Çiseleyerek yağmaktan daha ince bir yağış biçimi var mı, bilmiyorum. Çok ince bir yağmur ile fazlaca kalın bir sisin arasında bir şey canlandırmaya çalışıyorum zihnimde. Bir de soğuksa hiç çekilmiyor. Şemsiye açılmayacak kadar hafif, insanın beresini başında ıslatacak kadar yoğun. Böylesi bir yağışta nefes almak zor oluyor, konuşma isteği de duymuyor insan. Geçen hafta bugün ikindi vakti bir cenazedeydim Galip Paşa’da, bizim sahanın emektar hocalarından birini uğurlamak için. Bu zamanlarda Caddede trafik ağırlaşır; cenazeye gelenleri bırakan araçların duraklamaları, cenaze araçlarının duruşları, tören boyunca yolun hemen kenarındaki bekleyişleri ve yeniden kalkışları Caddeden o esnada geçen herkesin dikkatini bir an için de olsa gidene çevirir. Bostancı yönündekiler başlarını bir an sağa çevirir, Kadıköy’e gidenler sola. Arada bir trafiğin akmamasına söylenenler olsa da yarımşardan bir selam hesabıyla Caddenin Galip Paşa kesiti görevini fazlasıyla yerine getirmiş olur.
Kendimi ne kadar hayatın ha’ydan hu’ya olduğunu düşünenlerin arasına koymasam da cenaze törenlerinde direnmenin anlamı olmuyor. Gardımın düştüğü böyle bir anda, isyan ve kaçınamadığım bir teslimiyet duygusu çevremde dönüp dururken göz göze geldik. Kaleminizi düşürdünüz dedi, elindeki kalemi bana uzatırken. Güzel bir kalem, benim de vardı çocukken. İlkokul üçüncü sınıfta iken babam vermişti, çelik orta uçlu bir Parker. İlkokul dörtte iken kaybettim, herhalde sizin az önce neredeyse kaybedeceğiniz gibi. Hayat gibi değil mi bir bakıma, dedi. Bakışlarıma anlam verememiş gibi devam etti. Dolmakalemin kağıtla ilişkisi bana hayatı hatırlatır. Gençler birbirine sorar ya, birader bu araba bir depoyla ne kadar gidiyor diye; işte ben de aynısını sorarım, bu kalem bir depoyla ne kadar gidiyor derim. Tabii, kalemin deposu ne kadar büyük, mürekkep hangi mürekkep, kâğıt nasıl kâğıt? Bunların hepsi önemli. Aynı hikâyeyi iki kişi aynı kalemle aynı evsafta kâğıda yazsa, hangisi daha çok anlatırdı? Kâğıda hırs ile bastıranın hikayesi mi kısa sürerdi, yazmak için beklerken mürekkebi kalemin ağzında kurutanın mı? Hırslanmış olan diğerinin kalemini elinden alsa, kağıdını, yazdığı hikâye daha uzun olurdu, değil mi? Kâğıda baksan, daha enteresandır. Saman kağıdına mürekkep dayanmaz, pamuk kâğıtta ince uçlu kalemle yazması uçmaya benzer. Kimi kâğıdın sentetik katkısı fazla kaçar, mürekkep tutmaz. Bakın mesela, ben babamı erken kaybettim. Babamı defnettiğimiz gün verdiği kalem de kayboldu. Annemin elinden kurtulup kabre bakmak için birkaç adım atmıştım sadece; dengemi kaybedip düşecekken dayım ceketimden yakaladı beni; o sırada düşmüş olmalı ceketimin cebinden. Kabre düştü herhalde, rahmetli kendi hikayesini yazamamıştı, benimkini de yanında götürdü sayılır. Sözün özü, onu orada öylece bırakmamız icap ediyormuş. Artık anlamsız bakmıyor olmalıydım, yüzünden bir gülümseme geçti. Çiseleyen yağmurun ıslattığı gözlüklerini çıkardı, cebinden çıkardığı mendille silerken başıyla selam verip küçük adımlarla uzaklaştı.
