Pages

2019-05-02

Taksim

Karnımda tahammül edilmesi zor bir ağrıyla uyandım. Bulantı değil, ülser sancısı gibi değil, başka bir şeydi. Doktorların yaptığı gibi iki parmağımı karnıma batırdım, apandisit mi diyerek. O da olmamalıydı, zaten bulantım da yoktu. Belki ılık bir banyo iyi gelirdi; geldi de. O da ancak sınırlı bir iyilik. Üstünkörü tıraş olduktan sonra saçımı kurutmadan odadan çıktım, o gece için ödememi yaptıktan sonra otelden ayrıldım. Plan belliydi, Gezi Pastanesi’nde kahvaltı, sonra yerçekimine itaat eden bir hareketle Karaköy, sonra eski İstanbul. Eski İstanbul ne ki, İstanbul işte. Onu takip eden ucubeye yeni İstanbul denmesi gerekir. Eskisi en kötü haliyle bile İstanbul. Konstantinos’un yadigarı, Mehmet’in hırsla sarıldığı aşkı, Kemal’in ruh sığınağı, diğerlerinin hiçbir şeyi olan İstanbul.
Kahvaltıdan vazgeçtim. Sadece devasa beton saksılara ekilmiş çiçekleriyle ve eskiden ağaç köklerinin olduğu yerleri sımsıkı örten gri beton zeminiyle bile Meydan pek sevimsizdi. İnsanlar eskiden olduğu gibi ağaç gövdelerini tabii yön işaretleri olarak kullanamadığından anlamsızca karmaşık vektörleri izleyerek hareket ediyorlar. Meydan’ın eski havası yok. Bu meydan, kilitli kaldırım taşı döşeli sakil zeminiyle insanı tiksindiren ilçe meydanlarının birkaç misli büyük bir replikasından başka bir şey değil artık. Üstüne kurulduğu mezarlığın artık unutulmuş sakinleri inceden inceye öç alıyor belki, kim bilir. Meydanın ağaçları ve eski bordür taşları söküldüğünde, kedilerin, köpeklerin, kuşların da kökleri sökülmüş oldu. Güvercinler hariç; günümüzde karbonhidrat bağımlısı olan bu tür kök salmasını gerektirmeyecek şekilde evrimleşti. İstiklal Caddesi’ni, güvercinleri düşünerek ve neredeyse gözlerim kapalı yürüdüm. Şu haliyle ne istiklaldir ne cadde. Galata Mevlevihanesi’nin önünden ellerim cebimde yerçekimiyle didişmeden yürüyorum.
Böylece aşağı yürürken bir sigara yakmak için durakladım. Hep yaptığım gibi sigaramı yaktığım esnada uzakları şöyle bir süzdüğümde müzik enstrümanları satan birkaç dükkândan hemen sonra kaldırıma yığılmış yüzlerce kitap dikkatimi çekti. Çaresiz o tarafa yollandım, sigaramdan nefesler çekerek. Kaldırımda yığılmış olan aynı kitabın kopyaları: “Bir Başkent”. Başlığın ilk kelimesi pembe harflerle yazılmış, ikinci kelimesi gri.
Kitabın kapağındaki kolajda hafızalarda yer etmiş fotoğraflar var, Ulus’taki Atatürk Anıtı, Atatürk Bulvarından güneye bakış, Ankara Kalesi ve Gençlik Parkı. Bu dört fotoğrafın birleştiği yere daha küçük bir boyutla Millet Meclisi’nin cepheden bir fotoğrafı yerleştirilmiş. Dandik turist kitaplarının kapaklarındaki gibi, olabildiğince çok şeyi sığdırmaya çalışmış kapağı tasarlayan. Cildin sırtını sıkıca tutup sayfaları hızlıca çeviriyorum. Dizgiye özenilmemiş. Kelimelerin arasındaki boşluklar dengesiz, bazı satırlar fazla sıkışık. Sayfaları böylece gözümün önünden akıtırken, birkaç kelimelik bir cümle nasılsa dikkatimi çekiyor: “Bilindik Batı başkentlerinin aksine, burada parlamento binasını görmek pek mümkün değildir; Meclis Parkı binayı saklamak ister gibidir.” Bu cümle esir alıyor şimdi beni, aklımdan her daim geçmiş bir fikri yazıya dökülmüş halde görmek ilk defa başıma gelen bir şey olmasa da kelimelerin seçiminde zihnimi uyaran bir şey var. Bir muhatap bulma umuduyla kitapların önünde durduğu dükkâna bakıyorum. Gençten biri koşup geliyor, “Patron yok amca, bunlar hurdaya çıktı, ne kadar istersen al götür” diyor. Teşekkür edip bir tane alıyorum, amaç anlamaksa kâfi gelmeli.
