Pages

2019-06-04

Bir Anneler Günü Hikâyesi ve Bilge’ye Giden Yokuş


Kadın gelincik gördüğünde çocuklar gibi mutlu oluyor. Önce, hafif rüzgârda salınan binlerce gelinciği hayranlıkla ve hoş bir gülümseme ile izliyor, sonra gözleri çok uzaklara dalıyor, dağların ötesine değil yılların ötesine. Aralarında papatyalara ve sair otlara da yaşama hakkı veren bu kıpkırmızı çiçekler kadının çocukluğuna kadar serilmiş bir güzel halıdır.
Kadın eğilip halıdan bir gelincik alıyor. Gelinciğin dişi organı ile erkek organından oluşan iç kısmını nazikçe koparıyor, kopardığı bu kısmı baş aşağı çevirdiği çiçeğin önceden kısalttığı sapına takıyor. Yuvarlak dişi organın yanlarından sarkan siyah ipçikler bir baş oluyor, gelinciğin kırmızı taç yaprakları güzel bir elbise ve kısa yeşil çanak yaprakları bir üstlük. Bu avucunuzun içinde tutabileceğiniz büyüklükte, çiçekten yapılmış narin bir bebektir.
Hafiften ısıran erken yaz güneşinin altında annemle yokuşu tırmanıyoruz, ağır adımlarla. Az önce gelincikten yaptığı bebeği sol elinde özenle taşıyor. “Yaşasaydı” diyor annem “çok güzel çocukları olurdu.” Gerçekten öyle, yaşasaydı ışıl ışıl çocukları olurdu. Naçar. Şimdi Bilge’ye gidiyoruz. Bu yokuşu fırsat buldukça ayaklarımızın değilse zihnimizin gücüyle çok defalar yürümüşüzdür. Bu defa ayaklarımızın üzerindeyiz; hayata dair takıldığımız ve artık çözemeyeceğimizi düşündüğümüz şeyleri kısmen veya tümüyle unutmak istediğimizde Bilge’ye giden yokuşu tırmanır, derdimizi bakışlarla anlatırız. Bu, her defasında sözsüz ama alabildiğine sert bir ders alıp eve döndüğümüz bir okuldur.
Annem eskilerden bir hatırasını anlatıyor, bir anneler gününden, ailede kutlanan ilk anneler gününden. Şimdilerde mayıs aylarının unutulmazı olan anneler günü takvimler henüz bin dokuz yüz ellilerin sonunu gösterirken öyle değil; yeni yeni bilinip yayılıyor. En azından Aşkale’de öyle. Öğretmenleri bir gün derste anneler gününün ne olduğunu anlatıyor ne kadar önemli olduğunu açıklıyor ve herkesin annesine bir hediye almasını söylüyor. İlk anneler günü ve anneye hediye tecrübesi o haftanın pazar günü okulda topluca yaşanacak. Çocuklarda bir şaşkınlık hasıl oluyor; hoşlarına gitse de özel bir gün, o güne has bir hediye ve hediyenin bir törenle verilmesi garipsenmeyecek gibi değil. Hediye almak denen şey için öncelikle para gerekiyor. Sevgisi umman gibi olsa da kalabalık evi tek maaşla döndüren babaya konuyu açmak içinse biraz cesaret. An itibarıyla anneler günü iki kızın aklında bir yürek burkulmasıdır.
Annemden çok az büyük olan ve aynı ilkokulda okuyan teyzem, sorunu her derdi çözebileceğini bildiği kişiye açıyor. Bu kişi anneannemdir. Teyzem naif yaradılışından olsa gerek, işin içindeki sürprizi bozduğunun farkına varamıyor. Bu çocukluktur.
Anneannem, kızları yanında, yatak odasındaki ceviz sandığın yanına varıyor. Sandığın örtüsünü topluyor, sonra ağır kapağını acele etmeden açıyor. Kapak açılırken odayı hoş bir çiçek ve sabun kokusu sarıyor. Bu koku huzurdur.
Sandıktan kenarları oyalı iki yazma çıkıyor, anneannemin ellerinde kim bilir ne zamandan saklanmış hediye kağıtlarıyla sarılıyor, kızların eline teslim ediliyor. Bu, her derde deva annenin eczanesinden çıkma bir ilaçtır.
Pazar günü geldiğinde kızlar, anneleri ortalarında, okulun yolunu tutuyor. Anneannem önce küçük, sonra büyük kızının sınıfına gidiyor. Öğretmenlerin moral veren konuşmalarının ardından kızlarından gelen hediyeleri açıyor. Her defasında aynı güzel gülümseme, memnuniyet ve şaşkınlık içinde. Bu şefkattir.
Tören faslı sona erip de eve döndüklerinde anneannem, kızların okul yolunda yapıp eline tutuşturdukları gelincik bebekleri cebinden çıkarıyor. Bebeklerin her birini bir yazmaya sardıktan sonra, yazmaları duvara yüksekçe çakılmış ahşap kitap rafına emniyetle yerleştiriyor. Bu, tanrıya lâyık bir hediyedir.
Yokuşun sonunda yarım insan boyu taştan bir duvarla sarılı, uzun otlarla dolu bir bahçeye varıyoruz. Bahçenin kapısına tutturulmuş ahşap bir plakanın üzerine düzgün harflerle “Kütüphane” yazılmış. Annem kısmen pas tutmuş bahçe kapısını dikkatle itiyor. Bir gıcırtıdan ziyade, artık kuruyup kabarmış iki parçanın sürtünmesinden gelen kulak tırmalayıcı bir sesle açılıyor kapı. Bu, buraya gelenin alacağı bir bilgi var ise onun sesidir.
“Bak” diyor annem. “Hiçbirinin sesi çıkmıyor, oldukları yerden sakince izliyorlar bizi.” Bir yandan yürüyoruz, bir yandan devam ediyor: “Hepsinin en az bir bitmiş hikayesi var. Doğru soruları sorarsan istediğin her şeyi anlatırlar. Birinin yarım bıraktığı hikâyeyi diğeri tamamlar, o da tamamlamazsa bir diğeri. Artık duyulmak için bir gayretleri yok. Bu yokuşu ömürleri yettiğince defalarca çıkıp önceki kütüphanecilerden öğrendikleri artık yettiği zaman kütüphaneci oldular. Bu, kaçınılmazlıktır.
Bahçenin yüksek kesimine yaklaşırken adımlarımız yavaşlıyor. Annem kısık sesle “sorup öğrendiklerini yazıya dökersen alınmazlar” diyor. “Duyduğun her hikâyeden bir cümle alıp onları yeniden birleştirsen ve bu benimdir desen üzülmezler. Bu kütüphaneden ne alsan sana kârdır, seni artırır, ama buradaki kimseyi eksiltmez. Bu, zenginliktir.”
Bilge’nin yanına vardığımızda annem elindeki gelincik bebeği oradaki gül ağacının gövdesine yaslı duracak şekilde toprağa bırakıyor. Gelincik bebek yere bırakılır bırakılmaz hareketleniyor, gül ağacının önce gövdesini sonra en uzun dalını tırmanıyor, kendini açılmış bir gülün ortasına bırakıyor. Sağına dönüp uykuya daldığında dönüş yoluna koyuluyoruz. Bu, hayaldir.