İkindi namazı kılındıktan sonra imamın davetine gerek kalmadan saflar tutuldu. Meslektaşlar, öğrenciler, öğrencilerin öğrencileri, bir bunlar kadar mahalle komşuları ile esnaf ve bulup da sayması zor denebilecek kadar akraba. Safa girmedim, caminin bahçe kapısının hemen dışında bir sigara yaktım. Eve döndüğümde konferans seyahatim için yapmam gereken hazırlıkları içimden kontrol ederken hoparlörün cızırtılı açılış sesi geldi. Aslında bu, topyekûn ve daimî bir kabir azabı, dedi ses. Toprağımız çoktan atılmış, hatta o toprağı kendi üstümüze kendimiz atmışız, artık nefes alamazmış gibiyiz. İnsanı kahreden bir hüzün var bu havada; konuşmuyoruz, duymuyoruz, görmüyoruz. Validelerimizin, hemşirelerimizin, kızlarımızın ağlamaktan nerede ise gözleri kurudu. Duymaya, görmeye, konuşmaya elimizde kalan bir avuç toprak oluyor; o da bu gözyaşları ile yıkana yıkana bereketinden olmuş. Avuç avuç kendi üstümüze attığımız toprak kumdan farksız. Kulağınız bende mi cemaat, dedi ses. İnsanlardan ses çıkmadı. Bugün, dedi, bugün bir beş dakika sabrınızı istirham ediyorum, Bedrettin Hoca ahbabım idi, hakkında fazladan iki kelam etmeyi arzu ederim. Sonra er kişi niyetine deyip namaza durdu. O gün o ince yağmurun içinde, üç göbek yetiştirmesi ve sevenleri olarak Hoca’yı öylece Karacaahmet’te toprağa verdikten sonra eve dönüş yoluna koyuldum.
Taksiyle eve dönerken, yalnızlığın bir noktadan sonra kaçınılmaz olduğu geçti aklımdan. Aşırı ürpertici bir gerçek değilse de canımı sıkmaya yetti. Elimi alışkanlıkla montumun sol cebine atıp telefonumu aldığımda telefonun ekranına şaşkınlıkla bakakaldım. İki ayrı numaradan toplam sekiz cevapsız çağrı vardı. Oysa telefon sürekli cebimdeydi ve tören boyunca hiç titreşim hissetmemiştim. Numaraların ilkini seçtim ve geri arama tuşuna bastım. Operatörün aradığım numaranın kullanılmadığını bildiren mesajı devreye girdi. Bir hata yapmış olabileceğim düşüncesiyle aramayı tekrarladım. Sonuç değişmedi. Diğer numara ile ilki arasında sadece son iki hanede olmak üzere küçücük bir fark olmasaydı bu aramaları umursamadan geçebilirdim. Sadece iki hanelik bu fark aynı santrale tabi olan iki numarayı işaret ediyor olabilirdi. Bu aramalar ayın başında yaptığım iki proje görüşmesini müteakip yapılıyorduysa dikkate değer fırsatları kaçırıyor olabilirdim. İkinci numaraya geçtiğimde sonuç yine değişmedi. Bunlar kullanılmayan numaralardı. Taksiden inip eve girene kadar günlük bakkal ritüelimi yerine getirdim. Bakkalla güncele dair üç beş söz, sokak kedileri için sosis ve geceyi geçirtecek kadar sigara. Bütün öğleden sonra her yönden çiseleyerek yağan yağmurun acısı eve adım atar atmaz çıktı. Kuvvetli olmasa da bir kırıklık hissi ve ateş kapının aralığından eve girivermişler. Kendimi salon kanepesine bıraktım, tavandaki örümcek ağlarına bakarken sızmışım.
