Pages

2016-05-03

Erendil

Bekleyiş uzayınca anlıyorum dışarı bakışının pek de bilinçli olmadığını. Dalmak gibi daha çok, bana döndüğünde gözleri buğulu halde, uzaklara bir dalış ama mekânda değil zamanda. İnsan en çok çocukluğuna dalar diye biliyorum, aklımda bu canlanıyor. Sorunsuz, bir bakıma mutlu, şeker kâğıdına sarılı çocuklukları olanlar bu dalışlardan çoğunlukla sağlam çıkıyor, neşe ve huzur ile. Çocuklukları sorunlarla sarmalanmış olanların aslında çocuklukları hiç olmamış gibi sayılabilir, bu tanımsal açıktan kaçmak zor. Belki bu yüzden, bu türden çocukluklara dalanlar bir an sonra kendilerine geldiklerinde vurgun yiyebiliyorlar. Aniden yüzeye çıkışla beraber gözlerde buğu hâsıl olması normal, ama gözyaşı değil. Böyleleri gözyaşı kanallarını çoktan emekli etmişlerdir.
Ne oldu diyorum, istersen anlat. İşler nihayetinde yetişecek, her zaman yetişir. Gel birer kahve daha içelim, bir yerden başla, aksın gitsin. Rahatsız olmuş gibi değil bu önerimden. Tamam der gibi başını sallıyor.
Çok kitap okudum aslında diyor, sayamayacağım kadar çok. Okuduğum her satırı hatırlarım, yazarın neyi ve nasıl anlattığı hep aklımdadır. Sayfalardaki basım hatalarını bile unutmam. Çocukluğumdan beri okuduğum hiçbir satır kaybolup gitmedi. Çok da yazdım. Sayısız kısa hikâye ve birkaç uzun. Şiirleri içimden yazıp kendime okudum. Ustam on iki yaşım bittiğinde bana bir dolmakalem verdi, bir de kalın defter, sayfaları çizgisiz. Sözleri hala aklımda. Aklından geçenler seni esir almaya başladığında bu deftere yaz. Sen onlara esir olma, onlar sana esir olsun. Kinini, hiddetini bu deftere hapset. İstersen arada bir ziyaret et yazdıklarını, hal hatır sor, istersen izin ver başkaları da görsün onları, ama asla çıkarma dışarı. Ne yapsam, ne etsem yaralarını tam saramıyorum, biliyorsun demircilikten başka bir iş bilmem ve biliyorsun insan ruhu demirden değil. Bildiğim bir şey var yine de, aklını esir alan her ne ise onları bu deftere hapsedersen hiç olmazsa ateşten yeni çıkmış demire daha iyi davranırsın. Bu iş hınçla olmuyor. Bana kalemle beraber verdiği mürekkebin kokusunu hala hatırlarım, artık bulunmuyor.
Yıllar geçtikçe defterler çoğaldı. Yazdıkça yazdım, kendinden başka okuyucusu olmayan bir yazar, kendi kuyruğunu kovalayan bir kedi. Ustam doğru söylemiş, bu sayede tek bir şey olmadım, kendini sokan bir akrep. Çocukluğumun ateşi defterde hapisti, gerçeği fırında. Kendimi hiç çepeçevre kuşatılmış gibi hissetmedim böylece. Ustam evlenmemiş bir adamdı, bir akrabası, bir yakını da yoktu. Güneşle uyanır, öğle vaktine kadar yoğun çalışır, ikindiye kadar tempoyu düşürür, akşama kadar ortalığı temizlemiş olurduk. Yatma vaktine kadar Ustam radyosunu dinler, bağlamasını çalardır. Çalma dediysem de tıngırdatma daha çok. Ben ise okurdum ve yazardım, o kadar. Tek dinleyicisi olan bir müzisyen, kendinden başka okuyucusu olmayan bir yazar, düz hesapla elleri nasırlı iki demirci idik.
