Pages

2018-06-11

Bir Kurtarma Macerasının Sonucu

Meydanın köşesinden yukarı açılan yolda ağır adımlarla yürüyorum. Neredeyse çocukken bu yolu Ada ile el ele yürürken tutturduğumuz o nazlı hızda bir yürüyüş. İlkokulun hizasına geldiğimde zihnimde Ada’nın yorulup inatla durması, nedense hep o noktada çişinin gelmesi ve sonra eve kadar süren itişmeli yürüyüş canlanıyor. Yetişkin biri için çok kısa olan bu yol bir çocuk için delirtici derecede uzun olabilirmiş demek ki. Okulu geçip sağa döndükten sonra iyice yavaşlıyorum. İradî bir durum değil, daha çok ayaklarım beynimle inatlaşır gibi. Böyle gitmeye devam edersem eve varamayacağımı düşünüyorum. Şehir otogarından bu yana bir türlü kalkmayan sisten belki böyle düşünmem.

Mola yerinde otobüse yeniden bindiğimi hatırlıyorum ama otobüsün kalkışını görmeden uyumuşum. Otogarda indikten sonra vakit kaybetmeden ilçe otobüslerinin yerini bulmam, öncekinden daha az rahat olan ilçe otobüsünde yerimi almam ve şimdi dikilip sigaramı içtiğim noktaya ulaşmam bir saatten biraz fazla sürmüş. Şehirden ilçeye olan kısa seyahatim süresince çevreyi hiç görememiş olmama hala içerliyorum. O alabildiğine yayılan yeşil tarlaları, uzaktaki omuz omuza dağları, temiz mavi gökyüzünde süzülen bulutları görememek olur şey değil. Yıllar öncesinden kalan ve tam orada, tam o anda yeniden yaşayarak tazelemek istediğim görüntülerden mahrumiyetimi kabullenmekten başka çare yok. İnsanın en istediği şeyler en az olanlar sanırım.

Sigaramı söndürüp sola dönüyorum. Sisin içinde göremesem de orada olmalı. Sisten biraz kurtulursam gri duvarlarını görebilirim, birkaç adım gerekiyor sadece. On adım bile atmadan yolun solunda Ada’nın arabasını görüyorum. Hem evi hem Ada’yı bir an önce görmek için hızlanacakken gözüm arabanın içine kayıyor. Arka koltukta küçük bir kız kıvrılmış uyuyor, yüzü koltuğun sırtına dönük, üstünde Ada’nın montu örtülü. Yoldan çocuklu bir tanıdığını almış olmalı. Arabadan eve kadar yürüyorum, Ada’yı görmeye çalışıyorum ama nafile. Ada yok, arkadaşı da. Eve daha yakından bakmak için bahçe kapısından girebilirim ama canım bunu yalnız yapmak istemiyor.

Ada’yı beklemek için arabanın yanına döndüğümde küçük kızı uyanmış buluyorum. Arabanın içinden bana el sallıyor sonra bir çırpıda arabadan iniyor sırtında montla. “Haydi, eve gidelim” diyor önden koşarak, peşinden gidiyorum.

Şimdi evin önündeyiz. Kız elimi tutuyor ve başıyla bahçe kapısını açmamı işaret ediyor. Kızın yüzünü o anda görüyorum, Ada bu. Altı yaşındaki haliyle, ışıltılı gözleri, kırmızı yanakları ile yanımda. Her yer hala sisle kaplı olsa da Ada’nın çevresinde sis yok. Dini resimlerdeki haleler geliyor aklıma.

Evin sakinlerinin rahatsız olup olmayacağını düşünmeden giriyoruz evin kapısından. Ada botlarını topuk zoruyla çıkardığı gibi antreyi salona bağlayan kapıyı açıp içeri dalıyor. Ayakkabılarımı çıkarıp ardından gidiyorum. Bu evde yaşayan herkes salon eşyasını aynı biçimde yerleştiriyor olmalı. Aynı yerde bir kitaplık, önünde bir yemek masası ve altı sandalye, masanın altında serili halı. Benzerliği yadırgamıyorum, aynı tip evlerde yaşayan benzer kültürlere sahip insanların belli bir kalıp üretmesi akla gayet uygun.

Ada yemek masasının çevresindeki sandalyelerden birinde oturuyor şimdi. “Resim yapalım mı?” diyor masanın üstünde yayılmış olan resim kağıtlarını ve boyaları göstererek. Elindeki çay bardağını bana uzatıyor, “su” diyor diğer eliyle suluboya kutusunu açmaya çalışırken. Eve sabahın bu kör saatinde izin almadan girdikten sonra gerisinin sorun olmayacağını düşünüyorum.

Çay bardağı elimde, su almak için mutfağa yönleniyorum. Kimin yaşadığını bilmediğimiz bu ev merakımı körüklüyor, evin kalanına göz atmaktan kendimi alamıyorum. Herkes uykuda, yatak odalarının birinde bir kadın ve bir adam sırtları birbirine dönük halde uykudalar. Diğer odada ikisi de boş olan iki yatak var, içlerinde yatanlar yeni uyanmış ve aceleyle gitmiş gibi; yorganları düzeltilmemiş.

