-Aydal’a-
Çocuklar,
Hansel ve Gretel’in hikayesinden haberdar olduklarından olsa gerek, yolun iki
yakasında dizili, kalın gövdeli, uzun çamların bir tünel oluşturur gibi
birleşmiş kollarının altından aşağıköye giderken el ele tutuşurlardı. Eve dönerken
de aynısı olurdu. Sağa sola sapmadan, karşılaşılan bir arkadaşla oyalanmadan,
belki arada bir şarkı söyleyerek yapılan bu yolculuk bir yetişkin için evden
çıkıp yine eve varana kadar yarım saat sürmezdi. İki çocuk içinse aynı yolculuk
rahatlıkla bir saati aşan bir macera olurdu. Her gün okuldan eve dönüp vakit
kaybetmeden yerine getirilen bir görevdi belki. İnişte ellerinde yük olmazdı,
çıkışta ise öğle ikindiye dönerken pişmiş taze ekmek, naylon torbaya yapışmasın
diye günün gazetesi ise korunur halde, tek yükleriydi. Ufaklığın dönüş yolunda
yoruldum ile başlayıp, kısa zamanda yürümeyeceğim ben halini alan ayak
diremeleri, küçük ayakkabıların toprağı döven topuğu, çişim geldiler, biraz
itişme, sıcak ekmeğin koparılan başı, çikolatadan rüşvet ve eve varış. Eve
akşama doğru gelecek anne ve babayı beklerken geçecek süreyi dolduran, oldukça
işlevsel bir ritüeldi bu.
Aslında
ortada köy falan yoktu. Köyden büyük, ilçeden küçük olan ne ise, kasaba veya
belde demek gerekir, o vardı. Kasabanın merkezi aşağıdaydı, yukarıdaki dağa
göre. Dağ arkadaydı, öndeki kasabaya göre. Aşağı aşağıdaydı, inerken yorulmak
zordu, yukarı ise kimi zaman çok yukarıdaydı, oraya varmaya çalışırken yorulmak
çok kolaydı.
Yukarıda,
ama dağa varmadan, Öğretmen Lisesi vardı. Eğitim binası, geniş bir spor sahası,
yemekhanesi, yatakhaneleri, ahırları, mandırası, kendine ait tarım alanları ve
öğretmenlerin lojmanları ile. Öğretmen Lisesi öyle olmadan önce Köy Enstitüsü
idi. Öğretmen yetiştiren bir yerdi ve öğretmen yetiştiren öğretmenleri
yetiştiren. Öğretmen Lisesi olduktan sonra da pek çok öğretmen yetiştirdi.
Enstitünün o eski ruhu kasabanın üzerinde asılı kalmıştı sanki. Çocukların
devam ettiği ilkokul bile bundan payını almıştı.
Masalda
da öyle miydi, değilse bile önemli değil, büyük çocuk erkekti, küçük ise kız.
Kız belirgin biçimde dünyaya dönük, coşkulu, gözlerinde kıvılcımlar çakan bir
çocuktu. Oğlan için aynısı söylenemezdi. Akmaz kokmaz garip bir çocuktu. Okuma
yazma bilen bir ev hayvanı demek de mümkündü oğlan için. Kendini güvende
hissettiği bir çemberin içinde oyunlarını oynar, vurdulu kırdılı erkek çocuğu
oyunlarından sakınırdı kendini. Arkadaşları vardı, güvenli bir çember oluşturan
güvenli arkadaşlar. Vurdusuz, kırdısız. Kızın hayat ışığının yanında, oğlanınki
cılız bir yansımadan öteye geçemezdi. Bu, oğlanın hayatında her zaman bir esrar
olarak kaldı.