Pages

2013-12-15

İç Karartıcı Bir Akşamdan Sonra

Gece üç uyanmaları yeniden başladı. Gözüm mutfakta açıldı, elimde bir demet tuzlu kraker, önümde akşamdan bıraktığım filtre kahve. Yarım fincan, akşam şekerini tam karıştırmadığım için olsa gerek, bu kalan yarı rahatsız edici ölçüde tatlı. Pek de sorun olmamış bu durum. Kendimi mutfağa attıktan sonra yaşadığım durum, aç bir yaban hayvanının avıyla buluşma anından farksız. Kraker paketi sol elimde. Sağ elimde paketten çıkardığım krakerler, sayıyorum, altı tanesini birlikte ısırmışım. Kahve fincanı yine sağ elimde. Ağzımda çamurlaşmış bir lokma, tuzlu desem tuzlu değil, tatlı desem tatlı değil. Krakerleri ısırırken saçılan parçalar masanın üzerinden yere kadar saçılmış. Yedi yaşında mısın, otuz yedi mi, belli değil.
Balkon tarafından rüzgarın uğultusu geliyor. Bu uğultu ne zaman duysam içimi ürpertir. Issızlığın sesi. Siz yoksunuz, sadece ben ve ağaçlar, sohbetimizin sesi bu, güneş doğana kadar böyle. Üstündeki damacanadan sebilin soğutma haznesine yudum yudum su doluyor. Yataktan fırladığımda su içmiş olmalıyım, içmişim. Büyük bir bardakta içmiş olmalıyım, büyük bir bardakta içmişim. Akşamın kirli tabakları tezgahın üstünde, peynir tabağını buzdolabına kaldırmayı unutmuşuz. Hafiften ekşi kokusuyla artık geç olduğunu bildiriyor. Sabah atarım çöpe. Sonuçta düşen kan şekerim dürttüğü için buradayım, kalan peyniri çöpe atmak için değil.
Kan şekeriyle ilgisi yok burada olmamın. Gördüğüm rüyadan dolayı buradayım. Gerçekçi bir rüyaydı bu sefer, mekan seçimi iyi yapılmış, ışık ve görüntü ayarları desen, bugünlerin yaygın ağzıyla on numara. Oyuncular öyle popüler değil, an azından ben tanımıyorum. Alnımdaki bir balıkgözü kameradan çekilmiş gibi gördüklerim, bilinçaltımın deneysel sinema tecrübesi.
Yaşlıca bir adam, ancak ablaklaşmış yüzünü görüyorum. Elleri ayakları ufacık. Sinirlenmiş gibi bakıyor çevresine, kahvenin önündeyiz. Adam, ayakkabı tamircisinin çırağı mıydı, kahvenin garsonu mu, dokuz on yaşındaki çocuğa insafsız bir tokat atıyor. Belki de çocuğu adamın, çocuğu olamaz, torunu olmalı. İnsafsız bir tokat, çocuk yerdeki kaldırım taşı yığınının üzerine kapaklanıyor. Kalkmasını bekliyoruz, ben, o sırada kahveden çıkan iki kişi daha, bir de ayakkabıcı. Çocuk kıpırdamıyor. Adamların ikisi çocuğu kollarından tutup yerden kaldırmaya çalışıyor. O an görüyoruz olanı, taşların arasından uç vermiş inşaat demiri, çocuğun gözünde. Orada uyanıyorum, her zamanki gibi, çığlık atarak. İyi misin canım, kabus gördüm, şimdi geçer.
Rüzgarın uğultusu sesini yükseltiyor. Sonra bir çarpma sesi, bir de şangırtı. Büyük bir camın kırılma sesi. Herhalde apartmanın girişindeki büyük camlı kapıdır. Üst katta oturanların bebeği uyanıp ağlamaya başlıyor. Annenin topuk sesleri, yatak odalarından bebeğin odasına kadar sekiz adım. Bebeğin sesi kesiliyor. Anne kucağı ne sıcak, ne rahat. Annemi arasam, şu saatte olmaz, korkar bu saatte. Alt kattan sesler geliyor, yaşlı adam karısına sesleniyor, su istiyor. Kadın kalkıyor uzandığı divandan, mutfağa geliyor, ışığın açılma sesi gelmiyor. Ezberlemiş olmalı bu yolu. Mutlu da olmalı, en azından ben onun adına mutluyum, kocası adıyla seslendi su isterken. Hastalandığından bu yana isimleri karıştırıyor veya hiç hatırlamıyor. Rüya görüyor mudur? Rüyasında karısını görse, karısı olduğunu biliyor mudur?
Rüya değil. Camın buğusunda açtığım yarıktan dışarıyı izliyorum. Gençlik Parkından Sıhhiye'ye gelmek için yarım saat. Ne oldu bu şehre böyle? Bu trafiğin açılacağı yok. Taksici bizim çocuklardan biri, söylenmiyor. Karısının sık aramalarını, nerede kaldınlarını dert etmiyor. Düşünüyorum, bu adam ne kullanıyorsa ben de istiyorum. Aracın ön camına asılı küçük tabelada "ya umutlar da biterse.." yazılı. Her bindiğimde gözüme çarpıyor. On dakika daha geçiyor, on adım yol gelmemişiz. Bana müsaade diyorum, içim daraldı, hem sigara içmem lazım. Kırk lira veriyorum, tüm yol için gerekenden beş lira fazla. Abi, aman gerek yok, helal et abi, olsun. Üzülme, ümitler bittiğinde kaygılar da bitecek.
Sıhhiye'deyim. İyi ki çantamı almamışım bu akşam. Bir sigara yakıyorum. Necatibey'den yukarı ağır ağır yürümeye başlıyorum. İkinci sigaranın ortasında, yaşlı adam çırağı mı, kahvehanenin garsonu mu olduğunu bilmediğim çocuğa insafsız bir tokat atıyor. Çocuk tokadı beklemediği için olsa gerek, kim bekler, dengesini kaybedip yere kapaklanıyor. Hemen kalkıyor. Kavrukça çocuk, tokadı umursamamış gibi, yanağı kızarmış. Çocuğu tokatlayan adam yürüyerek uzaklaşıyor. Karaltı haline geldiğinde farkına varıyorum adamın sol ayağındaki aksamanın.