İlkokuldan sonrasına devam etmemiştim, etsem çok fark eder miydi bilmiyorum. Matematiği ve fenni atölyede öğrendim sayılır, iyi bir öğretmenim vardı. Dil ve edebiyatı öğrenmeye o kalın defterle başladım. Sonra her ay iki kitap gelmeye başladı, şehre gidenlere ısmarlanan romanlar, hikâye kitapları, tiyatro oyunları. Giderek arttı gelen yayınların sayısı. Ustam yazdığım zamanlarda beni hiç rahatsız etmezdi. Atölyede bütün gün istekleri, uyarıları bitmeyen adam değişirdi ben yazarken. Yaz günü ise karpuzum çayım, kış günü ise helvam portakalım önümden eksik olmazdı. Başlangıçta bu adamın kâinatın benden özrü olduğunu düşünürdüm. İki kere ailesiz kalmış bir çocuğa gönderilen bir koruyucu melek. Bazen kendimi Pinokyo'ya benzetirdim, Ustam Geppetto. Bazen garip gelirdi, bir demircinin içinden taşan bu incelikler. Sonra anlayıverdim, kâinatın özür değilse de bir telafi planı vardı. İçi tümden sertleşmiş bu çocuğu yeniden işlemek için mükemmel aday bir demirciden başkası olamazdı.
Bak, diyor, şimdi sana bir şey göstereceğim, ama bize karanlık lazım. Gözüyle işaret ediyor, atölye pencerelerinin kepenklerini kapatıyoruz. İçeri girip kapıyı ve fırının kapağını da örtünce tamam diyor. Neyin tamam olduğunu anlamıyorum, ortalık hala karanlık değil. İşte diyor, işte. Raftaki kavanozdan bembeyaz bir ışık sızıyor, sadece rüya değilmiş. Göz kamaştıran bir ışık değil ama çevreyi görmemize yetecek kadar kuvvetli. İşte diyor, Ustamın bana verdiği büyülü hediye. Yazarken ne zaman dalıp gitsem, dertlenir gibi olsam, Ustam yanıma gelirdi. Eliyle yüzümü sıvazlar, sonra sanki elinde bir şey varmış da kavanoza dolduruyormuş gibi bir hareket yapar, sonra da kavanozu kapatırdı. O bağlamasına ben defterime dönerdim. Bu, aramızdaki bir oyun gibiydi. Hiçbir hareketini sorgulamadığım gibi Ustamın bu hareketini de sorgulamadım. Yıllar sonra Ustam bu dünyadan göçtükten sonra eskileri karıştırırken buldum kavanozu. Ustamın kıyafet dolabının dibinde hafif hafif ışıldıyordu. Çok kafa yordum ne olduğuna, sanıyorum buldum da. Yüzümü sıvazlarken topladığı bir çocuğun dalıp giden bakışlarında harcanan hayat ışığıydı. Ustam bu kavanozu doldurmamış olsaydı dünden bugünü, bugünden geleceği görebilir miydim? Haydi, çalışalım şimdi. Yazdıkların diyecek oluyorum, kitapların. Yaktım diyor, hepsini yaktım.

2016-05-01

Tavında

Yüzünün sağını ateş aydınlatıyor. Dalgalanmayan kırmızı ateş, parlak, sıcak, şefkatli ama fazla yakınlığa gelmeyen. Sağ dirseği tezgâha dayalı, elinde yarısına inmiş çayı ve parmaklarının arasında sigarası, külü düşmek istiyor artık. Sol elinde telefonu var, gözleriyle okuyor, sayfa bitmeden başparmağı hareketlenmiyor. Eski tip bir adam, parmağını ıslatıp ekranı köşesinden çevirmeye çalışır mı çalışır. Gülümsüyorum, gözlüğünün üstünden kısa bir bakış fırlatıyor benden yana, sonra okumasına dönüyor. On beş belki yirmi dakika sürüyor bu. Şimdi düşününce üç sigara ve iki çay sürüyor da diyebilirim, atölyede çalışırken görebileceği bir saat yok, zamanı farklı yolla ölçüyor olmalı. Saate telefon ekranından bakıyor olmalı. Belki hiç bakmıyordur, zihninde hassas bir sayaç vardır, kendisinin bile farkında olmadığı, sessiz ve derinden işleyen. Okuması bittiğinde gözlerini atölyenin içinde gezdiriyor.
