Karnımda tahammül edilmesi zor bir ağrıyla
uyandım. Bulantı değil, ülser sancısı gibi değil, başka bir şeydi. Doktorların
yaptığı gibi iki parmağımı karnıma batırdım, apandisit mi diyerek. O da
olmamalıydı, zaten bulantım da yoktu. Belki ılık bir banyo iyi gelirdi; geldi
de. O da ancak sınırlı bir iyilik. Üstünkörü tıraş olduktan sonra saçımı kurutmadan
odadan çıktım, o gece için ödememi yaptıktan sonra otelden ayrıldım. Plan
belliydi, Gezi Pastanesi’nde kahvaltı, sonra yerçekimine itaat eden bir
hareketle Karaköy, sonra eski İstanbul. Eski İstanbul ne ki, İstanbul işte. Onu
takip eden ucubeye yeni İstanbul denmesi gerekir. Eskisi en kötü haliyle bile
İstanbul. Konstantinos’un yadigarı, Mehmet’in hırsla sarıldığı aşkı, Kemal’in ruh
sığınağı, diğerlerinin hiçbir şeyi olan İstanbul.
Kahvaltıdan vazgeçtim. Sadece devasa beton
saksılara ekilmiş çiçekleriyle ve eskiden ağaç köklerinin olduğu yerleri
sımsıkı örten gri beton zeminiyle bile Meydan pek sevimsizdi. İnsanlar eskiden
olduğu gibi ağaç gövdelerini tabii yön işaretleri olarak kullanamadığından
anlamsızca karmaşık vektörleri izleyerek hareket ediyorlar. Meydan’ın eski havası
yok. Bu meydan, kilitli kaldırım taşı döşeli sakil zeminiyle insanı tiksindiren
ilçe meydanlarının birkaç misli büyük bir replikasından başka bir şey değil
artık. Üstüne kurulduğu mezarlığın artık unutulmuş sakinleri inceden inceye öç
alıyor belki, kim bilir. Meydanın ağaçları ve eski bordür taşları söküldüğünde,
kedilerin, köpeklerin, kuşların da kökleri sökülmüş oldu. Güvercinler hariç;
günümüzde karbonhidrat bağımlısı olan bu tür kök salmasını gerektirmeyecek
şekilde evrimleşti. İstiklal Caddesi’ni, güvercinleri düşünerek ve neredeyse
gözlerim kapalı yürüdüm. Şu haliyle ne istiklaldir ne cadde. Galata
Mevlevihanesi’nin önünden ellerim cebimde yerçekimiyle didişmeden yürüyorum.
Böylece aşağı yürürken bir sigara yakmak için
durakladım. Hep yaptığım gibi sigaramı yaktığım esnada uzakları şöyle bir
süzdüğümde müzik enstrümanları satan birkaç dükkândan hemen sonra kaldırıma
yığılmış yüzlerce kitap dikkatimi çekti. Çaresiz o tarafa yollandım, sigaramdan
nefesler çekerek. Kaldırımda yığılmış olan aynı kitabın kopyaları: “Bir Başkent”.
Başlığın ilk kelimesi pembe harflerle yazılmış, ikinci kelimesi gri.
Kitabın kapağındaki kolajda hafızalarda yer etmiş
fotoğraflar var, Ulus’taki Atatürk Anıtı, Atatürk Bulvarından güneye bakış,
Ankara Kalesi ve Gençlik Parkı. Bu dört fotoğrafın birleştiği yere daha küçük
bir boyutla Millet Meclisi’nin cepheden bir fotoğrafı yerleştirilmiş. Dandik
turist kitaplarının kapaklarındaki gibi, olabildiğince çok şeyi sığdırmaya
çalışmış kapağı tasarlayan. Cildin sırtını sıkıca tutup sayfaları hızlıca
çeviriyorum. Dizgiye özenilmemiş. Kelimelerin arasındaki boşluklar dengesiz, bazı
satırlar fazla sıkışık. Sayfaları böylece gözümün önünden akıtırken, birkaç
kelimelik bir cümle nasılsa dikkatimi çekiyor: “Bilindik Batı başkentlerinin
aksine, burada parlamento binasını görmek pek mümkün değildir; Meclis Parkı
binayı saklamak ister gibidir.” Bu cümle esir alıyor şimdi beni, aklımdan her
daim geçmiş bir fikri yazıya dökülmüş halde görmek ilk defa başıma gelen bir
şey olmasa da kelimelerin seçiminde zihnimi uyaran bir şey var. Bir muhatap
bulma umuduyla kitapların önünde durduğu dükkâna bakıyorum. Gençten biri koşup
geliyor, “Patron yok amca, bunlar hurdaya çıktı, ne kadar istersen al götür”
diyor. Teşekkür edip bir tane alıyorum, amaç anlamaksa kâfi gelmeli.