2013-08-24

Bir Yokmuş

Hala nefes alıp verenlerden bile haber almaz iken, bir mezardan bu kadar sık haber almak.. Mezarın taşı yosun tutmuş, mezarın kaidesi kırılmış, mezar çok kötü olmuş, mezarın göğsünü otlar bürümüş, yazısı kaybolmaya yüz tutmuş. Son günlerde akrabalardan kimle konuşsa, kadın mezardan öyle veya böyle bir haber aldı. Haberi verene değilse de, haberin sebebi olay akışına, siz dilerseniz kader deyin, lanet okumayı da ihmal etmedi. Hayatın düzgün akışı diye bir şey varsa, o düzgün akışa göre yapılması gereken tarihten elli belki altmış yıl önce yapılmış bir mezar çünkü bu. Yokuşun insafa geldiği yerden sağa, camiden sola döndükten, yeşil boyalı demir kapıdan geçtikten bir kaç adım sonra yaz sıcağında sararmış diz boyu otların arasında, kışın karların. Silik pembe taşıyla orada duruyor.
Güneş eğilirken taşı son bir kez aydınlatıyor ve yoluna devam ediyor, her akşam böyle bu. Taşın silik pembesi aynı siliklikte bir griye dönüyor. Gök tümden karardığında gri de kaybediyor içindeki ödünç ışığı. Taş, mezarlık, ağaçlar, cami, camiden inen yol, ta ki aşağıdaki camiye kadar, artık zifiri siyah. Her gün böyle bu.
Silik pembe taş, kadın için sadece bir taş değil, bir mezar taşı değil, ablasının mezar taşı değil. Bir kilometre taşı bu. Taşı yapan usta herhalde bilmez taşa yazdığı tarihin uğursuzluğunu. Kadın biliyor. Her yılın son günü, çocuklarıyla yeni yılı karşılamaya hazırlanırken dilini esir alan acılı türküler bundan. Başını bir türlü yukarı kaldıramayışı bundan. Genç ölümlere belki herkesin olduğundan daha tahammülsüz olması bundan. Gece karanlığından sakınması, sırtını hiç kimse olmazsa bir mindere yaslamadan uyuyamaması bundan.
Sabah indi Muş'a. Teyzesinin evine yerleşip üstünkörü bir kahvaltı ettikten sonra attı kendini dışarı. Kale mahallesi çok uzak değil, teyzesinin evinden çıkıp caddeden yukarı yürüyor. Yol üstündeki şekerciden bir büyük torba meyveli şeker alıyor, sakız kıvamında olanlardan. Cadde, eski valilik binasının bulunduğu meydana ulaşıyor. Sola dönüyor oradan, şehrin eski esnafının sağlı sollu yerleştiği kısa yokuşu çıkması uzun sürüyor, elli yıl kadar. Bu yokuş, esnaf kahvelerinde oturup çay içenlerin bekçilik ettiği bir zaman tüneli. İlk durağına ulaştı kadın, şehrin eski meydanına. Kale mahallesine çıkmak o kadar kolay ki şimdi. Eski meydanı terk ettikten sonra, sağa sola sapmadan yokuşu izlemek yeterli. O yokuş Kale mahallesi, o yokuşun sonundaki mezarlık Kale mahallesinin mezarlığı. Yol mezarlığa ulaştıktan sonra dağın eteğindeki bağlara doğru devam ediyor. Kadının haritasında mezarlıktan ötesi ıssızlıkla bir.
İsteksiz değil, ama boynu bükük merhaba diyor. Çok yıprandım diyor, eskisi kadar uğrayanım yok diyor, ilgisizlikten yakınıyor. Ölümüm yakın artık diyor. Eşle dostla helalleşmeden gitmek olmaz diyor. Toz içinde her yeri, çehresi sıcaktan iyice kavrulmuş. İhtiyarlamak kötü diyor. Eski meydan çok üzgün. Kadın da. Çocukken içinde kaybolurdu, koşmakla bitiremezdi. Meydana bakan yıkılmış evlerin arasından birkaç adımda kaçıyor şimdi, yokuştan yukarı, ağır ağır. Meydanın boğazı düğümleniyor.
Ne olmuş buraya böyle, bu nasıl bir deprem? Üç beş betondan yapılma ev dışında bütün evlerin sadece damını yıkmış. Duvarlar çoğunlukla sağlam. Yıkılan damların tozu duvarların arasına yığılmış. Yeni şehirde tek bir ev yıkılmamıştı. Kerpiç aslında çok dayanıklıdır demişti annesi, on yıllara, yüz yıllara meydan okur.. Öyleyse bu yıkıntı niye? Taşı ayıklanmış toprak önce suyla buluşur. Sonra saman katılır onlara, kaynaşırlar. Bir tahta kalıbın içinden, güneş gelir, suyu usulca alır götürür. Kendilerini terk edip giden suyun acısıyla toprakla saman birbirine öyle sıkı sarılır ki, bir daha ayrılmazlar. Yağmurla da gelse, karla da, su bir daha aralarına giremez. Belki bu bağın kuvvetinden, bu kerpiç evlere hastalık ve sair uğursuzluk giremez-di. Şimdi bir deprem ayırmış samanı topraktan. Bu ayrılık bir garip.