Uyandığımda saat on biri biraz geçiyordu. Birkaç saat uyumuş olmalıyım. Üzerimi değiştirmediğim için tam bir rezil uykusu olmuştu, ter içindeydim. Ayakkabılarıma mezarlıkta bulaşan çamur geçen sürede kuruyup yatağa ve zemine dökülmüştü. Şapşallaşmış biçimde yerdeki çamur parçalarına bakarken telefonun sesi ile oturduğum yerden yemek masasına sıçradım. Cenaze esnasında arayan numaralardan biri miydi? Hayır. İstanbul alan kodlu bir numara ve bir ses vardı karşımda. Proje görüşmeleri için teşekkür ettiklerini ancak eldeki işlerin bir kısmını dahili kaynaklarıyla yapacaklarını, bir kısmını ise daha önce de beraber çalıştıkları büyük dörtten birine yaptıracaklarını deklare eden bir ses. İleriki dönemlerde muhakkak beraber çalışmak istediklerini, işlerimde kolaylıklar dilediklerini belirten artık çağrı merkezi şablonuna dönüşmüş bu konuşma sonlandığında mutsuz olduğumu söyleyemem. Mutsuzluk veya mutluluk değildi buradaki eksenin iki yönü, daha ziyade ferahlık hissi karşısında tiksinti denebilirdi. İki biranın yanında yarım paket sigara içtikten sonra kendimi yeniden kanepeye attım.
Yeniden uykuya dalmak mümkün olmadı. Önce Bedrettin Hoca düştü aklıma. Dün varken bugün var olmamak ürkütücü gelmiyordu. Belki farklı bir formda, belki formdan yoksun yeni bir varoluş halidir olup olacağı. Cenazelere gitmemek lazım belki de insanın ruhunun kaç gram çektiği, beden ile ruhun ikiliği aklından çıkmıyor sonra. Organik kimyanın esasları ise tartışmaya o kadar açık değil, nihayetinde karbon, hidrojen, oksijen ve azot olarak yolculuk devam ediyor. Düzenden düzensizliğe, yokluğa değil diye düşünürken kapının minik tokmağı seslendi. Kanepeden bir hamlede kalkmaya çalışmamla sırtımda beliren acı beni uykudan tümüyle kopardı. Kapıya ulaştığımda merceğe bakacak kadar bile eğilemedim, lanet okuyup neyse ne diyerek kapıyı açtım. Gülümsemesi ve alnındaki hafif teri ile Hoca kapıdaydı; Bedrettin Hoca değil, o öldü. Ayakları ayakkabılarından yarı yarıya kurtulmuş halde, içeri buyur etmemek kabalık olurdu. Etmekten de zarar gelmedi aslında, mesleki deformasyon nev’inden saymalı, uzun sayılabilecek bir monoloğun tek ve ayrıcalıklı seyircisi olabildim böylece.
Hoca, kendime pişirdiğim kıvamda hazırladığım duble Türk kahvesinden bir yudum aldıktan sonra sandalyede yaslanır gibi oldu. Konuşmaya başlayacağı an bundan biraz sonraydı, vücudu çok da akışkan olmayan bir biçimde hafif kambur kalıbını doldurduktan sonra. Hamdolsun dedi, elinize sağlık. Konuşmanın vaat aşaması hızla bunu izledi. Cebinden çıkardığı kalemin kapağını çevirerek açtı, kapağı elinden bırakmadan kalemin arkasındaki vidayı sakince çevirdi. Kalemin ucundan masadaki peçeteye bir damla mavi-siyah mürekkep damladı ve parmak ucu kadar bir alana hızla yayıldı. Şimdi emin olamıyorum bunu duyup duymadığımdan ama bunu buraya bırakalım öylece gibi bir şeyler mırıldandı sanıyorum. Sonra kalemin vidasını yeniden sıktı, kapağını kapattı ve borç aldığı bir şeyi geri verir gibi kalemi bana uzattı. Yine düşürmüşsünüz ama kaleminiz sizi bırakmıyor derken yüzüne tedirgin bir ifade yerleşti. O bir doktor ben de tetkik sonuçlarını bekleyen hastası olsaydım, o ifadenin biçtiği ömür herhalde altı ayı geçmezdi. Masaya doğru eğildim, gözlerimiz hizaya gelene kadar. Gülümsemesi geri gelmedi. Şehrin kalabalığından, kalabalığın ancak kabalık olmadığında çekilebilir olduğundan, insanların duyarsızlıklarından, bunların kat’i bir çözümü olmadığından konuşmaya söz etmeye başladığında, uzun bir vaaza maruz kalacağımı düşünmeden edemedim.