Mutfağa dönüp bardağı doldururken gözüm tezgahtaki fırına takılıyor. Bu fırından bizim evde de vardı, içinde annemin eksik etmediği çörekler ve kurabiyelerle. Fırının kapağını açıp üst tepsiyi hafifçe çekiyorum. Neredeyse aynı tarifle yapıldığı belli çöreklerden bir tane alıyorum. Çöreği ısırmamla başım dönüyor, sendeler gibi oluyorum. Fırının muzip camında yüzüm bir an için yaşlanıp şişmanlıyor, büyüyünce böyle mi görüneceğim?

Bir elimde su dolu çay bardağı, diğerinde çörekle salona dönüyorum. Bardağı Ada’ya uzatırken Ada “çörekten bana da versene” diyor içeriden duyulabilecek bir sesle. Duyulduğu kesin, içeriden gelen sesi ikimizin de ezbere bildiğinin kesin olduğu kadar. Annemizin sesi “çocuklar hırkalarınızı giyinin, yere çıplak basmayın” diyor. Ada resmini yaparken ben koltuklardan birine kıvrılıyorum.

Tüfek ve Yağmur

Günlerden hangi gündü, takvim yaprağında o gün neler yazıyordu hatırlamıyorum. Olayın geçtiği yer de aklımda kalmamış, ama bazı ayrıntılar zihnimde taşa kazınmışçasına yer ettiğine göre aklımın erdiği bir yaşta olmalıydım. Akşam yemeği için sofraya oturduğumuzda babam oturduğu sandalyeye yaslanmış uzun kutuyu masanın üstüne yatırdı ve önce meraklı, hemen sonrasında ürkek bakışlarımızın altında kutudan ahşabı eskimiş, metal kısımları paslıca görünen bir çifteli tüfek çıkardı. Kardeşimle donmuş halde tüfeğe bakarken annem tüfeği görmezden gelerek yemek servisini sürdürdü. O akşamın şartları düşünüldüğünde bunu olağan saymalı.

Akşam herkes eve geldikten sonra konusu şimdi bir türlü aklıma gelmeyen bir tartışmanın ortasında kalmıştık. Konusunu hatırlamadığım tartışmanın sonucunu da hatırlamıyorum. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu ve art arda çakan şimşeklerin sesi, bu sese cevap veren sokak köpeklerinin havlamaları, kedilerin inlemeyi andıran ve insanın içini sızlatan sesleri birbirine karışıyordu. Bir evi olmak, evinin içinde olmak, kesilmiş olan elektriği ikame eden bir çubuk mum ile bir gaz lambasının titreyen alevlerinde birbirimizi görmek ne güzeldi. Ne olduysa bir anda oldu. Ev halkı yok oldu, su buharlaşır veya kömür yanıp duman olur gibi. Herkes oradaydı ve kimse orada değildi. Annemin, babamın ve kardeşimin sadece gölgelerini görüyordum, duvara, yere, kitaplığa, masaya vuran gölgelerini. Işık titredikçe titreyen, sahiplerinin attıkları her adımda yer değiştiren gölgelerden başka bir şey kalmamıştı evde. Diğerlerinde olumsuz bir tepki görmediğim için bu durumun ürkütücülüğünü çabucak atlatmıştım.

Evin içinde ancak kardeşim ve benim için ilginç olan gölge oyunu sürerken, dışarıda yağmur şiddetini bir artırıyor bir azaltıyordu. Çakan şimşeklerin yere düşen yağmur damlalarını ve pencerenin camından süzülen suyu gölgeler halinde oturma odasının duvarına taşıması kardeşimin hoşuna gitmişti. Eliyle duvardaki gölgelerimizi gösterirken “bak” diyordu “ıslanıyoruz ama ıslanmıyoruz”. Bu paradoksal ıslanmama hali annemin sofraya çağıran sesiyle son buldu.

Gaz lambası da yemek masasındaki yerini aldıktan sonra yemeğe başladık. Dışarıdan gelen gök gürültüsü, ufaklığın yemeği beğendiğini belli etmek için bilerek çıkardığı ağız şapırtıları ve anneyle babanın arasında homurtu dilinde gerçekleşen garip iletişim dışında sessiz bir yemekti. Dördümüz ve tüfek masada bir garip tiyatro oyununun içinde gibiydik. O yaşlarda, oyunun ilk perdesinde duvarda bir tüfek asılı ise, o tüfeğin sonraki bir perdede patlaması gerektiğini bilmiyor insan. Bilsem de yaramazmış, zira o tüfek oyunun hiçbir perdesinde patlamadı, oyunun sonraki tekrarlarında da. Kâh sofraya yatmış, kâh oturma odasındaki sandalyenin kolçağına yaslanmış, kâh bir gezide antik mermer merdivenlere sırtını vermiş, kâh bir deniz tatilinde bizimle beraber güneşlenmiş, nihayetinde hayatımızdan uzun süre çıkmamıştı tüfek.

Mermi değil de saçmalı fişek atan bir tüfek... Bunların tetiği çekildiğinde horozun iğnesi fişeğin arkasındaki küçük deliğe hızla çarpar, çarpma ile barut patlar ve fişeğin içindeki kurşundan yapılma saçma taneleri alabildiğine namludan püskürür. Hedefi ne denli belli olsa da hedefin neresinden zarar göreceği belli değildir. Tek başına hiçbiri ölümcül olmayan onlarca küçük yara hedef üzerinde yeterince yoğunlaştığında ölümcül hale gelir. Hedefin yakınında her ne varsa o da bu yaralardan payını alır. Mermi atan bir tüfeğin mantıksal hassasiyetindense bu saçmalı tüfeklerin istatistiksel bir etki gücü vardır. Yeterli yara açabilirse anında öldürür, değilse açtığı yaralar iltihaplanır, uzun süre can yakar, sonunda yine öldürür. Etten saçma temizlemek mermi çıkarmaktan daha zordur.