Telefonu duvara asılı rafın üstüne bırakırken, fena değil diyor, erbabı değilim bu işin, ama fena değil. Bir yerde söyleyeceksin kadının görmediğini, orası belli. Bin tür sihirbazlıktan sonra söyleyeceksin, okuyanın dikkati başka bir yerdeyken söyleyeceksin. Herhalde okuyana anlatmıyorsun hikâyeyi, kastın kendine olmalı. Benim de öyle. Çocukluğumdan beri bu atölyedeyim, aynı fırın, aynı örs, aynı çekiç. Birkaç vuruş hızı vardır, keyfine göre olmaz. Son suyu verip biledikten sonra bıçağın neye benzeyeceği bellidir aslında, ama ben her defasında bilmezden gelirim, şaşırmak isterim. Şaşırırım da işin gerçeği, bir cevherin içinden kirle toprakla çıkan şeyin dönüp dolaşıp ateşte sınandıktan, arındıktan, suyunu aldıktan sonra böyle saf ve keskin olmasına şaşırırım. Ben ufakken ustam aynı şaşkınlığı her defasında yaşadığını anlattığında garip gelirdi bana. Son nefesini verirken, sana mirasım bu olsun dedi, gözün görmesin, kulağın duymasın, ellerin tutmasın ama bu şaşırma kabiliyetini sakın ola kaybetme. Ustamın kırkı kırk birine dönene kadar çekiç sallamadım, tek iş yapmadım. Sadece günde üç atölyeye uğradım, fırını harladım. Bir kere soğursa bir daha feri yerine gelmez. Kırk birinci gün geldim, ustamın iş defterini açtım, önce ilk gelenden başlayıp işleri tamamlamaya başladım. O günden beri her gün, Cumartesi yarımdır, Pazar benim. Ötesi burada geçti.
Telefonu bıraktığı rafta duran kavanozu alıyor, bir ucu iş önlüğünün kemerine bağlı bezle çepeçevre sildikten sonra yeniden yerine koyuyor. Sonra fırına dönüyor, maşayla aldığı koru çaydanlığı besleyen mangala bırakıyor, çevresini mangaldaki küllerle destekliyor. Demliğin kapağını açarken, çaydanlığı bana uzatıyor kaşlarını kaldırarak.
Çaydanlığa su doldurmak için yerimden kalkıyorum. Atölyenin içme suyu büyükçe bir toprak küpün içinde. Küpün sapına asılı kepçeyi alıp suyu aktarmaya başlıyorum. Güzel olan her şeyin oluşumunda hassas bir sıralama ve zamanlama var. Bu gayet okullu, altı çoktan çizilmiş bir bilgi. Küpü biraz devirebilsem çaydanlığı gür ve ani bir akışla doldurabilirim aslında, ama küp ağır, demirden yapılmış üçayaklı çember bir kaideye oturmuş, ağzından içeri bakamıyorum. Uzun saplı kepçeyi küpün ağzından sokup suyun ilk direncini hissetmeyi bekliyorum, işte o direniş, sonra küçük bir el hareketi ile kepçe suya dalıyor, tümü dolmuş olmalı. Dolu kepçeyi içindekini dökmemeye özen göstererek küpten çıkarıyorum, suyu çaydanlığa aktarıyorum.