Gerçekten öyledir. Meclis Parkı devasa Parlamento binasını saklamak ister gibi yüksek kottadır, ağaçları uzun ve diktir. Meclisi ön cepheden görecek bir noktaya geldiğinizde başınızı biraz kaldırırsanız Meclis’i büyük ölçüde görürsünüz. Ama arabayla veya otobüsle civardan geçerken bina gözünüze çarpmaz. Heybetini hissetseniz de gözleriniz onu görmez. Meclis’i sağınıza alarak Çankaya yönüne yürürseniz elçilik yerleşkeleri ile bazı önemli köşklerin önünden geçersiniz. Kuğulu Park’a kadar bu böyledir. Başladığınız yere dönüp aşağı doğru yürürseniz Güvenpark’a kadar solunuzda bazı bakanlıklar, yüksek yargının binaları ve sair hükümet binası dizilir. Kitabı yazanın da gözünden kaçmamış; bu binalar ya pembedir ya gri. En azından, son zamanlarda başlayan kırık beyaz modasına kadar böyle idi. Kitaptaki satırlardan hatırımda kalanla, “Planlı tarihine ve bakımlı güzelliğine rağmen, başkentin insanları için bu iki renk devleti temsil eder. Devlet katlarının en üst dilimi pembe veya gri binalarda vazifelerini icra ederler. Bu katlara sıradan bir günün sıradan bir oluşu esnasında ulaşamazsınız, nitekim ulaşmanız gerekmez. En azından seksenlere kadar Bulvar’ı sağlı sollu donatan yüksek ağaçlar yerlerindeyken bu iki rengi şimdikine nazaran daha nadir görürdünüz, şimdi ise fena sayılmayan bir uyum içinde hep gözünüzün önündeler.”
Son iki saattir Karaköy’e ulaşma hayalim kursağımda kalıyor. Bir sokak daha yürüyüp birkaç adım daha atsam Karaköy’e varmış olacaktım, belki biraz bira ile içim açılırdı. Naçar; şimdi orta halli bir kafede bakır cezvede pişmiş kahve ile elimdeki kitabın esiriyim. Cümleleri yazanın başkası olduğunu bilmesem neredeyse her bir cümleyi tek tek sahiplenebilirim. Ama başkasının yazdığını içim acıyarak bilir haldeyim, elin yazdığını sahiplenmek düpedüz utanmazlık olur. O binaların kent planındaki mükemmel dizilimine, bahçelerinin bakımlılığına, önlerinde bekleyen çakı gibi güvenlik personeline yıllar boyunca defaatle dikkat kesilmişimdir. O pembede ve o gride, nedendir bilmem, bana hastalığı hatırlatan bir şey vardır. Sanki binalar, kent, gün boyu mekik dokuyan insanlar hastaymış da kanları çekilmiş gibi. Kanları çekilmiş de geride bu silik pembe ile zayıf griyi bırakmış.
Bir yerlerde gördüğümü veya bir zamanlar kendi aklıma geldiğini iddia edebileceğim birkaç cümle daha var anlatının devamında. Nezih bir anlatımla, bu devlet binalarından mesai sonunda çıkan insanların o kendine has özgüvenleri, şen şakraklıkları ve alabildiğine çoklukları ile Bulvar’a nasıl aktıklarını tasvir ediyor. Tasvirde eksikler olabilir ama hata yok. O binalar silsilesi, Ulus’ta Merkez Bankasından başlayıp eski Başbakanlığı, eski yeni Başbakanlığı yani eski Planlama Teşkilatını, Yargıtay’ı, İstatistik Kurumunu ve nihayetinde Meclis’i içine katar ve İnönü Bulvarına dönünce askerî bürokrasiyi de içine alarak tamamlanırdı. Şimdilerde biraz tektonik hareketlenme ile silsileye şehir merkezinden Eskişehir yönüne on kilometre kadar uzanan bir grup bina daha eklendi; bir de Söğütözü’nde Orman Çiftliğine doğru uzanan oluşum. Bu son eklemelerde pembeyi ve griyi aramak yersiz; hastalıklı görünen pembe ve gri buralarda yerini kırık beyaza bırakıyor. Her şeyi temizleyen bir yağmurdan görece kirli çıkan bir beyaz.
Kentin renklerini anlaması zor. Devletin binalarından mesai sonlarında caddeye coşkunlukla akanları anlamanın çoğu zaman zor olması gibi. Kamu namına çalıştığım zamanlarda, hastalıktan rengi solmuş kurum binalarının akşamları çalışanlarını kustuğunu hayal ederdim. Saçma bir hayal ama aklımda kalmış.
Bilmem kaç kahve içerek güzel bir İstanbul gününü elimdeki Ankara konulu kitapla öldürdükten sonra Ankara’ya dönme isteğim kaçıyor. En iyisi bir gün daha kalmak. Edebiyat Fakültesinin kütüphanesine uğrarım hem.