Oyunun hiçbir perdesinde ateşlenmemiş olan bu tüfeğin insanın hafızasında bu kadar delik açmış olması insan ruhu için çok yorucu bir tecrübe.

Seksen Metre

Seksen metrelik bir çizgi üzerinde askeri standartlara uygun adımlarla yüründüğünde, yol yüz yirmi üç adım tutar. Saatte beş kilometre yürüyen biri için bu elli sekiz saniyelik bir süreye karşılık gelir. İlkokulun üçüncü sınıfında iken bir gün yol ağzından yaşadığımız beldeyi göstererek “baba, bu yol seksen metre var mıdır” dediğimde babam bu yüzden çok gülmüş olmalı. Yıllar içinde bu anı ilk andaki, şimdilerin anlam kaymasıyla söylenirse, epik tabiatından hiçbir şey kaybetmedi. Sevgili ailem her defasında tatlı tatlı dalgasını geçti bu seksen metrelik yol tahminimle. Zira yol beş kilometre kadardı, standart asker adımları ile yedi bin altı yüz doksan üç adım ve babamın yürüme alışkanlık edindiği yürüme hızı ile bir saat sürüyordu. Merkez ilçeyi kükürt diyarına bağlayan yolun merkezden çıkışla çimento fabrikasını geçtikten biraz sonra düzleşen mevkiinde yol ağzında durduğunuzda seksen metre ötenizde Tınaz Dağını görürdünüz. O yaşlarda dünyanın en heybetli dağı sayılabilecek bu dağın alt eteklerinden ovaya doğru bir belde, evleri, ağaçları ve ince çizgiler olarak gözlenen sokakları ile uzanırdı. Bizim eve aramızda “sürgün zarfı” dediğimiz biçimde uğrayan tayin yazıları sayesinde bu beldeyle de tanıştık, geçirdiğimiz kükürt kokulu bir yıldan sonra. Ekonomik coğrafyaya ve kükürt kokusuna aşina olanlar için Keçiborlu ekşi bir koku çağrışımı yapar, bu cümleye başladığım anda bana olduğu gibi. Gönen’in, kükürt kokusunu zihnime çağrılmadıkça gelmeyecek bir hatıra olarak, pembe gülün, kır menekşesinin, dalından yenen vişnenin ve yeni sağılmış inek sütünün kokusunun nezaretinde hapsetmesi sadece bir mevsim sürmüştü. Bu güllere ulaşmak için önce yanlış tahmin edilmiş bir seksen metre, üstüne birkaç sokak yürümek yeter.

Bu birkaç sokağı yürümek pek dert olmasa da seksen metrelik yolun beş kilometrelik kısmını aşmak ilk zamanlarda kolay olmamıştı. Bize üç yıl yuva olacak lojmanın boşalması öğretim yılının başını bulduğu için, sabahları Keçiborlu’dan Isparta’ya giden otobüse binmek, Gönen’in yol ayrımında inmek ve sonra o günkü kısmetimiz olan taşıtla Gönen’e varmak gerekiyordu. Bunu kaç defa yapmak zorunda kaldığımızı tam olarak hatırlamıyorum ama bizi beldeye güler yüzle ve maddi bir karşılık beklemeden taşıyan insanların araçlarındaki çeşitliliğin zihnimdeki izleri hala belirgin. İki öküzün asfaltta çektiği saman yüklü bir kağnı, annemlere samanların içinde, arkasına pulluğu bağlanmış halde tarla sürmeye giden bir traktör, annemle pulluğun bağlantı yerinin üstünde tünemiş halde, arkasındaki kapalı bölmede koyunların seyahat ettiği bir kamyonette, annemle sürücünün yanında, o gün torbadan herhangi bir araç çıkmadığında ise annemle ayaklarımızın üstünde. Bu bir sınav olsaydı, Gönen’e sürüldüğümüzü değil, Gönen’i kazandığımızı veya orada yaşamayı hak ettiğimizi söyleyebilirdik.

Beldeye vardıktan sonrası kolaydı. Belediye binasının olduğu meydanda postaneyi geride bırakıp sağlık ocağından sola döndüğümüzde Öğretmen Lisesine çıkan, iki yanında uzun çam ağaçlarının nöbet tuttuğu yolda olurduk. Bu yolun ilk durağında, lisenin ahırlarının ve mandırasının karşısında benim okulum vardı, ikinci durağında ise Öğretmen Lisesi. Bunun yolun sadece görünen kısmı veya yüzü olduğunun o zamanlar farkında değilmişim. Dönüp bakınca çamların dallarıyla örttüğü yolun bir zaman tüneli olduğu hissine kapılıyorum. Kağnının yavaşlığı ise annemin güçlü, yerinde sert ve her zaman huzur veren yüz hatlarının aklıma kazınması için bir fırsattan başka bir şey değilmiş. Bir camera obscura imişim, dünyayı üstündeki küçücük ve tek delikten gören bir karanlık oda.