Öyle olmadı. Vaazdan çok kişisel bir yakınma idi, yardım değilse de dinlenmek isteyen bir ses. Kahvelerimiz bitmek üzereyken, bakın dedi masadaki peçeteyi önüme iterken, kaç renk görüyorsunuz. Yakından bakabilmek için masaya eğildim, yıllardır bildiğim şeye yeniden şaşırmadan edemedim. Mürekkep peçetenin üstünde ilk düştüğü alandan taşmış, bir liranın kaplayacağı kadar bir alana yayılmış, yayılırken eş merkezli çemberler halinde farklı renkler bırakmıştı. Sıradan renkler değil, silik bir sarı, lezzetli bir turuncu, gülümseyen bir pembe ve diğerleri. Adıyla müsemma, mürekkep terkibinde ne varsa merkezden çevreye yayılırken kâğıda imzasını bırakmıştı. Bunu her mürekkepte göremezsiniz dedi Hoca. Şayet isten yapılma hakiki çini mürekkebi kullanırsanız bu hareler ortaya çıkmaz, sadece siyah bir noktanız olur. Bunu kendisine ilk defa Bedrettin Hoca göstermişti. Biri fiziki dünyaya diğeri metafiziğe aşık iki adamın sıradan bir peçete üzerinde kâğıt kromatografisi yapması komik değilse nedir. Elimde olmadan gülümserken sandalyesinde doğruldu, kahve için teşekkür ederek ayağa kalktı. Kapıdan çıkmak üzereyken, ismen tanışmadık değil mi, dedi. El sıkışırken adını öğrenmiş oldum. Hocanın adının Bedri olduğuna hala inanasım gelmiyor ve aklıma her geldiğinde buna gülüyorum.
Geç saatteki bu ziyareti ve kendisinden beklenen vaaz yerine sergilediği enstrümantal analiz gösterisi ile Bedri Hoca’yı uğurladıktan sonra, yaşamış olduğum bu durumun garipliği içime işlemişti. Gerçekten çok rüya olmaya yakın bir durum, Kafkaesk bir gariplik. Ertesi sabah uyandığımda evi toplarken masanın ayağının hemen yanında hareli çemberleri ile kâğıt peçeteyi görmeseydim bu şüphem silinmeyecekti. Hoca ve rüya gitti, Kafka kaldı. Peçeteyi yerden aldım ve masanın üzerine bıraktım. Sonrasında çalışma odasını havalandırmamış olmayı isterdim.
Bin kişilik bir tribünde insanlar gülen yüzleri, coşkuları ve en güzel giysileriyle oturmuşlar. Tribünler düz sıralar halinde, eğriliği yok. En alt sıranın tam ortasında, sıranın hemen önünde iki tane masa birleştirilmiş, beyaz bir örtü ile örtülmüş, örtünün üstünde kalın camdan düz kalın boyunlu iki sürahi ve bardaklar var. Her masanın ortasında bir masa üstü bayrak kaidesi, her kaidede bir bayrak. Tribünlerin arka sırasının iki ucundaki direklere bir tel gerilmiş, telin üzerinde ikişer metre aralıklarla tören boyu bayraklar. Hava sıcak sayılır, en azından meydanın ortasında arkadaşlarıyla beraber bekleyen küçük kız için öyle. Alnı terledikçe eliyle alnını siliyor. Elinde oyuncak boyutunda bir testi. Havada gül kokusu var hem taze hem değil. Havada boğuk bir ses, bir erkek sesi, ne dediğini anlamıyorum ama ciddi bir şeyler söylediği kesin. Dinleyenlerin yüzleri coşkulu ama ciddi. Konuşan adamın sesi kesiliyor, ne zaman olduysa küçük kız yerinden kalkmış, adam çekiliyor, kız üstünde mikrofonun durduğu masaya yaklaşıyor. Adam nazik hareketlerle, hassas bir makineyi ayarlar gibi mikrofonu tutan boynu küçük kızın ağız hizasına indiriyor. Kız başını hafifçe kaldırmış, mikrofonun desteğine ihtiyacı yokmuş gibi haykırıyor, iki hecesine de basarak bugün diyor, ilk hecesine basarak yirmi ve bir çırpıda üç.