2013-07-01

Postacının Gördüğü

Kar yağıyor. Kar dört yandan veya akla gelebilecek her yönden yağıyor. Yeri çoktan zapt etmiş, göğü de zapt etmek istercesine yağıyor. Sarıyor adamı, sarmalıyor. Yolun başındayken usul usul yağıyordu. Şimdi usul usul değil. Daha çok, artık istenmeyen bir sevgilinin edası ile yağıyor. Gitmeyi bilmeyen bir sevgilinin. Başını başka yöne çevirmesi işe yaramıyor. Yere bakması da. İzmir'de yağmazdı kar. Nazikti oraların havası. Savaştan sonra eve döndüğünde o havaların geride kaldığının farkındaydı. Şimdi posta müvezzi. Tevzi eden demek, dağıtan kişi. Paylaştıran anlamı da var, ama postayı paylaştırmak pek saçma. Kimsenin mektup yazmadığı birine neyi paylaştıracaksın. Olsa olsa bir parça hatırlanma umudunu, ötesini değil.
Bugün sadece mektuplar var atın sırtına vurulmuş heybede. Hayvan çok da huzursuzlanmış görünmüyor, içinden gelen bir adım tutturmuş uğranacak bir sonraki köye doğru. Köye varınca emaneti teslim edecek köy muhtarına. Buyur ederler mutlaka bu havada. Sabah kahvaltısında ayran aşı verirler, yoğurt ile yarma buğdayın güzel buluşması. El ayak ısınıp, atın bakımını yaptıktan sonra yeniden çıkacak yola. Sonraki köyün yolunda kabataslak aynı hikâye. Kar böyle bastırmasa akşam çökmeden varmış olacaktı köye.
Savaş yıllarının İzmir'ini düşünmek yol sıkıntısını azaltıyor. Orada farklı işlerde çalışmıştı. Kahvecilik de yapmıştı, limanda da çalışmıştı. Çapkın da sayılırdı. Memlekette kalanlar cephede sanıyorlardı onu, değildi. Cephe gerisinde görevler almamış değildi yine de. Bir on yılını İzmir'de geçirdikten sonra dönme zamanı gelmişti. İçten gelen bir fısıltı dön artık demişti, dön de demir at artık. Uzun dönüş yolunda o küçük tekne çapasını şikâyet etmeden taşıdı. Çok kişilerle ahbaplık etti yol boyunca, denizden uzak garip memleketinde çapayla ne yapacağını anlamayan kişilerle.
Köye epeyce yol var. Sırnaşık kar dinmeyecek gibi. İnce ince, kum gibi yağıyor. Tüfeğinin namlusuna asılı idare lambasının cılız ışığı da sıkılmış sanki, kar taneleri ile oyun oynuyor. Kâh aralarından geçip kayboluyor, kâh üstlerinden yansıyor. İzmir'de iken bir defa film izlemişti. Batı Cephesi askerlerinin İzmir'e girişi, bayrağı hükümet binasında göndere çekişi. Son kaç yüzyılın en coşkulu olayıydı bu. Sahneler hala aklında. Sinema ne güzel bir şey, ne hayranlık duyulası icat. Hızla akan resimler, hayattan daha hızlı, hayal gücünden yavaş. Lamba ışığının filmi oynuyor şimdi, kar tanelerinden bir perdenin üzerinde. At farkında değil, adımlarını aksatmadan perdenin üstüne üstüne gidiyor. Müvezzi filmin içindedir şimdi.