O sırada okulla tanışmamış olduğundan, kardeşim kağnı, traktör ve kamyonet maceralarından mahrum kalmış olmalı. Onun için macera eşyalarımızın taşınmasından sonra başladı. Çitlerle çevrili bahçesi ekilebilir nitelikte tek katlı güzel bir ev, üç yıl bizi koruyacak olan bu yeni yuvamızda, o yuvanın sıcaklığında ağır ağır pişen tatlı çocukluk anılarımız oldu. Ama her hikâyenin bir kırılma noktası olmalı, değil mi, en azından kahramanların bir kısmı için? Kırk yaşımdan önce bunu düşünebilmiş veya anlayabilmiş değildim; şimdi anlıyorum kardeşimin hikâye çizgisindeki kırılma noktalarının evden eve taşınmalarla nasıl da el ele yürüdüğünü. Değişen evden içeri şeyler ve evden öte olanlar, evin kendisi de tabii. Her taşınmada bir çubuğu kırılıp kopan televizyon anteni, çizilen buzdolabı kapağı, belki kaybolan belki çalınan kitap kolileri, hatıralara ve sonra hayallere dönüşen oyun arkadaşları, değişen tavan dokusu, yüz hatları değişen umacı ve sair şey. Her yeni eve nasılsa yanımızda gelen ama yerini bir türlü tespit edemediğimiz bir duvar çatlağı, o çatlaktan yayılan ve belli belirsiz de olsa ürperten bir serinlik, her yeni evi daha az bağlanılır kılan bir sürekli biletlilik hali, başlangıçta idarî yazılarla bildirilen sürgünlerin zamanla evin içinden doğması. Yedi taşınma bir deprem dermiş eskiler eşyayı kastederek, konu bir çocuğun ruh hali ise yedi taşınma yedi deprem sayılmalı. Bu göçerlik haline katkılarımın çocuğun ruhunda yarattığı yıkımın farkına vardığımda kırk yaşımı belki birkaç gün kadar geride bırakmıştım; bir şeylerin değişemeyeceği kadar geç bir zaman olduğunun farkına varmaya başladığında insan yaşlanmaya da başlamış oluyor. Beş kilometrelik yolu seksen metre gören gözlerden kuvvetli bir farkındalık beklemek boşuna değil mi?

Bir Kurtarma Macerasının Gelişmesi

Eskiden her evin sınıfınca bir posta kutusu olurdu, çoğu evin hala bir posta kutusu var. Bunların çoğunu faturalar ile tanıtım kağıtları dolduruyor şimdi, hatta faturaların ekseriyetle elektronik ortama aktarıldığı bu zamanda insanı en çok hatırlayanlar esnaf oluyor, yemek erbabının kısaltılmış mönüleri ve telefon numaralarıyla dolu posta kutuları. Doksanların sonundan beri giderek artan oranda hayatımıza yerleşen sanal posta kutularında ise bu mönü ıvır zıvırından kurtulmak kolay. İstenmeyen mesajı, adı üstünde, istenmeyen mesaj olarak işaretliyor insan ve hiç olmazsa birkaç haftalığına rahatlıyor. Artık mektup yazmak daha kolay, birkaç tıklama ve klavye rahatlığında her şey. Lakin bu artan kolaylık daha sık ve derin mektupların değil yüzeysel, özensiz, çoğu zaman gereksiz mesajların önünü açtı. Şimdilerde elektronik postanın yanında anlık mesajlaşma uygulamaları, sosyal medya mesaj bombardımanları, sosyal medya uygulamalarının bünyesinde sunulan anlık mesaj rutinleri ve sayısız benzer şeyler var.

Bunların ne denli asap bozucu olabildiğini düşünürken buldum kendimi. Cenaze, hastane ve bir daha hastane derken sanal dünyadan kopmuştum. Mesajları elden geçirmeye başladım, öyle her zamanki gibi ayrıntılı biçimde değil, oldukça laubali bir ruh haliyle. Banka ve sair kurum mesajlarını hemen seçip arşivledim. Sonra, fotoğraf paylaşımlarını hala anlık mesaj olarak göndermemekte direnen tanıdıklardan gelen mesajları açmadan sildim. Önemli bir şey varsa da ne gam, akıllı da olsa telefonlar hala Graham Bell’in yüklediği ilk görevlerini yerine getiriyor. Kala kala üç mesaj kaldı listede. İlki annemdendi, kendime iyi bakmamı söyleyip uzunca nasihat ettikten sonra, köyde hayatın iyi gittiğini, bu sene bahçesinin çok güzel serpildiğini, hayatında hiç bu kadar huzurlu olmadığını yazmıştı. İkinci mesaj ortak yazarlık yaptığımız bir meslektaştandı. Ustanın da konferansa gelemediğini, sunumu kendisinin yaptığını, ancak Ustayı seansa görüntülü bağlayarak harika bir sonuç aldıklarını söylüyordu, sonrasındaki destansı sağlık nasihatini okumadığım gibi yararlı olabilecek bağlantıları da açmadım.

Telefonu elime alıp annemi aradım, bana yarım çalma sesi gelmeden annemin sesi kulağımdaydı. Önce, her zamanki gibi hafiften dalgasını geçerek okuduğumu ilk defada anlamamış olabileceğimi söyleyip soluksuz tekrar etti mesajında yazdıklarını. Anne nasihati zaman zaman insana sıkıcı gelse de hayattaki en tatlı şeylerden biri, arka arkaya elli kere “seni seviyorum” demektense elli ayrı nasihat cümlesi kurmak bir annelik melekesi.