Çaydanlığın tabanı hala sıcakmış, suyu hoş karşılamıyor, bir tıslama sesiyle yerine yerleşiyor su. Çaydanlığın dibinde bir parmaklık yer kaplıyor bir kepçe su. Şimdi en baştan, kepçe, küp, suyun direnci, küpten çaydanlığa taşınan su. Şimdi iki parmak su var çaydanlıkta, tıslama sesi yok. Beş kere daha. Sonraki tekrarlarda suyun yerini biliyor kepçe, küpteki su pek de eksilmiyor, önceden neredeyse şimdi de orada.
Kepçeyi yerine astıktan sonra çaydanlığı uzatıyorum. Yedi defada dolar diyor, hep yedi defada. Bu çaydanlığın alırı yedi parmak sudur, sekizinciyi almaz. Alırsa da kaynatırken burnundan gelir, altındaki kor ateşi azaltır. Küpteki suyu merak edersen doksan dokuz parmaktır. Ama küpün çapına bakarsan dibinde beş parmaktır, göbeğinde altmış altı, ağzında otuz üç. Silindir olsaydı otuz üç ile altmış altı arasında düz bir rakam olurdu, o zaman da küp olmazdı. Ben ufakken şu taburenin üstüne çıkardım su doldurmak için diyor. Ustam en başlarda üç kepçe su isterdi, sadece üç. Kırk beş dakika sonra üç kepçe daha.
Ben büyüdükçe kepçe sayısı arttı, doldurma sayısı önce azaldı, ben de çay tiryakisi olunca yine arttı. Ustama sormadım, niçin küp, neden kepçe demedim. Bakır atölyesinde şehir suyu kullanıyorlar, biz niye haftada üç eski mahalleye taşınıyoruz su getirmek için diye sormadım. Bazen atölyede kimse yokken, fırınla küp konuşuyor gibi gelir bana, fırın der ki yavaş yavaş, çok sıcak ama yavaş. Küp cevap verir, yavaş yavaş, hatta durgun, serserin ama yavaş. Sana söyleyeyim mi diyor, güzel şeylerin doğması için, nasıl diyeyim, hassasiyet gerekiyor, takıntı gibi bir şey.
Her işi düzgün yapmak lazım ama güzel bir şey düzgünlükten fazlasını istiyor. Demiri düzeltmek zor değil, ama büküp de hoş bir bakışla buluşturmak zor. Annem istememiş beni daha bebekken. Babam ben doğduktan üç ay sonra askere gitmiş, bir daha dönmemiş. Anneme talip çıkınca talibine varmış annem, tam o ara sütten kesmiş beni, kendinden de. Evlendiği adamla başka şehre gidince annem, iş dedemle nineme düşmüş. On bir yaşıma kadar onlarla kaldım. Dededen baba, nineden ana. Sonra onlar da gitti. Bunu söylerken iki eliyle perde çekiyor yüzüne. Yaptığım eşyanın sahibinden sevgi görmesini istiyorum diyor demini alan çayı bardaklarımıza doldururken. Senin de istediğin belli. Ama diyor, sır tutabilir misin? Cevap bekler bir hali yok.
Çaydan bir yudum aldıktan sonra işimize dönüyoruz. Akşam el ayak çekilip diğer esnaf evlerinin rahatlığına döndüğünden beri atölyedeyiz. Hataları anlatıyor canlı örneklerle. Metali ısıtıyor, çekicini eline alıyor, doğru yoldan yapıldığında demir parçaların esnekliği, dayanımı, kırılganlığı nasıl olur, hangi yanlışlar neye yol açar. Her hatayı bir kere yapıyoruz, üçayağa takılı kameramla kaydediyoruz. Buradaki işimiz bitince parçaları alıp testler için okula geçeceğiz. Sonra makaleyi hazırlarım üç ay içinde, sempozyum altı ay sonra, yetişiriz.