Çok hızlı akıyor filmdeki olaylar. Genç bir adam görüyor, yalınayak. Büyükçe bir taşın üstüne çıkmış çevresindeki kızlara sesleniyor. Sesi duyulsun diye gayret içinde. Sözünü bitiriyor, kızlar topluca âmin der gibi ellerini kaldırıyorlar. Taştan inince olgunlaşıyor birden. Ayakkabıları var, parlak siyah, tertemiz. Bir de üniforması ve şapkası. O da mı müvezzi? Öyle görünmüyor. Kız çocukları görünüyor şimdi perdede, süslü giydirilmiş, saçları kurdeleli. Üniformalı adamın çevresindeler. Üniformalı adam elini uzatıyor. Müvezzi ulaşmaya çalışıyor ellerine, tutamıyor. Kızlar uçup gidiyor birden. Başka bir kız, sert çehreli, peydah oluyor. Üniformalı adamın hemen yanında, arkasında, önünde. On üç gül var elinde, onu solmuş, üçü taze. Yüzünde çizgiler var şimdi. Aynı elinde tutuyor gülleri. Şimdi bir sandalyede oturuyor, üniformalı adam arkasında. Bir eli sandalyenin sırtında, bir eli kadının omuzunda. Fotoğraf çektirir gibi bir halleri var, ama makinenin gözüne bakmıyorlar. Daha uzakta bir şeye takılmış gözleri. Ufka dalmış gibiler, çok uzaktan bir haber bekler gibi. Mutluluğu, hüznü, pişmanlığı, huzuru, sıkıntıyı, her ne varsa gözlerinde onu saklar gibiler.
Adamın bakışları bir an müvezziye yöneliyor, yüzü hala ufka dönük. O bir bakış süresinde adamın gözleri sırlanmış gibi, müvezzi kendini görüyor sağ gözün bebeğinde. Virane evlerin ortasında, meydanda. Evler terk edilmiş. Tanıyor bu evleri müvezzi. Sırt sırta, omuz omuza verdiklerinde insanı bağlara kadar çıkarabilir bu evler. Bir damdan diğerine atlayarak çarşıya kadar iner insan isterse. Uzun bir yol değil, ama onca yükle çıkması da inmesi de zor bir yol. Vicdan yükü ağır çeker demişti babası müvezziye. Doğru adam olursan ama, demişti, hafif olur, belini bükmez. Babadan miras bir hayat reçetesi, hekimden alamazsın. Aç karınla tok uyumanın yolunu bir kez daha söyledikten sonra son nefesini vermişti. Şimdilerde anlıyor müvezzi, hayatın berrak göremediği kısmını o son nefesle buğulanmış bir camdan görmeye çalıştığını.
Meydanın ortasında müvezzi. Başını yokuşa çeviriyor. Sağlı sollu selamlaşarak bağlara kadar çıkan evler sessiz. Yıkık, terk edilmiş. Kim bilir, kendi ömürlerinde kaçıncı kere. Kaçıncı kere olduğunu meydandaki sıvası dökülmüş, taşlarından bazısı düşmüş cami ile yokuşun ortasındaki damsız kiliseden başkası bilmez. İkisinin de uğrayanı çoktu eskiden. Nicedir konuşmuyor yukarıdaki aşağıdaki ile. Yüz yıl olmuştur sesini kaybedeli. Babasından biliyor müvezzi, bu ikisinin eskilerde birbirine nasıl seslendiğini, günde kaç kere. Şimdi yukarıdaki dilsiz, aşağıdaki sahipsiz.
