Gece
üç uyanmaları yeniden başladı. Gözüm mutfakta açıldı, elimde bir demet tuzlu
kraker, önümde akşamdan bıraktığım filtre kahve. Yarım fincan, akşam şekerini
tam karıştırmadığım için olsa gerek, bu kalan yarı rahatsız edici ölçüde tatlı.
Pek de sorun olmamış bu durum. Kendimi mutfağa attıktan sonra yaşadığım durum,
aç bir yaban hayvanının avıyla buluşma anından farksız. Kraker paketi sol
elimde. Sağ elimde paketten çıkardığım krakerler, sayıyorum, altı tanesini
birlikte ısırmışım. Kahve fincanı yine sağ elimde. Ağzımda çamurlaşmış bir
lokma, tuzlu desem tuzlu değil, tatlı desem tatlı değil. Krakerleri ısırırken
saçılan parçalar masanın üzerinden yere kadar saçılmış. Yedi yaşında mısın,
otuz yedi mi, belli değil.
Balkon
tarafından rüzgarın uğultusu geliyor. Bu uğultu ne zaman duysam içimi ürpertir.
Issızlığın sesi. Siz yoksunuz, sadece ben ve ağaçlar, sohbetimizin sesi bu,
güneş doğana kadar böyle. Üstündeki damacanadan sebilin soğutma haznesine yudum
yudum su doluyor. Yataktan fırladığımda su içmiş olmalıyım, içmişim. Büyük bir
bardakta içmiş olmalıyım, büyük bir bardakta içmişim. Akşamın kirli tabakları
tezgahın üstünde, peynir tabağını buzdolabına kaldırmayı unutmuşuz. Hafiften
ekşi kokusuyla artık geç olduğunu bildiriyor. Sabah atarım çöpe. Sonuçta düşen
kan şekerim dürttüğü için buradayım, kalan peyniri çöpe atmak için değil.
Kan
şekeriyle ilgisi yok burada olmamın. Gördüğüm rüyadan dolayı buradayım.
Gerçekçi bir rüyaydı bu sefer, mekan seçimi iyi yapılmış, ışık ve görüntü
ayarları desen, bugünlerin yaygın ağzıyla on numara. Oyuncular öyle popüler
değil, an azından ben tanımıyorum. Alnımdaki bir balıkgözü kameradan çekilmiş
gibi gördüklerim, bilinçaltımın deneysel sinema tecrübesi.
Yaşlıca
bir adam, ancak ablaklaşmış yüzünü görüyorum. Elleri ayakları ufacık.
Sinirlenmiş gibi bakıyor çevresine, kahvenin önündeyiz. Adam, ayakkabı
tamircisinin çırağı mıydı, kahvenin garsonu mu, dokuz on yaşındaki çocuğa
insafsız bir tokat atıyor. Belki de çocuğu adamın, çocuğu olamaz, torunu
olmalı. İnsafsız bir tokat, çocuk yerdeki kaldırım taşı yığınının üzerine
kapaklanıyor. Kalkmasını bekliyoruz, ben, o sırada kahveden çıkan iki kişi
daha, bir de ayakkabıcı. Çocuk kıpırdamıyor. Adamların ikisi çocuğu kollarından
tutup yerden kaldırmaya çalışıyor. O an görüyoruz olanı, taşların arasından uç
vermiş inşaat demiri, çocuğun gözünde. Orada uyanıyorum, her zamanki gibi,
çığlık atarak. İyi misin canım, kabus gördüm, şimdi geçer.
Rüzgarın
uğultusu sesini yükseltiyor. Sonra bir çarpma sesi, bir de şangırtı. Büyük bir
camın kırılma sesi. Herhalde apartmanın girişindeki büyük camlı kapıdır. Üst
katta oturanların bebeği uyanıp ağlamaya başlıyor. Annenin topuk sesleri, yatak
odalarından bebeğin odasına kadar sekiz adım. Bebeğin sesi kesiliyor. Anne
kucağı ne sıcak, ne rahat. Annemi arasam, şu saatte olmaz, korkar bu saatte.
Alt kattan sesler geliyor, yaşlı adam karısına sesleniyor, su istiyor. Kadın
kalkıyor uzandığı divandan, mutfağa geliyor, ışığın açılma sesi gelmiyor. Ezberlemiş
olmalı bu yolu. Mutlu da olmalı, en azından ben onun adına mutluyum, kocası
adıyla seslendi su isterken. Hastalandığından bu yana isimleri karıştırıyor
veya hiç hatırlamıyor. Rüya görüyor mudur? Rüyasında karısını görse, karısı
olduğunu biliyor mudur?
Rüya
değil. Camın buğusunda açtığım yarıktan dışarıyı izliyorum. Gençlik Parkından
Sıhhiye'ye gelmek için yarım saat. Ne oldu bu şehre böyle? Bu trafiğin
açılacağı yok. Taksici bizim çocuklardan biri, söylenmiyor. Karısının sık
aramalarını, nerede kaldınlarını dert etmiyor. Düşünüyorum, bu adam ne
kullanıyorsa ben de istiyorum. Aracın ön camına asılı küçük tabelada "ya
umutlar da biterse.." yazılı. Her bindiğimde gözüme çarpıyor. On dakika
daha geçiyor, on adım yol gelmemişiz. Bana müsaade diyorum, içim daraldı, hem
sigara içmem lazım. Kırk lira veriyorum, tüm yol için gerekenden beş lira
fazla. Abi, aman gerek yok, helal et abi, olsun. Üzülme, ümitler bittiğinde
kaygılar da bitecek.
Sıhhiye'deyim.
İyi ki çantamı almamışım bu akşam. Bir sigara yakıyorum. Necatibey'den yukarı
ağır ağır yürümeye başlıyorum. İkinci sigaranın ortasında, yaşlı adam çırağı
mı, kahvehanenin garsonu mu olduğunu bilmediğim çocuğa insafsız bir tokat
atıyor. Çocuk tokadı beklemediği için olsa gerek, kim bekler, dengesini
kaybedip yere kapaklanıyor. Hemen kalkıyor. Kavrukça çocuk, tokadı umursamamış
gibi, yanağı kızarmış. Çocuğu tokatlayan adam yürüyerek uzaklaşıyor. Karaltı
haline geldiğinde farkına varıyorum adamın sol ayağındaki aksamanın.