Sabah olmasına iki saat var. Elimizdeki parçayla ilgili kaydı bitiriyoruz. Haydi diyor, uyumak da lazım. Demir sıcakken şekil alıyor ama soğukken keskin, soğumak da lazım. Adamın demirden fazlasını işlemiş olduğu belli, basit şeyleri bile ifade ederken dolambaçlı sözler çıkıyor ağzından. Atölyenin üst katındaki yataklarımıza uzanıyoruz. Klasik yer döşeği, sert ama rahat yastığım, üzerimde yün yorgan. Çocukluğuma giden bir uzay kapsülünde olduğumu düşünüyorum son olarak. Uykunun sıcaklığı ne güzel.
Raftaki kavanoza takılıyor gözüm. Buzlu camdan çeperinden hafifçe ışık sızıyor. Yavaşça göz kırpar gibi, çevreyi biraz aydınlatıyor, sonra yerini loşluğa bırakıyor. Yine, sonra yine, derin nefesler gibi. Elimi rafa uzatıyorum, kavanoza dokunacağım anda çarşıdaki caminin ezan sesine uyanıyorum. Sabah ezanını oldum olası sevmişimdir. Bana şefkati hatırlatır. Çocukluğum boyunca geçirdiğim hastalıklarda ve nedense hep beşinci günün sabahında ateşim düştüğünde sabah ezanının sesine uyanırdım. Annem başımda, eli alnımda, ateşime bakıyor, termometreden daha duyarlı eller, mekânda ve zamanda uzağı görebilen gözler, eline sinmiş sigara kokusunun bana verdiği huzur. Gözüm ahşap kirişlere takılıyor. Hafifçe eğrilmiş kirişler, onların taşıdığı ahşap tavan. Hepsi aynı kerpiç damın altında. Atölyenin yarı yüksekliği yer hizasının altında, altı yüksek basamakla iniliyor atölyeye. Uyuduğumuz katla birlikte evin yüksekliği bir buçuk kat ediyor. Adam da evi gibi. Erbabı değilim diyen bir insan niçin fena değil der ki? Buna anlam veremiyorum. Gece laf lafı açarken soramadığıma hayıflanıyorum ama çaresi yok. Lafın lafı açtığı yerde en çok susarak konuşursun, değilse sohbet akmaz, donuverir. Zihnimde iki kelime dönüyor, demirden fazlası, demirden fazlası, demirden…
Boynumda bir dokunuşla gözümü açıyorum yine, yüzüme bakıyor, haydi gün bitti neredeyse diyor, kalk da kahvaltı yapalım, sonra iş bizi bekler. Atölyeye komşu tuvalete iniyorum, yüzüme çarptığım soğuk su, beyaz sabunun klasik kokusu. Bahçede bir iki geriniyorum. Şimdi bir fincan filtre kahve olsa ne güzel olurdu. İçeriden sesleniyor, gelsene diyor, çayını soğutma. Sade ve lezzetli bir kahvaltı, sıcak lavaşın arasında çökelek, çok az pul biber ile. Tabakta söğüş domates, salatalık, yanında biraz siyah zeytin. Çay demini çok güzel almış.
Öğleye kadar çalışıyoruz atölyede. Çekim yapıp not tutmaya devam ediyorum. Çekimlerin bazı yerlerinde soru-cevap formatına kayıyoruz. Özellikle vurgulanması gereken bir işlem yapıyorsa işlemin adını söylüyor. Ana basamaklarını soruyorum, kısaca sayıyor ve uygularken işte şimdi diyor. Bu işte şimdilerin her biri makalede bir bölüm veya alt bölüm olacak. Çekimin bir yerinde duralım anlamında bir işaret yapıyor, kamerayı durduruyorum. Dün okurken hoşuma giden bir şey vardı diyor, nasıldı, yazar her durumda bıçakla yapılan bir işin sahibidir. Her durumda içten kopan çığlıkların nedeni, belki sadistçe bir dürtünün sahibi. Yazarın işi kalemledir sanılır, aslında bıçakladır. Ezberden söylüyor satırları, hiç atlama yapmadan. Bilir misin diyor, sır tutmayan sır da tutamaz. Ne demek istediğini sormak için tam ağzımı açacakken telefonu çalıyor, selam sabahtan sonra tamam, hemen çıkıyorum diyor. Çok geç kalmayacağını söyleyip atölyenin kapısından fırlıyor.