Nisan’ın sesine gözümü açtığımda doktorla konuşuyordu. Adama her zamanki detaycılığı ile yaklaşmış olmalı, doktor nazik ama net olmaya gayret ederek çok önemli bir şey olmadığını, ilaçların birkaç gün içinde toparlanma sağlayacağını, zaten kafa travması olmadığı için kontrol dahi gerekmediğini ama yine de iki hafta sonra kısa bir kontrol muayenesi yapabileceğini anlatıyordu. Ben hiç Nisan demem ki Ada’ya, aile içinde Ada’dır, bizden ötesi için daha çok Nisan. Doktor bizi bıraktıktan sonra Ada odanın içinde dönmeye başlıyor, kâh yemek arabasının yerini değiştiriyor, kâh komodinin üstündeki ıvır zıvırı düzeltiyor. Yarım göz izlendiğinin farkında değil. Sepetçioğlu damdan düşmüş ağlıyor, kız kardeşi etrafında dönüyor, doktor gelmiş yarasını sarıyor, doktor gelmiş yarasını sarıyor. Bu sözler ezgisiyle beraber zihnimden akarken yeniden uyumuş olmalıyım. Gözümü adam akıllı açtığımda Ada yatağın yanındaki koltukta uyuyordu.
Elim gayrı ihtiyari biçimde komodinin üstündeki telefona gittiğine göre iyileşmiş olmalıydım. Telefonun camında köşeden köşeye bir çatlak vardı, ama dokunmatik ekran hala çalışıyordu. Bu hastane odasında sabitlenmiş biçimde yattığıma göre benim de bir yerimde boydan boya bir çatlak olabilirdi, henüz ne olduğunu bilmediğim ve Ada uyanana kadar öğrenemeyeceğim. Zihnimde hiçbir şey canlanmıyordu. Son hatırladığım şey mürekkepli bir peçete, adı bir türlü aklıma gelmeyen bir adamı uğurlayışım ve kendi kendime gülüşüm. Bunları hatırlamıyor, en azından yaşadığım bir deneyim olarak hatırlamıyor da olabilirdim. Belki hepsi rüyaydı. Telefonun ekranında şarjın azaldığını gösteren bir uyarı ve santral numarası gibi görünen bir numaradan gelmiş dört arama kaydı vardı. Saat akşamın dokuzu olduğuna göre, misafirimi gece on bir buçuk civarında kapıdan geçirdiğime göre, şimdilik kayıp görünen yirmi saatte ne olmuştu; bunu öğrenmenin tek yolu Ada’yı uyandırmaktı. Bunun insafsızlık olacağına kendimi zor ikna ettim. Başıma ne geldi ise bencil tabiatımı da geçici olarak zedelemiş gibiydi. Bu aramalar kimden gelmişti? Proje ihtimalinin ortadan kalktığını pek ala ve hala tiksinti ile hatırlıyordum. Yeniden uyku bastırınca telefonu bacağımın üstünden süzülüp yatağın kenarında düzleşen pikenin üzerine bıraktım.