Annem yakınımda değilken, hayalimde veya telefonun diğer ucundayken hep otuz iki yaşındadır. Otuz iki yaşının dinçliğiyle yedi yaşımdaki bende öyle kuvvetli bir zihinsel görüntü bırakmıştır ki, o zamanki tenini, gözlerinin ışıltısını, gülümsemesinin sıcaklığını, sesinin sarıp sarmalayan tınısını ve ellerinin parfümleşmiş sigara kokusunu istediğim zaman, her ayrıntısıyla ve zorlanmadan aklıma getirebilir, hafızama yükleyip onunla dilediğim kadar vakit geçirebilirim. Bir yandan nasihatlerini dinleyip bir yandan zihinsel imajının tadını çıkarırken, annem konuyu değiştirdi. Ada bir toplantı için yurt dışına çıkıyormuş, bana selam söylemiş. Rahatsız etmemek için aramamış. Sonra birkaç konuyu daha konuşup telefonu kapattık. Önümdeki ekranda okunmamış olarak duran son mesaj Ada’dan geliyordu. Mesajında kısaca kendime dikkat etmemi söylüyordu Ada, sonra seyahate çıktığını, sonra gül lokumu falan istersem yazmamın yeterli olduğunu.

Mesajlarla işim bitince bilgisayarın güncellenmek için duyduğu içten isteğe saygı gösterip televizyonu açtım. Sabahın onunda yapılacak en güzel şey çörek pişirme tarifi izlemek değilse nedir. Yerli şeflerce melekenin yansıması olarak kulak memesi kıvamı, aldığı kadar un cinsinden verilen tarif, yabancı şeflerde yerini mililitrelere, santigrat derecelere bırakır. Yerli şef yumurtanın tümünü kullanır, gerekirse azıcık daha un ekler; yabancı şefse unu esas alır, yumurtanın akını, sarısını ayrı ayrı ölçtükten sonra yeterini kullanır, fazlasını döker. Yerli şef annesinden duyduğu “artarsa bir yiyen bulunur” düsturunun sadık takipçisidir, lezzetteki küçük kaymalara hoşgörülüdür; yabancı şef altı kişilik tarifi bir asit-baz titrasyonu hassasiyetiyle, bir Japon kılıcının alaşımındaki incelikle önünüze koyar. Kendimi “yedinci kişi de bok yesin artık” derken bulduğumda programın kapanış jeneriği başlamıştı. Aklıma düşen çöreğin peşinde kendimi sokağa attım.

Fırına yaklaşırken öğlen çöreklerinin kokusu gelmeye başlamıştı, obezlerin sireni dense de olur. Fırının zilli kapısını açıp içeri adımımı attığımda fırıncı ustanın yüzünü ekşi, yamağının yüzünü kızarmış buldum. Usta, yamağının ettiği dikkatsizliğe, bir parti çöreğin öylesine çöpe gittiğine söylenip duruyor, dilersem sabah partisinden bir şeyler alabileceğimi söylüyordu. Şarkı o an sustu, veda edip sokağın gürültüsüne döndüm. Oturup hızlıca bir şey yemek, malzemeleri alıp evde bir mutfak macerasına atılmak, eve dönüp telefonla sipariş vermek, bunların hepsi olabilirdi. Ada nereye gidiyordu ki gül lokumu isteyip istemediğimi sorsun. Macaristan’da ve Çekya’da güzel ve çeşitli meyve lokumları bulmak mümkündü, belki Fransa’da. Belki de o kadar uzağa gitmeye gerek yoktu.

Kuzeyden güneye, batıdan doğuya yolların buluştuğu o kavşağın kanatlarının birinde kurulmuş olan mola yerinin lokantasındayım şimdi. Ada’nın telefonu üst üste üç arama boyunca uzun uzun çalıp açılmayınca kendimi bulduğum ilk otobüsle güney yoluna atışım ve buraya varışım sekiz saatten fazla sürmedi. Masadaki yarım tostum soğudu ve içtiğim bilmem kaçıncı çaydayım. Araçta bir arıza olduğu için bir süre beklememiz gerektiği yeniden ve yeniden anons ediliyor. Ağzım acıdığına göre sigaranın ölçüsünü kaçırmışım, insan sigaraları çayları saydığı gibi saymıyor. Bir paketten diğerine geçerken farkına varıyor ne yaptığının.

Yandaki masaya bir aile oturuyor, anne, baba ve kızları. Kadınla adam pek konuşmuyorlar, aynı marka olan sigaradan iki paket çıkarıyorlar masaya. Adam gömlek cebinden, kadın çantasından. Birer sigara yakıyorlar ve kâh mola yerine gelip giden araçları, kâh kızlarının yanında meyve suyuyla tostunu yemesini izliyorlar. Kızın yüzünde bir hoşnutsuzluk ifadesi var. Yolculuk yorgunu olduğunu sanıyorum.