Çantamdan Kırk Satır'ın son sayısını alıp tabureye oturuyorum. Sayfaları havalandırır gibi gözümün önünden geçirirken sayfalar dönmeyi kesiyor derginin sonuna yakın bir yerinde. Tavında başlıklı iki sayfalık bir bölüm. Bölümdeki yazının başlığı Bavul, isimsiz basılmış. Bir sigara yakıp okumaya başlıyorum.
Fikirleri sizi rahatsız ettiğinde edebi eserlerini çöpe atıyorsunuz, yazdıklarına gücünüz yetmediğinde İngilizceden çeviri gibi duruyor diyorsunuz, basbayağı Türkçe hazırlanmış, Türkçe sunulmuş ödül konuşmasını duyduğunuzda iyi bir konuşmacı olmadığını söylüyorsunuz. Ülkemize ödül gelmesi güzel ama diye başlayıp böyle devam eden eleştirilerle…
İlginç bir yazı. Benim de gönlümden geçenleri dillendiriyor. Sanatçının özellikle siyasilerce bir eğlendirici, bir şov insanı olarak görüldüğü bir dönemden geçiyoruz. Belki de geçmiyoruz, hep bu dönemde kalacağız, ürpertici de olsa. Toplumun yaygın biçimde bu görüşte olduğu aşikâr. Sağdan veya soldan, kuzeyden ve güneyden fark etmiyor aslında. Her kesim sahiplendiği sanatçının, sahiplendiği görüşün düpedüz bir sunucusu olmasını, öylece kalmasını istiyor. Yazmasını istiyor ama düşünmesini değil. Partizanlık istiyor, eleştiri değil. Topluma ayna tutmasını istiyor ama hataları göstermesini değil.
Ortada belki bir baba var, belki yok. Belki bir bavul var, belki yok. Varlığın ve yokluğun çıplak gözü kavurduğu bir dünya değil mi edebiyat? Nihayetinde adam babasının bavulundan yola çıkıp otuz iki yıllık yazarlık tecrübesinin matematiğini dört bin kelime veya otuz dokuz dakikalık bir konuşma ile kristal netliğinde sunduğunda avuçlarınız yanana kadar alkışlamadan eleştirmeye başlamayın diye bitiyor yazı. Sonunda ekliyor, eleştiriden anladığınız her ne ise. Pek haklı ama sertçe yazılmış bir yazı olduğunu düşünüyorum, iç sesim haklı ama sertçe diye yankı yapmaya başlıyor. Birkaç tekrardan fazla zaman geçmeden Usta içeri giriyor kollarında iki büyük kese kâğıdı ile. Kese kâğıtlarından birini bana uzatıyor, diğeriyle üst kata yollanıyor. Aşağı indiğinde, bak hocam diyor, kahven geldi, iki çeşit. Bir de Fransız cenderesi getirttim senin için. Geçen hafta ısmarlamıştım, aslında dün burada olacaktı ama bir gün gecikti. Haydi, sen bildiğin gibi hazırla kahveni. Sağ olasın diyorum, çok naziksin. İki fincan kahve hazırlıyorum, biri kendim biri Usta için. İlk yudumunu alırken fincanın ağzından ağır ağır yükselen buharın arkasında bir çift ışıltı var. Gözü dergiye takılıyor. Açık kalmış olan, okuduğum iki sayfayı kuşbakışı tarıyor. Fırını kontrol eder gibi sağına dönüyor hızla, sonra atölyenin penceresinden dışarı bakıyor uzun uzun. Bir ara mırıldanıyor. Ne söylediğini tam olarak seçemiyorum, üç kelime hariç. Ayna, parlak ve yalnız diyor, belki yalnızlık.