlar, cami, camiden inen yol, ta ki aşağıdaki camiye kadar, artık zifiri siyah. Her gün böyle bu.
Silik pembe taş, kadın için sadece bir taş değil, bir mezar taşı değil, ablasının mezar taşı değil. Bir kilometre taşı bu. Taşı yapan usta herhalde bilmez taşa yazdığı tarihin uğursuzluğunu. Kadın biliyor. Her yılın son günü, çocuklarıyla yeni yılı karşılamaya hazırlanırken dilini esir alan acılı türküler bundan. Başını bir türlü yukarı kaldıramayışı bundan. Genç ölümlere belki herkesin olduğundan daha tahammülsüz olması bundan. Gece karanlığından sakınması, sırtını hiç kimse olmazsa bir mindere yaslamadan uyuyamaması bundan.
Sabah indi Muş'a. Teyzesinin evine yerleşip üstünkörü bir kahvaltı ettikten sonra attı kendini dışarı. Kale mahallesi çok uzak değil, teyzesinin evinden çıkıp caddeden yukarı yürüyor. Yol üstündeki şekerciden bir büyük torba meyveli şeker alıyor, sakız kıvamında olanlardan. Cadde, eski valilik binasının bulunduğu meydana ulaşıyor. Sola dönüyor oradan, şehrin eski esnafının sağlı sollu yerleştiği kısa yokuşu çıkması uzun sürüyor, elli yıl kadar. Bu yokuş, esnaf kahvelerinde oturup çay içenlerin bekçilik ettiği bir zaman tüneli. İlk durağına ulaştı kadın, şehrin eski meydanına. Kale mahallesine çıkmak o kadar kolay ki şimdi. Eski meydanı terk ettikten sonra, sağa sola sapmadan yokuşu izlemek yeterli. O yokuş Kale mahallesi, o yokuşun sonundaki mezarlık Kale mahallesinin mezarlığı. Yol mezarlığa ulaştıktan sonra dağın eteğindeki bağlara doğru devam ediyor. Kadının haritasında mezarlıktan ötesi ıssızlıkla bir.
İsteksiz değil, ama boynu bükük merhaba diyor. Çok yıprandım diyor, eskisi kadar uğrayanım yok diyor, ilgisizlikten yakınıyor. Ölümüm yakın artık diyor. Eşle dostla helalleşmeden gitmek olmaz diyor. Toz içinde her yeri, çehresi sıcaktan iyice kavrulmuş. İhtiyarlamak kötü diyor. Eski meydan çok üzgün. Kadın da. Çocukken içinde kaybolurdu, koşmakla bitiremezdi. Meydana bakan yıkılmış evlerin arasından birkaç adımda kaçıyor şimdi, yokuştan yukarı, ağır ağır. Meydanın boğazı düğümleniyor.
Ne olmuş buraya böyle, bu nasıl bir deprem? Üç beş betondan yapılma ev dışında bütün evlerin sadece damını yıkmış. Duvarlar çoğunlukla sağlam. Yıkılan damların tozu duvarların arasına yığılmış. Yeni şehirde tek bir ev yıkılmamıştı. Kerpiç aslında çok dayanıklıdır demişti annesi, on yıllara, yüz yıllara meydan okur.. Öyleyse bu yıkıntı niye? Taşı ayıklanmış toprak önce suyla buluşur. Sonra saman katılır onlara, kaynaşırlar. Bir tahta kalıbın içinden, güneş gelir, suyu usulca alır götürür. Kendilerini terk edip giden suyun acısıyla toprakla saman birbirine öyle sıkı sarılır ki, bir daha ayrılmazlar. Yağmurla da gelse, karla da, su bir daha aralarına giremez. Belki bu bağın kuvvetinden, bu kerpiç evlere hastalık ve sair uğursuzluk giremez-di. Şimdi bir deprem ayırmış samanı topraktan. Bu ayrılık bir garip.