Çocukluğumda yolculukları çok severdim. Her çocuk sever sanırım. Yine de sözünü ettiğim her çocuğun yolculukları sevdiği, bu durumda benim de çocukken yolculukları seviyor olmam gerektiği değil. Yaşı arttıkça daha az seviyor insan yolculukları. En azından benim için öyle. Yolculuk belirsizlik demek. "Daha gelmedik mi"leri anneye babaya soramamak, içinden kendine sormak demek. Buna sıkılmak da denebilir. Sordukça sıkılmak, sıkıldıkça sormak. Tümden sıkıcı bir sarmal. Yolculuk bir yere ulaşmaya çalışmak demek. Yeni yollar, o yollara dizili tabelalar, kilometre işaretleri, elektrik direkleri, telefon kutuları, bakkallar, büfeler. Yolun sonunda- Aslında yolların sonu yoktur, birkaç çıkmaz sokağı saymazsak. Yollar birbirine bağlanarak, gidenin keyfince hiyerarşiler, döngüler oluşturarak insanın aklının almayacağı derecede karmaşık bir seçenekler dünyası sunar. İnsan bir yere varmadan, saatleri bir yana bırakın, aylarca, yıllarca hareket halinde kalabilir. İşini ciddiye alan seyyahlar dışında kimse bunu yapar mı bilmem. Yolun sonunda- tabii ki yolun bir sonu vardır. Yolların aralarında kurduğu garip hiyerarşilerin, bitmez sanılan döngülerin bir sonu vardır. Yolculuğa bir tanım biçmek gerekse, yoldan en kısa sürede ve en az enerji harcayarak kurtulmak diyebilirdim. Yolculuk sözcüğü ihaneti kendi içinde barındıran bir sözcük. Her şey için, birşeycilik o bir şeye ihanet etmek üstüne mi kurulu, bilmiyorum. Yolculuk bir yerden uzaklaşmak demek. Geçici veya kalıcı olarak, isteyerek veya istemeyerek, gönül rahatlığıyla veya kaygılarla.

Çocukluğumda yolculukları çok severdim, belki valizlerim olmadığı için. İnsanın olmayan valizlerini hazırlaması gerekmez, değil mi? Valiz hazırlarken içime bir kara bulut çöker. Ya toplantıda sunacağım materyali almayı unutursam ya plaj terlikleri gözden kaçıverirse ya gittiğim yerdeki ev sahibeme aldığım armağan paketi evde kalırsa. Hemen hepsi basit şeyler. Sunumda özür dilenir, otelin marketinden şampanya tarifesi üzerinden terlik alınır, ev sahibesi muhtemelen umursamaz bile, aman der, dünyanın günü torbaya mı girdi der, bir ara veriverirsin armağanını, sen geldin ya, gerisi boş.

Ya bir sürgün öncesindeyse valiz hazırlığı. Bir zaman sonra varılan yerde hayıflanmamak için valiz hazırlığını incelikle yapmak gerekir. Taşıma kolaylığı ile hayıflanma riski arasındaki ince çizgiyi yakalamak. Malum, sürgün yolu zordur. Yoldan kurtulmak mı? Hiç gitmesek. Bu defa yol dönüşsüzdür. Çocukluğumda yolculukları çok severdim. Belki sürgün olasılığı aklıma gelmediği için. Aklımdan bunlar geçerken ailenin babası tostunu bitirdikten sonra hediyelik eşyaların durduğu vitrine bakan kızına sesleniyor ve ailece otobüslerine yönleniyorlar. Kız Bambi desenli pembe sırt çantasıyla annesinin yanında gözden kayboluyor. Yolculuk yorgunu değildir belki, belki istemeyerek çıktığı bir yolculuğun esiridir. Belki korku, belki takvimin bu gününde, akşamın bu saatinde niçin burada olduğuna anlam verememenin sıkıntısını taşıyordur sırt çantasında. Bir süredir elimde tuttuğum sigarayı yakarken alışkanlık üzere çakmağın alevine şaşı bakarken biraz ileride Ada’yı gördüğümü sanıyorum. Gözlerimi kısıp görüntüyü netleştirmeme gerek yok, sırtı dönük olsa da insan kardeşini tanıyor. Renkli, siyah beyaz veya sadece siluet olması fark etmiyor, Ada bu. Yanında ayakta duran kendisine doğru eğilmiş adam Ada’ya el sıkışıyor, iyi yolculuklar dilediğini duyabiliyorum. Adam Ada’nın önündeki kâğıt yığınını derleyip kolunun altına sıkıştırıyor ve arabasına doğru yollanıyor. Kaporta boyası her şeyi çözüyor şimdi. Arabasında bir sorun olmalı ki yol yardımını çağırmış. Şimdi boynunun ve sol kolunun açısına bakılırsa cep telefonunda bir şey yapıyor olmalı.

Oturduğum yerden gördüğüm kadarıyla, sağında bir meyve suyu şişesi var, kayısı suyu olmalı, nasıl yıkandığı hatta yıkanıp yıkanmadığı belli olmayan ince belli bardaklarda verilen karbonatlı çaydansa. Açık havaya bile hâkim olan garip kokusu, temizlikten uzaklığı ve uykulu hallerinden bir türlü arınamayan çalışanları ile mola yerleri insanın zorunlu haller dışında gitmeyeceği yerlerdendir. Tanımsal olarak kısa süreli bulunulan yerler. Mekânsal değeri, hatta mekân olup olmadığı sorgulanabilir, bir yok-mekân sayılabilir. Bambi çantalı kız da böyle mi düşünüyordu, şimdi kuvvetli bir ihtimal olarak düşünüyorum bunu. Yaşı itibarıyla aynı terimler üzerinden olmasa da genç zihninde benzer biçimde kavramlaştırmıştır. Neyi başka hangi şeye ve nasıl eşlediğini bilmek zor olsa da soyut zekâsı yaşıtı olan erkek çocuklarına kıyasla hızlı ve daha gelişmiş olan bir kız çocuğunun düşünce gücünü hafife almamak gerekir. Benzer yaştaki bir erkek çocuktan sempatik bir ev hayvanından beklenenden fazlasını beklemekse haksızlık olurdu.