Yeniden uyandığımda gözlerim Ada’yı aradı ama Ada’dan eser yoktu kimya laboratuvarında. Sadece insanın burnunu esir alan bir koku ve bir vızıltı sesi. Gözlerimi ovuşturduktan sonra tepesinde mavi kapağı, kapağa bağlı giriş ve çıkış kabloları, içinde yatay askısı ile garip bir kap gördüm. Bir numaralı deney masasının üzerinde kurulu. Askıya ters bir V harfi formunda asılmış ıslak kâğıt boş gibi. Kaba giren ve çıkan kabloların bağlı olduğu üretecin üstünde 250 Volt yazıyor ancak akım değeri çok düşük. Nihayet bir ışık yanıyor, Ada burada olamaz. Çünkü şu anda okulunda kendi dersleri ile meşgul. Başıma ne geldiğini bana anlatmak bir yana, bir doktordan tıbbi izahat alacak çağda değil henüz. Kuşku yok, prosedür esnasında uyumuş olmalıyım, genel uyku yetmezliği ve stresten kaynaklı bir ruhsal seyahat yapmışım. Şimdi uyanığım, laboratuvardayım. Yanılmıyordum, laboratuvardaydım ve elektroforez tekniğini öğrenmek için zaten kimliklerini bildiğim amino asitlerin bir karışımını analiz ediyordum. Moleküller tanım gereği nötr oldukları halde, çözeltilerinde yük kazanabildikleri için ve bu yükler yüksek gerilimle uyarıldıklarında her molekül yükü kabilinde anot veya katot yönünde yürüdüğü için böyle bir analiz yapabiliyordum. O amino asit az, bu amino asit çok yürüyordu; o amino asit anota, bu amino asit katota doğru. Yöntemi ben bulmadım. Bulsaydım saf su, saf asetik asit ve piridin kullanıp deney ortamını oluşturan çözeltiyi tanımlamak istemeyebilirdim. Bir zayıf asit ile aromatik bir zayıf baz karıştığında bu sakil kokunun ortaya çıkması kendince caydırıcı olurdu. Ne çare, ben deneyi öğrenip uygulamak, sonrasında ise öğretmekle mükelleftim. Kromatografideki amaç yine molekülleri yürütmek. Başlıca farkı işin içine elektrik girmemesi. Moleküller kâğıt veya silika jel üzerinde yerçekimine karşı kılcal kuvvetlerin desteğiyle yürüyor. Zayıf olanlar hızlı, şişmanlar yavaş. Peçetedeki damlada mürekkep renk bileşenleri de farklı değildi.
Shandon deney kitinin yanındaki saat çaldığında vakit kaybetmeden kâğıdı tanktan çıkaracak, otoklavda kurutacak, sonra üzerine ninhidrin çözeltisinden makul miktarda sıkacaktım. Bu prosedür hata kaldırmazdı, parmak izlerini affetmezdi ve en önemlisi Mustafa Hoca yarım işi hiç mi hiç sevmezdi, her şey iyi pişmiş olmalıydı. Saatin çalmasıyla öne atıldım, atılmamla beraber ayağım üç numaralı deney masasının ayağına takıldı. Çığlık attım mı bilmiyorum ama patırtı olduğundan eminim, revire doğru üç arkadaşımın kollarında ve o gün kat nöbetçisi olan biyoloji hocamın nezaretinde gittiğime göre birileri düştüğümü duymuş olmalıydı. Kendime geldiğimde okul hemşiresini gördüğüme göre her şey yolunda gitmiş olmalı. Bir şey hariç. Gözümü açtığımda Ada bu defa bir hemşire ile konuşuyor. Tansiyonum çok düştüğü için izleme cihazı uyarı vermiş, tansiyonum nasıl düzelirmiş, bir dizi başka soru. O sırada göz göze geliyoruz Ada ile, yüzüme bakıyor sevecen. Çalışma odasının ortasında temizlikçi kadın bulmuş beni, kendisini aramış. Nihayet hatırlıyordum başıma geleni. Çalışma odasına hamle ettiğimde, kapıyı açıyorum, hırkamın cebi kapının koluna takılıyor, çalışma masasına kapaklanıyorum. Saati sorduğumda Ada üç diyor, sabaha taburcuyuz.
