Kareye yakın dikdörtgen zarftan çıkan tombulca bir kâğıt demeti, eskiden telgraf kâğıtlarının katlandığı gibi düzgünce katlanmış, açık mavi mürekkeple yazılmış bir mektuptu elimdeki. “Sevgili Dostum” diye başlıyordu mektup. “Açıkçası bu mesajımın eline geçip geçmeyeceğinden emin değilim. Yine de sana hakkınca ve uzunca yazmam gerektiğini düşündüm. Yazdıkların geçen gün ısmarladığım kahve makinesi ve birkaç kitapla beraber elime geçti. Üzerinde gönderen adresi olmadığı için zarfın senden geldiğini anlayamadım. Ankara’dan, Bahçelievler’den gönderilmiş, o kadar. Zarftan çıkan yazıların üzerinde de isim veya benzer bir işaret yoktu. Ama beni belirsin, çocukluğumdan beri zarfa ve işarete bakmam, mazruftan hiç gözümü kaçırmam, tadını çıkarmak ümidiyle okurum. Yazdıklarından bir tat almadım dersem yalan söylemiş olurum; gerçekten kuvvetli bir tat bıraktı bende. Yine de nasıl desem, yazılara hâkim bir dağınıklık var, lezzetin bir kısmı bundan gelse de insanı inceden inceye rahatsız eden bir dağınıklık. Mekanlarındaki soyutluk, hikaye parçalarının devamlılık sorunları, anlatıcının içinden geçtiği renk ve ton değişiklikleri.. İşte bunlar bir iplik demeti gibi, yumağı değil, insanın elinde kalıveriyor. İnsan bir an elinden bıraksa bu demeti aynı şekilde yeniden elinde tutamayacağını düşünüyor. Zayıf ve küçük yaralar gibi, tek tek iken öldürmüyorlar; toplu haldeyken ise hangisinin önemli olduğunu anlamak mümkün değil.
İnsanın dünya ile alıp veremediği bir şey kalırsa, iç dünyası ile alıp veremediği bir şey de kalıyor. Yazıları bazı hatıralardan devşirip başka hatıraların üzerine sermiş gibisin. Damağında buruk bir tat kalmış geçmişte bir zamandan veya geride kalmış bir yerden. Bir nefes almışsın veya.. Bir türlü verememişsin; ciğerlerini tüketen hastalara olduğu gibi. O nefes acınası bir hırıltıyla çıkıyor satırlarının arasından, satırların nefes almıyor gibi.
Yetmiş iki anlatıcının uydurulmuş kelimelerinin arasına yetmiş iki parça halinde gizliyorsun kendini. Görülmek istiyor gibisin, ama ortada olmak istemiyorsun. Kendini sevmiyor gibisin. Sanki hiç hoşnut olmamışsın kendinden. Aldatmacalar üzerinden bu hoşnutsuzluğu aklamaya çalışır gibisin. Ufak akıl oyunları ile var olmaya çalışıyorsun bir yandan; diğer yandan içinde sonsuza kadar gömülü kalacağın zorlukta bir akıl oyunu tasarlamaktan korkuyorsun. İçten içe sana hâkim olan bir kaybolma korkusunun, bir hatırlanmama endişesinin esiri gibisin. Bir edat gibisin, faydalısın, göz önündesin ve aynı derecede gizli.
Yazdığın yazılarda iç içe geçmiş üç hikâye çizgisi seziliyor ama dengeli değiller. Olması gerektiğince ayrık da değiller. Sinan’a yaptığın gönderme ayıp değilse de haksızca olmuş, senin müezzinler minarenin yarı boyunda karşılaştıktan sonra yanlış şerefeye tırmanır gibiler. Başlangıçta üç ayrı çizgi var, katı metal çubuklar gibi. Sonra eriyip karışıyorlar, kendince işe yarasa da anlamsız bir alaşımın içinde kayboluyorlar.
Kişilerin çoğunlukla erkek, bu erkekler çoğunlukla bir alanda usta, bir şeyin ustası. Kadın kişilerin az, sayabildiğim dört kişi var. Beşinin de ayakları bu dünyaya basmış. Annenin annesi, annen, kız kardeşin ve teyzen. Bunlara açık açık usta payesini vermiyorsun yazılarında, ima etmekle yetiniyorsun. Sadece kız kardeşinden tomurcuklanan karakterin adı var, doğrusu iki adı, Nisan ve Ada. Bir sevgili karakteri yok yazdıklarında. Ya gerçek hayatında da yok veya tümüyle saklı tutmayı tercih etmişsin. Satırların arasında ne kadar arasam da bulamadım. Yılın en uzun gecesinin karanlığında dahi bir izi bulunabilmeliydi oysa.
Şehirlerin, kasabaların, bunları bağlayan yolların, o yolların şurasına burasına kondurduğun mola yerlerin.. Mekanlarla ilişkinde de var gibi bir kaybolma korkusu. Mekanların basit, küçük, geçici. Çocukluğunu oradan buraya taşınarak mı geçirdiniz? Babanın zihnindeki görüntüsünün erimesi kaç taşınma sürdü? Babanı öldürdün mü yoksa? O tüfekle mi öldürdün? Deden ve büyükbaban buluşup içerler miydi? Hiç aynı şehirde yaşadılar mı? O kasvetli şehirde mi? Kâğıdın üzerine öylesine çiziktirdiğin binaların, o tek katlı müstakil lojman, Caddebostan-Bostancı hattına kondurduğun küçük ev.. Bu mekanlar var mıydı? Söylediğin yerde ve anlattığın düzende? O demirci atölyesi? Demirci atölyesi? Atölye? Ustam? Göz ışığım? Annemi babamı benden niçin aldın?”
Mektup burada kesiliyordu. Selam ve sevgi sözü olmadan, bağırarak sorgulayan satırlarla. Yaprakların önünü arkasını tekrar tekrar kontrol etsem de devamını bulamadım. Sonra kaşla göz arasında elimdeki sayfalar tutuştu, parlak ışığını da yanında sürükleyerek elimde gri bir kül yığınına döndü. Kalınca bir ses geldi arkamdan. “Yaktım” dedi, “hepsini yaktım”. Arkamda biri olduğunun farkında değildim, gözlerim karardı, çığlık atarak ve sıçrayarak uyandım.
İşte bir kararma daha, uzun sürmüyor ama. İstanbul yolundayım, arkadaşımı ziyarete gitmek için çıktığım yolun yaklaşık yarısındayız. İstesem buraya buruk çayıyla bir dinlenme tesisi, bakınız mola yeri, yerleştirebilir ve iner inmez not defterime İstanbul’a nahoş bir şey için gitseniz dahi şehrin sizi saracağı kabilinden sözler yazabilirim. Dilersem hocama verdiğim aldatmacalı biyografi metnini hayal edip hınzırca gülebilirim. Kuvvetli sol elimle fırından bir demir çubuk çekip sağ elimdeki çekiçle çubuğu mektup kâğıdı inceliğine getirene kadar dövebilirim. Hiçbirini yapmayıp başımı sakince koltuğuma yaslayıp, otel odamın rahat yatağında uyanmak umuduyla uykuya teslim olabilirim.