Yerimden kalkıp Ada’nın yanına gitmeye yeltendiğim anda bindiğim otobüsün hostesi, eskiden muavin denirdi, hafifçe koluma dokunup “otobüs oldu” diyor. Ada’nın yanına gitmek yerine otobüsteki yerimi alıyorum. Aracındaki sorun giderildiğine göre herhalde yoluna emniyetle devam eder. Tahminlerim yanılmazsa yarın öğleden sonra karşılaşacağız.

Annemin Dünyaya Gelişi

Anneannem anlatmayı severdi. Yarısı anılarla diğer yarısı dini kıssalar ve eski doğu efsaneleri ile dolu olan anlatıları zaman zaman zihninin derinliklerinden gelen fantastik masallara da açılırdı. Örgüsünü örerken, elindeki işe ara verdiğinde, yemek yaparken, çamaşır asarken veya beraber pazara giderken, zaman ve mekân önemli değildi. Henüz çocukken belli bir hikâyeyi niçin o esnada hatırlayıp anlattığını kavrayamazdım. O yaşlarda insanın mesaj kaygısı diye bir şeyin varlığından, sadece vakit geçirmek için bile bir şeyler anlatılabileceğinden, aile hatırasının aktarılmasının öneminden, soy ağacının kan bağı kadar düş bağıyla da oluştuğundan, hatta çocuk gözüyle en kuvvetli ve sağlam sayılan bir büyüğün bile içinde yer etmiş bir korkuyu zaman zaman hikayelerle dışa vurup yardım çağrısı yapıyor olabileceğinden haberi olmuyor. O yaşlar sadece ana hatları ve başlıca izleri ile hatırlanabilecek kadar geride kaldığında, hikayeci rolü el değiştirirken anlıyor insan yarım kulakla dinlediği hikayelerin değerini. Otuz yıl önce birinin yalnız bir adadan şişeleyip denize attığı mesajın, mesaja yüklenmiş olanca anlamın sırrı, şişe dingin bir akşam yemeğinin ortasında yemek masasına konduğunda ortaya çıkıyor.

Şişeden dün akşam çıkan annemin doğum hikayesi oldu. Bu hikâyeyi ilk duyduğumda ilkokul ikinci sınıfın ara tatilinde olmalıyım. Evde anneannemleyim, sobanın üstünde mandalina kabukları, alt gözünde şişe takılmış küçük patatesler, mutfakta artık sabrı tükenen çaydanlığın ıslığı, pencerenin dışında alabildiğine kar var. Şimdi aklıma geldiğinde anneannem için karın bir ömür dinmediği gibi garip bir hisse kapılıyorum.

Azı taştan çoğu kerpiçten evin içi sıcak, dışı kar, boran. Kaleye çıkan yolda camiden çok eski kiliseden az sonra yolun kıvrımı azaldığında solda kalıyor ev. İçeride ocak yanıyor, üstünde çaydanlık, altında kenarda kalmış küllere gömülü patatesler. Büyük kızla kardeşi oturdukları yerde babalarıyla bir oyun tutturmuşlar, anneannem yatmadan önce ortalığı çekip çeviriyor. Birazdan yataklar açılacak, lambanın fitili boğulacak, ertesi sabaha kadar herkes kendi rüyasına emanet uykuya dalacak. O saatlerde evin yegâne koruyucusu, ocağın çıtırtılarla süren ateşi, boranla savaşını gün doğana kadar sürdürür, kaygıya yer yok. Ancak sabaha karşı canını teslim eden ateşin yaralarını anneannem namazını kılmadan önce sarar, sonra en sevdiğiyle baş başa kalmak için yerini alır. Kış geceleri beyaz sabahlara böyle bağlanır, bahar kapıyı çalana kadar. En azından kadının gönlündeki saat böyle.

Küçük kız “çişim geldi” diyor. Az önce yapmıştı halbuki, kızın kesesi fındık kadar diye söyleniyor anneannem, içinden. Kız evin arkasındaki bahçe tuvaletini sevmiyor, evden tuvalete uzayan on adımlık yol onun için çok uzun, tehlikelerle dolu, canavarlarca kuşatılmış. Gecenin keskin dişli çenesi kendisini ısırmak için açılmış bekliyor. Karanlığı hiç sevmiyor kız, yetmiş dokuzdan sonra bu hali iyice pekişecek. Her gece olduğu gibi, anneannem ön kapıyı açacak, küçük kız kapının önüne çıkacak, taş eşiğin yanında toprağa çömelip çişini yapacak. Anneannemin gözleri hep üzerinde yaşına göre biraz ufak gövdeli bu minik yavrusunun. Dert akıl ise kadının içi rahat, Rab bu çocuğun aklını sert kayalardan ve çelikten yapmış, lakin kafesini küçük çatmış.