Gerçekten öyledir. Meclis Parkı devasa Parlamento
binasını saklamak ister gibi yüksek kottadır, ağaçları uzun ve diktir. Meclisi
ön cepheden görecek bir noktaya geldiğinizde başınızı biraz kaldırırsanız
Meclis’i büyük ölçüde görürsünüz. Ama arabayla veya otobüsle civardan geçerken
bina gözünüze çarpmaz. Heybetini hissetseniz de gözleriniz onu görmez. Meclis’i
sağınıza alarak Çankaya yönüne yürürseniz elçilik yerleşkeleri ile bazı önemli
köşklerin önünden geçersiniz. Kuğulu Park’a kadar bu böyledir. Başladığınız
yere dönüp aşağı doğru yürürseniz Güvenpark’a kadar solunuzda bazı bakanlıklar,
yüksek yargının binaları ve sair hükümet binası dizilir. Kitabı yazanın da
gözünden kaçmamış; bu binalar ya pembedir ya gri. En azından, son zamanlarda başlayan
kırık beyaz modasına kadar böyle idi. Kitaptaki satırlardan hatırımda kalanla, “Planlı
tarihine ve bakımlı güzelliğine rağmen, başkentin insanları için bu iki renk
devleti temsil eder. Devlet katlarının en üst dilimi pembe veya gri binalarda vazifelerini
icra ederler. Bu katlara sıradan bir günün sıradan bir oluşu esnasında
ulaşamazsınız, nitekim ulaşmanız gerekmez. En azından seksenlere kadar Bulvar’ı
sağlı sollu donatan yüksek ağaçlar yerlerindeyken bu iki rengi şimdikine nazaran
daha nadir görürdünüz, şimdi ise fena sayılmayan bir uyum içinde hep gözünüzün
önündeler.”
Son iki saattir Karaköy’e ulaşma hayalim
kursağımda kalıyor. Bir sokak daha yürüyüp birkaç adım daha atsam Karaköy’e
varmış olacaktım, belki biraz bira ile içim açılırdı. Naçar; şimdi orta halli
bir kafede bakır cezvede pişmiş kahve ile elimdeki kitabın esiriyim. Cümleleri
yazanın başkası olduğunu bilmesem neredeyse her bir cümleyi tek tek
sahiplenebilirim. Ama başkasının yazdığını içim acıyarak bilir haldeyim, elin
yazdığını sahiplenmek düpedüz utanmazlık olur. O binaların kent planındaki
mükemmel dizilimine, bahçelerinin bakımlılığına, önlerinde bekleyen çakı gibi güvenlik
personeline yıllar boyunca defaatle dikkat kesilmişimdir. O pembede ve o gride,
nedendir bilmem, bana hastalığı hatırlatan bir şey vardır. Sanki binalar, kent,
gün boyu mekik dokuyan insanlar hastaymış da kanları çekilmiş gibi. Kanları
çekilmiş de geride bu silik pembe ile zayıf griyi bırakmış.
Bir yerlerde gördüğümü veya bir zamanlar kendi aklıma
geldiğini iddia edebileceğim birkaç cümle daha var anlatının devamında. Nezih
bir anlatımla, bu devlet binalarından mesai sonunda çıkan insanların o kendine
has özgüvenleri, şen şakraklıkları ve alabildiğine çoklukları ile Bulvar’a
nasıl aktıklarını tasvir ediyor. Tasvirde eksikler olabilir ama hata yok. O
binalar silsilesi, Ulus’ta Merkez Bankasından başlayıp eski Başbakanlığı, eski yeni
Başbakanlığı yani eski Planlama Teşkilatını, Yargıtay’ı, İstatistik Kurumunu ve
nihayetinde Meclis’i içine katar ve İnönü Bulvarına dönünce askerî bürokrasiyi
de içine alarak tamamlanırdı. Şimdilerde biraz tektonik hareketlenme ile silsileye
şehir merkezinden Eskişehir yönüne on kilometre kadar uzanan bir grup bina daha
eklendi; bir de Söğütözü’nde Orman Çiftliğine doğru uzanan oluşum. Bu son
eklemelerde pembeyi ve griyi aramak yersiz; hastalıklı görünen pembe ve gri
buralarda yerini kırık beyaza bırakıyor. Her şeyi temizleyen bir yağmurdan görece
kirli çıkan bir beyaz.
Kentin renklerini anlaması zor. Devletin
binalarından mesai sonlarında caddeye coşkunlukla akanları anlamanın çoğu zaman
zor olması gibi. Kamu namına çalıştığım zamanlarda, hastalıktan rengi solmuş kurum
binalarının akşamları çalışanlarını kustuğunu hayal ederdim. Saçma bir hayal
ama aklımda kalmış.
Bilmem kaç kahve içerek güzel bir İstanbul gününü
elimdeki Ankara konulu kitapla öldürdükten sonra Ankara’ya dönme isteğim kaçıyor.
En iyisi bir gün daha kalmak. Edebiyat Fakültesinin kütüphanesine uğrarım hem.