Kadının gözleri meydana dönüyor bir an, ardından müvezzinin gözleri. İki kız çocuğunu izliyor kadın, bir oyun oynuyor gibiler. Büyük olanın üzerinde pembe bir elbise, ayağında süslü pembe terlikler. Teni beyaz, saçı şekilli, gözleri sürmeli. Yüksekçe bir taşın üstünde oturuyor. Küçük kızın saçları kısa. Ayağında lastik ayakkabıları, büyüğün üzerinde oturduğu taşın etrafında dönüyor. Dönerken de büyüğü izliyor, başı sürekli ona dönük. Ellerini çırpıyor, bir şarkı mırıldanıyor, anlaşılmaz. Büyük tepkisiz, gözleri donuk. Küçüğün oyunuyla ilgileniyor gibi değil. Küçük kızın şarkısı boğuklaşıyor, artık belli değil neşeli bir oyun şarkısı mı, yoksa yutkunmalarla kesilen bir ağlama mı olduğu.
Küçük kız dönmeyi kesiyor taşın etrafında, başı yerde. Başını kaldırıyor, büyük kıza bakıyor. Büyük kızın gözleri uzaklarda kaybolmuş. Ağlamaya başlıyor küçük kız. Sesin yırtılıp parça parça olduğu bir ağlama. Gözlerini elleriyle silmeye, yüzünü temizlemeye çalışıyor. Ellerini yüzünün neresine sürse kandan izler bırakıyor elleri. Taşa sürmeye başlıyor ellerini, tekrar tekrar, durmadan. Ellerinin kâh avuç içlerini sürüyor taşa, kâh dışını. O an görüyor müvezzi, taş değil.. bir kamyon. Kasasında bir evin eşyaları toplanmış, henüz örtüsü kapatılmamış. Büyük kız kamyonun tepesinde, eşyaların üzerinde. Kız olduğu yerde suya dönüyor, eşyaların arasından akıp kayboluyor. Kamyon hareket ediyor, sürücüsü yok. Ağır ağır ilerlemeye başlıyor meydandan uzağa. Küçük kız durduğu yerde el sallıyor kamyonun arkasından.. küçük kız ardından koşuyor kamyonun.. durup el sallıyor.. ardından koşuyor.. durup el sallıyor.. ardından koşuyor.. Silinmeye başlıyor küçük kızın küçük gövdesi, hayaleti kalıyor geride sadece, elleriyle yüzünü kapatmış.
Cami kayboluyor, kilise kayboluyor, yol boyu damlarıyla evler siliniyor yavaş yavaş. Yolun sonundaki dağ buharlaşıyor, sisleniyor müvezzinin görüşü. Silinenlerin eskiden olduğu yere kar yağıyor şimdi. Usul usul yağıyor, büyük tanelerle. Yine de hava sıcak, müvezzinin içi ısınıyor. Yüzüne bir gülümseme geliyor.
Bir çift göz, kalın bir bıyık ve kemerli bir burnun üzerinden bakıyor müvezziye. Yeni kaynamış süt ve tandır ekmeği kokusu alıyor müvezzi. Üzeri sıkı örtülmüş. Şükür derken, muhtarın ılık nefesi müvezzinin yüzüne çarpıyor. Şükür, donmaktan kurtuldun.