Hasta odasından çıkıp asansörle dört kat inmek gündelik hayata dönmeye yetiyor. Ada muhasebe bankosunda hastane bürokrasisi ile uğraşadursun, telefonuma sarılıyorum. Akşamki dört aramanın geldiği numarayı geri arıyorum. Bir sesli mesajımın olduğunu söyleyen cümlenin bitmesini beklemeden bire basıyorum. Bir dakikadan biraz daha kısa süren mesajda iki çocuğun sesi var. Şaka yapıyor gibi bir halleri yok, sesler ciddi. Biri büyük biri küçük olmalı; büyük olan küçüğe çabukça söylemesini, az kaldığını söylüyor. Mesaj süresinden söz ediyor olmalı. Küçük bir çırpıda söylüyor tatlı sesiyle, öylece orada bırakıldıklarını söylüyor sitemkâr. Sonra büyüğe dönüyor, bak söyledim işte. Mesaj bitiyor. Silmek için ikiye –basmıyorum. Ada’nın arabasıyla eve dönerken telefonu kurcalamaya devam ediyorum, neme lazım, milyonluk yatırım hesabım batmış olabilir. Buna içimden gülerken şaşırıp kalıyorum ekranda yazana; hastanede iken aradığım numara toplam dokuz haneli bir sayı, başı dokuz, sonra başka rakamlar. Yurtdışından bir numara olmak için kısa, yurtiçinde bir numaranın biçimine de uymuyor. Arabayı evin önüne park edip eve çıkıyoruz. Ada kanepede, karşısındaki koltukta oturuyorum, inceden dalgasını geçip eğleniyor, ağzımı ve yüzümü dağıttığım için komikmişim çünkü. Çenemi düzgün oynatamadığım için sesim Ayı Yogi’nin sesi gibi çıkıyormuş. Çonomu duzgun oynotomodoğum uçun sesum Ayu Yogi’nin sesu gübü çukuyor diye içimden geçiriyorum birkaç defa, Ada haklı, bildiğin komiğim. Kanepede sızmış kaşla göz arasında. Refakatçilik yordu kızı tabiatıyla.
Bense cin gibiyim, bedenim biraz yorgun olsa da zihnim fazlasıyla açık. Telefonumu, bilgisayarımı, sigaramı, çakmağımı, kül tablamı ve iki gündür sehpada bekleyen açık kutu kolamı alıp, çalışma –hayır yatak odasına geçiyorum. Çalışma odası ağzımı yüzümü dağıttığı için cezalı, evet o yaptı, ne kadar saçma görünürse görünsün onun suçu. Çocuğun sesindeki sitem tonu olmasa belki umursamayacağım ama ne çare. Telefona sarılıp son numarayı yeniden arıyorum. Aradığım numaranın kullanım dışı olduğunu belirten mesaja şaşkınlığım o kadar büyük ki, mesajın fonunda Dvorak çalmasına şaşırma fırsatı bulamıyorum bile. Yeni Dünyadan çalıyordu, popüler olan ve gereğinde ütü, gereğinde banka reklamında kullanılan kısmı değil, ilk kısmı. Dokuz yaşımda teyzem tanıştırmıştı Dvorak ile, kendi Dvorak kasetini gözünü kırpmadan bana vererek. İlk klasik müzik kasetim bu idi ve ikincisini alana kadar defalarca dinlemiştim. İlk versatil kalemimi de teyzem vermişti. Ah ne güzel, al senin olsun kadar basitti teyzem için vermek. Numarayı tekrar arıyorum, sonuç değişmiyor. Arama motorlarına saldırıyorum sonra, numarayı olduğu gibi sorgu satırına girip bekliyorum. Arama motorlarının her bilgiye vakıf ve her derde deva imajı bir anda sarsılıyor gözümde. Sonuçlar bu kadar ilgisiz olabilir. İleri iletişim teknolojilerine geçilmesi, otomatik santrale geçiş ve Turgut Özal ile ilgili onlarca arama sonucu var. Hayalimde canlanan tek şey o zamanlar anneannemin evini ararken kullandığım bir sayı dizisi; şehirlerarası için 9, Ankara için 4, sonrasında ev numarası. İnsan hafızası unutmakla yükümlü imiş, numara aklıma gelmiyor. Telefon ve arama motoru haklarımı kullandığıma göre, hızlı mesaja geçme zamanıdır. Telekom sektöründe çalışan eski bir öğrencime mesajla gönderiyorum numarayı, kaynağını bulabilirse çok memnun olacağımı belirterek, selam ve iyi dilekler ile. Buradan bir yere ulaşırsam ne ala, yoksa mesajı hastanede iken dinlediğimde yatıştırıcıların etkisinin geçmemiş olacağına hükmederek konuyu kapatmak en iyisi. Öğle güneşi odayı ısıtırken beni de mayıştırıyor, kafamı yastığa koyarken bir de Ada’ya mı sorsam diye düşünüyorum.