Kadın gelincik gördüğünde çocuklar gibi mutlu
oluyor. Önce, hafif rüzgârda salınan binlerce gelinciği hayranlıkla ve hoş bir
gülümseme ile izliyor, sonra gözleri çok uzaklara dalıyor, dağların ötesine
değil yılların ötesine. Aralarında papatyalara ve sair otlara da yaşama hakkı
veren bu kıpkırmızı çiçekler kadının çocukluğuna kadar serilmiş bir güzel
halıdır.
Kadın eğilip halıdan bir gelincik alıyor.
Gelinciğin dişi organı ile erkek organından oluşan iç kısmını nazikçe
koparıyor, kopardığı bu kısmı baş aşağı çevirdiği çiçeğin önceden kısalttığı
sapına takıyor. Yuvarlak dişi organın yanlarından sarkan siyah ipçikler bir baş
oluyor, gelinciğin kırmızı taç yaprakları güzel bir elbise ve kısa yeşil çanak
yaprakları bir üstlük. Bu avucunuzun içinde tutabileceğiniz büyüklükte, çiçekten
yapılmış narin bir bebektir.
Hafiften ısıran erken yaz güneşinin altında
annemle yokuşu tırmanıyoruz, ağır adımlarla. Az önce gelincikten yaptığı bebeği
sol elinde özenle taşıyor. “Yaşasaydı” diyor annem “çok güzel çocukları
olurdu.” Gerçekten öyle, yaşasaydı ışıl ışıl çocukları olurdu. Naçar. Şimdi
Bilge’ye gidiyoruz. Bu yokuşu fırsat buldukça ayaklarımızın değilse zihnimizin
gücüyle çok defalar yürümüşüzdür. Bu defa ayaklarımızın üzerindeyiz; hayata
dair takıldığımız ve artık çözemeyeceğimizi düşündüğümüz şeyleri kısmen veya
tümüyle unutmak istediğimizde Bilge’ye giden yokuşu tırmanır, derdimizi
bakışlarla anlatırız. Bu, her defasında sözsüz ama alabildiğine sert bir ders
alıp eve döndüğümüz bir okuldur.
Annem eskilerden bir hatırasını anlatıyor, bir anneler
gününden, ailede kutlanan ilk anneler gününden. Şimdilerde mayıs aylarının
unutulmazı olan anneler günü takvimler henüz bin dokuz yüz ellilerin sonunu
gösterirken öyle değil; yeni yeni bilinip yayılıyor. En azından Aşkale’de öyle.
Öğretmenleri bir gün derste anneler gününün ne olduğunu anlatıyor ne kadar
önemli olduğunu açıklıyor ve herkesin annesine bir hediye almasını söylüyor.
İlk anneler günü ve anneye hediye tecrübesi o haftanın pazar günü okulda topluca
yaşanacak. Çocuklarda bir şaşkınlık hasıl oluyor; hoşlarına gitse de özel bir
gün, o güne has bir hediye ve hediyenin bir törenle verilmesi garipsenmeyecek
gibi değil. Hediye almak denen şey için öncelikle para gerekiyor. Sevgisi umman
gibi olsa da kalabalık evi tek maaşla döndüren babaya konuyu açmak içinse biraz
cesaret. An itibarıyla anneler günü iki kızın aklında bir yürek burkulmasıdır.
Annemden çok az büyük olan ve aynı ilkokulda
okuyan teyzem, sorunu her derdi çözebileceğini bildiği kişiye açıyor. Bu kişi
anneannemdir. Teyzem naif yaradılışından olsa gerek, işin içindeki sürprizi
bozduğunun farkına varamıyor. Bu çocukluktur.
Anneannem, kızları yanında, yatak odasındaki
ceviz sandığın yanına varıyor. Sandığın örtüsünü topluyor, sonra ağır kapağını
acele etmeden açıyor. Kapak açılırken odayı hoş bir çiçek ve sabun kokusu
sarıyor. Bu koku huzurdur.
Sandıktan kenarları oyalı iki yazma çıkıyor,
anneannemin ellerinde kim bilir ne zamandan saklanmış hediye kağıtlarıyla
sarılıyor, kızların eline teslim ediliyor. Bu, her derde deva annenin
eczanesinden çıkma bir ilaçtır.
Pazar günü geldiğinde kızlar, anneleri
ortalarında, okulun yolunu tutuyor. Anneannem önce küçük, sonra büyük kızının
sınıfına gidiyor. Öğretmenlerin moral veren konuşmalarının ardından kızlarından
gelen hediyeleri açıyor. Her defasında aynı güzel gülümseme, memnuniyet ve
şaşkınlık içinde. Bu şefkattir.
Tören faslı sona erip de eve döndüklerinde
anneannem, kızların okul yolunda yapıp eline tutuşturdukları gelincik bebekleri
cebinden çıkarıyor. Bebeklerin her birini bir yazmaya sardıktan sonra,
yazmaları duvara yüksekçe çakılmış ahşap kitap rafına emniyetle yerleştiriyor. Bu,
tanrıya lâyık bir hediyedir.
Yokuşun sonunda yarım insan boyu taştan bir
duvarla sarılı, uzun otlarla dolu bir bahçeye varıyoruz. Bahçenin kapısına tutturulmuş
ahşap bir plakanın üzerine düzgün harflerle “Kütüphane” yazılmış. Annem kısmen
pas tutmuş bahçe kapısını dikkatle itiyor. Bir gıcırtıdan ziyade, artık kuruyup
kabarmış iki parçanın sürtünmesinden gelen kulak tırmalayıcı bir sesle açılıyor
kapı. Bu, buraya gelenin alacağı bir bilgi var ise onun sesidir.
“Bak” diyor annem. “Hiçbirinin sesi çıkmıyor, oldukları
yerden sakince izliyorlar bizi.” Bir yandan yürüyoruz, bir yandan devam ediyor:
“Hepsinin en az bir bitmiş hikayesi var. Doğru soruları sorarsan istediğin her
şeyi anlatırlar. Birinin yarım bıraktığı hikâyeyi diğeri tamamlar, o da
tamamlamazsa bir diğeri. Artık duyulmak için bir gayretleri yok. Bu yokuşu
ömürleri yettiğince defalarca çıkıp önceki kütüphanecilerden öğrendikleri artık
yettiği zaman kütüphaneci oldular. Bu, kaçınılmazlıktır.
Bahçenin yüksek kesimine yaklaşırken adımlarımız
yavaşlıyor. Annem kısık sesle “sorup öğrendiklerini yazıya dökersen alınmazlar”
diyor. “Duyduğun her hikâyeden bir cümle alıp onları yeniden birleştirsen ve bu
benimdir desen üzülmezler. Bu kütüphaneden ne alsan sana kârdır, seni artırır,
ama buradaki kimseyi eksiltmez. Bu, zenginliktir.”
Bilge’nin yanına vardığımızda annem elindeki
gelincik bebeği oradaki gül ağacının gövdesine yaslı duracak şekilde toprağa
bırakıyor. Gelincik bebek yere bırakılır bırakılmaz hareketleniyor, gül ağacının
önce gövdesini sonra en uzun dalını tırmanıyor, kendini açılmış bir gülün
ortasına bırakıyor. Sağına dönüp uykuya daldığında dönüş yoluna koyuluyoruz.
Bu, hayaldir.