2013-05-10

Hastalık

İlk görüşmemizin üzerinden bir ay geçtiğinde henüz arama gelmemişti. Sure çok net olmalı, raporumu ve ilaçlarımı yenilemek için hastaneye gitmiş olduğuma göre, bir aydan fazla surdu ilk aramanın gelmesi. Aziz aradı ama, alacaklarım hesabıma yatıyormuş, kafama takmasaymışım. Banka bilgi mesajı gönderiyor zaten, teşekkür ederim Aziz. Yıllar oldu ki, teşekkür etmekten haz etmiyorum. Yine de anlamadığım bir bicimde içten içe o ilk arama için teşekkür ettim.
Hazin bir hikâye kurma derdinde olduğunu sanmıyorum. Bazı hikayelerin kurulması gerekmez, bu yazdırdığı, anlattığı, belki konuştuğu demeliyim, öyleydi. İnsanın boğazını düğümleyip bir kenara atan cinsten, çok kısa ama. Muhtemelen tanıdığı birinin başından gecen, aile anılarında yer etmiş bir yara izi. Dinleyip klavyeye aktarırken ağladığımı anladı sanırım, sesi huzurdan kızgınlığa kaydı bir ara. Belki de hikayedendir, benden değil.
Bir aydır tedavi görüyormuş, onun için arayamamış. Özür diler gibi söyledi bunu. Hastalığını sormadım. Paramın hesabıma gelip gelmediğini sormadı. Aramızdaki ilişkide teşekkür yok, ne güzel. Konuşmadan sonra yazdıklarımı elektronik posta adresine gönderdim, tam istediği biçimde.

