Pages

2013-12-15

İç Karartıcı Bir Akşamdan Sonra

Gece üç uyanmaları yeniden başladı. Gözüm mutfakta açıldı, elimde bir demet tuzlu kraker, önümde akşamdan bıraktığım filtre kahve. Yarım fincan, akşam şekerini tam karıştırmadığım için olsa gerek, bu kalan yarı rahatsız edici ölçüde tatlı. Pek de sorun olmamış bu durum. Kendimi mutfağa attıktan sonra yaşadığım durum, aç bir yaban hayvanının avıyla buluşma anından farksız. Kraker paketi sol elimde. Sağ elimde paketten çıkardığım krakerler, sayıyorum, altı tanesini birlikte ısırmışım. Kahve fincanı yine sağ elimde. Ağzımda çamurlaşmış bir lokma, tuzlu desem tuzlu değil, tatlı desem tatlı değil. Krakerleri ısırırken saçılan parçalar masanın üzerinden yere kadar saçılmış. Yedi yaşında mısın, otuz yedi mi, belli değil.
Balkon tarafından rüzgarın uğultusu geliyor. Bu uğultu ne zaman duysam içimi ürpertir. Issızlığın sesi. Siz yoksunuz, sadece ben ve ağaçlar, sohbetimizin sesi bu, güneş doğana kadar böyle. Üstündeki damacanadan sebilin soğutma haznesine yudum yudum su doluyor. Yataktan fırladığımda su içmiş olmalıyım, içmişim. Büyük bir bardakta içmiş olmalıyım, büyük bir bardakta içmişim. Akşamın kirli tabakları tezgahın üstünde, peynir tabağını buzdolabına kaldırmayı unutmuşuz. Hafiften ekşi kokusuyla artık geç olduğunu bildiriyor. Sabah atarım çöpe. Sonuçta düşen kan şekerim dürttüğü için buradayım, kalan peyniri çöpe atmak için değil.
Kan şekeriyle ilgisi yok burada olmamın. Gördüğüm rüyadan dolayı buradayım. Gerçekçi bir rüyaydı bu sefer, mekan seçimi iyi yapılmış, ışık ve görüntü ayarları desen, bugünlerin yaygın ağzıyla on numara. Oyuncular öyle popüler değil, an azından ben tanımıyorum. Alnımdaki bir balıkgözü kameradan çekilmiş gibi gördüklerim, bilinçaltımın deneysel sinema tecrübesi.
Yaşlıca bir adam, ancak ablaklaşmış yüzünü görüyorum. Elleri ayakları ufacık. Sinirlenmiş gibi bakıyor çevresine, kahvenin önündeyiz. Adam, ayakkabı tamircisinin çırağı mıydı, kahvenin garsonu mu, dokuz on yaşındaki çocuğa insafsız bir tokat atıyor. Belki de çocuğu adamın, çocuğu olamaz, torunu olmalı. İnsafsız bir tokat, çocuk yerdeki kaldırım taşı yığınının üzerine kapaklanıyor. Kalkmasını bekliyoruz, ben, o sırada kahveden çıkan iki kişi daha, bir de ayakkabıcı. Çocuk kıpırdamıyor. Adamların ikisi çocuğu kollarından tutup yerden kaldırmaya çalışıyor. O an görüyoruz olanı, taşların arasından uç vermiş inşaat demiri, çocuğun gözünde. Orada uyanıyorum, her zamanki gibi, çığlık atarak. İyi misin canım, kabus gördüm, şimdi geçer.
Rüzgarın uğultusu sesini yükseltiyor. Sonra bir çarpma sesi, bir de şangırtı. Büyük bir camın kırılma sesi. Herhalde apartmanın girişindeki büyük camlı kapıdır. Üst katta oturanların bebeği uyanıp ağlamaya başlıyor. Annenin topuk sesleri, yatak odalarından bebeğin odasına kadar sekiz adım. Bebeğin sesi kesiliyor. Anne kucağı ne sıcak, ne rahat. Annemi arasam, şu saatte olmaz, korkar bu saatte. Alt kattan sesler geliyor, yaşlı adam karısına sesleniyor, su istiyor. Kadın kalkıyor uzandığı divandan, mutfağa geliyor, ışığın açılma sesi gelmiyor. Ezberlemiş olmalı bu yolu. Mutlu da olmalı, en azından ben onun adına mutluyum, kocası adıyla seslendi su isterken. Hastalandığından bu yana isimleri karıştırıyor veya hiç hatırlamıyor. Rüya görüyor mudur? Rüyasında karısını görse, karısı olduğunu biliyor mudur?
Rüya değil. Camın buğusunda açtığım yarıktan dışarıyı izliyorum. Gençlik Parkından Sıhhiye'ye gelmek için yarım saat. Ne oldu bu şehre böyle? Bu trafiğin açılacağı yok. Taksici bizim çocuklardan biri, söylenmiyor. Karısının sık aramalarını, nerede kaldınlarını dert etmiyor. Düşünüyorum, bu adam ne kullanıyorsa ben de istiyorum. Aracın ön camına asılı küçük tabelada "ya umutlar da biterse.." yazılı. Her bindiğimde gözüme çarpıyor. On dakika daha geçiyor, on adım yol gelmemişiz. Bana müsaade diyorum, içim daraldı, hem sigara içmem lazım. Kırk lira veriyorum, tüm yol için gerekenden beş lira fazla. Abi, aman gerek yok, helal et abi, olsun. Üzülme, ümitler bittiğinde kaygılar da bitecek.
Sıhhiye'deyim. İyi ki çantamı almamışım bu akşam. Bir sigara yakıyorum. Necatibey'den yukarı ağır ağır yürümeye başlıyorum. İkinci sigaranın ortasında, yaşlı adam çırağı mı, kahvehanenin garsonu mu olduğunu bilmediğim çocuğa insafsız bir tokat atıyor. Çocuk tokadı beklemediği için olsa gerek, kim bekler, dengesini kaybedip yere kapaklanıyor. Hemen kalkıyor. Kavrukça çocuk, tokadı umursamamış gibi, yanağı kızarmış. Çocuğu tokatlayan adam yürüyerek uzaklaşıyor. Karaltı haline geldiğinde farkına varıyorum adamın sol ayağındaki aksamanın.