2013-04-18

Huzursuzluk

O telefonun geleceğini biliyordum, Aziz söylemişti. Telefon zamanında çaldı, öğleden önce saat tam on bir buçukta. Yemeğe çıkmadan önce bu konuşmayı aradan çıkarmak istemiş olmalı. Selamlayış bicimi zoraki değildi ama hâl hatır faslını atlayıp konuya girdi. Klavyem iyi miymiş, gün içi herhangi bir zamanda aramalarını cevaplayıp bilgisayar girişlerini yapabilir miymişim, telefon için kablosuz kulaklık ve mikrofon isimi kolaylaştırır mıymış, yeniden klavyem iyi miymiş. Cevapları şebekede asili kalan onlarca soruya eklenen yenileri. Oysa kitapta ne güzeldi, adam gidiyordu arzuhalcinin birine, başlıyordu yazdırmaya. Arzuhalci bir şeye yormaya çalışmıyor, rahatsız da olmuyordu. O arzuhalci adama benzemediğim pek açık. Telefondaki sesin sorularını dinlerken bu hikâye geliverdi aklıma.
Kulaklarıma güvenirim. Güvenirdim demem gerekir belki, gün ortasından bu yana kuşkuluyum. Bir insanın sesi yumuşak iken söyledikleri nasıl sertmiş gibi algılanabilir. Kelimelerin bir geometrisi varsa, konuşmada geçen kelimelerin köşeli olduğunu söyleyebilirim. Yumuşak bir sesle canlılık kazanan köşeli kelimeler. Naif bir kabalıktan çok, ustu özenle örtülmüş bir kabalık.
Bu garip telefon mülakatına gerçekten gerek var mıydı? Pembe ve gri hakkındaki algım nasılmış, kırmızı ve siyah arasındaki gerilimli uyum pembe ve gri arasında var mıymış. Bunları niçin sorduğunu anlamadım. Sonuçta günün herhangi bir zamanında aklına gelen şeyleri not ettirmek istediğinde arayacak, telefonu açacağım, dinleyeceğim ve klavye üzerinden girişleri yapacağım. Renklere ilişkin algım bunun neresine oturur, niçin önem taşır.
Aziz'in alacağımı söylediği haftalık rakam çok gösterişli değil, yine de doyurucu. İstersem nakit olarak gönderebilirmiş, istersem banka havalesi yapabilirmiş. Internet kullanıyor muymuşum. Aynı anda aklımdan gecenler trafiği artırıyor yine, konuşmadan metine, konuşmadan metine. Haftalığımın birkaç katı ile konuşmayı metine dönüştüren bir yazılım alabilir, isine kimseyi karıştırmadan aklına gelenleri yazıya dökebilir. Başlangıçta benden düzeltmenlik istemediğine göre, aktarım sırasında konuşmayacağıma göre, sadece yazacağıma göre, her aramanın ardından o aramada not aldıklarımı kendisine elektronik posta olarak göndereceğime göre, küçük konuşma adabından habersiz bu adamın ısrarla bir insanla çalışmak istemesi garip.
Saçma sapan bir sosyopat sapık çağrışımına her an açılabilir zihnim. Aziz arada iken öylesi zor. Aslında dünya tatlısıdır demişti Aziz. Huysuzdur sadece, limonlu dondurma tarifi gibi. Konuşma bittikten sonra günlük düzenimi bozdum, uzun zamandır ilk defa. İlaçlarımı unutmadım, alarmlar, annemin aramaları. Anneme söz etmedim yeni isimden, is denebilirse tabii. Sigorta da yaptırabilirmiş benim için, demek ki ciddi ciddi is bu. Konuşmadan metine.
Gece iki olmuş, parkta uzun oturup soğuk aldım sanırım. Uykuya dalmadan aklıma geliyor yine. Pembe ve gri bir rüya görsem.