Kapı açılıyor, kız dışarı çıkıyor, geceliğini sıyırıp çömeliyor. Şimdi izlemede, yolun karşısındaki yükseltinin üstündeki ağaçların arasından bakıyor. Bacakları tümden karın içinde, dikkatini kızdan bir an olsun ayırmıyor. Kulaklarını dikip o bir anlık boşluğun gelmesini bekliyor. Anneannem o an göz göze geliyor kurtla. Kurt çevikçe kapıya koşuyor, anneannemin elindeki sopayı savurmasını umursamıyor, kızı ağzıyla yakaladığı gibi Kale mahallesinin yokuşundan mezarlığa doğru yitip gidiyor. Anneannem çığlıklar atıp eşikte bayılıyor. Ancak az sonra kendine geldiğinde kocasına anlatabiliyor olanı biteni.

Büyük kızı evde bırakıp yola düşüyorlar karı ile koca, anne ve baba. Akraba evlerinden katılanlarla otuz kişiler şimdi, ellerinde gaz lambaları ile etrafı köşe bucak arıyorlar, mezarlığa kadar. Jandarma ile gece bekçileri de yanlarında, hepsinin tüfekleri omuzlarında. Sabah olunca yeniden başlıyor arama. Gündüz gözü de kar etmiyor. Ne kız var ne kurt. Aramak nafile.

Mahalle yas havasında, anneannem sadece ağlıyor. Sabahtan akşama, akşamdan geceye, geceden sabaha, ağlamanın tüm vardiyaları onun. Ön kapının eşiğinden kalkmadan ağlıyor, dövünerek, sessizce, bazen kendinden geçerek. Mahallelinin, akrabaların sözlerini pek ala duyuyor ama dinlemiyor kadın. Yokluk ve acıdan, hiç tuz yok şeker nerede mayayla ümit pişiriyor, tatsız bir şey ama bedeni değilse de ruhu canlı tutan taş gibi bir şey ümit. Bu ümitten olmalı, bir gün akrabanın eşin dostun garipseyen bakışları arasında anneannem mezarlığa yönelttiği ağlaması boğuklaşıp derinleşiyor. Kimse anlamıyor, elleyemiyor.

Günler günleri izliyor, kışın sonu yaklaşıyor. İlkbaharın ilk günü anneannem ekmek pişirmek için ocağın başına oturacakken kapı çalınıyor. Kapıyı açıp girmek yerine ayak hizasını tekmelediğine göre gelen elinde yüküyle bir çocuk olmalı. Muhtemelen ablası bir şey göndermiştir yeğeniyle. Kapıyı açıyor, kapıdakiyle göz göze geliyor. Şimdi karşı karşıyalar, kurdun ağzında eniklerinden biri var, pek cılız. Kurt, yavruyu eşiğe bırakıyor, başını eğiyor, gözlerinde bir pişmanlık ifadesi var, belki sadece kadına öyle geliyor. “Kızım nerede” diyor anneannem. Kurt, eniğini burnuyla eşikten içeri itiyor, sonra arkasını dönüp ağaçlara doğru koşarak gözden kayboluyor.

Anneannem ve kurt yavrusu evde baş başa. Kurt şaşkın geziniyor evde bir süre, sonra ocağın sıcaklığında kıvrılıp uykuya dalıyor. Kadının aklından geçenleri bilmek zor, ama anlattığına göre dedeme, büyük kıza, akrabalara, mahalleliye aldırmıyor, kurdu dışarı salmıyor. Uykudan uyanan yavru, herhalde aç olmalı, gelip bacağına sürtündüğünde içini bir sıcaklık kaplıyor anneannemin. Sıcaklık sadece ruhunda değil, göğüslerinde. Tanrıdan gelen bir mucize kabilinden, göğüslerinin sütle büyüdüğünü görüyor anneannem. Bu emir her demiri keser diyor kadın, kurdu emziriyor. Anneannemin bakıp büyüttüğü bu cılız dişi kurt yavrusu yıllar sonra, işte, annem oluyor.

Anneannem bu hikâyeyi her anlattığında “bilir misin” derdi, “bunu belki rüyamda görmüşüm, belki gerçektir”, “şimdi ben de bilmiyorum”. Olabilseydi, bir yerlerde bir kurt geçmişte yaşadığı başarısız bir avın hikayesini anlatabilirdi. O zaman bilirdik, kurdun ağaçların arasından çömelip işeyen kıza doğru nasıl atıldığını, o üç nefeslik sürenin ilk nefesinde kadının kurdun parlayan gözlerini nasıl gördüğünü, ikinci nefesinde kızını kolundan çekip eşikten nasıl evin içine atladığını ve üçüncü nefesinde kurdun o hızıyla evin kapanan kapısına nasıl çarptığını. Kurtların yazıp anlatamaması iyi olmuş, anneannemin hikayesi daha sağlam geliyor kulağıma. İşin hakikatini kurcalayıp masalın tadından mahrum kalmayı tercih edenlere “önceki yüzyılın elli birinci senesinin Nisan ayının ortasında, belki de elli ikinci senesinin Mayıs ayının ortasında Kale yolunun ortasındaki bir evde Ferze adında bir ebe bir kız bebek doğurtmuş” gibi bir giriş yetebilirdi. Bana yetmiyor, en azından Ferze’nin kurt olduğunu hayal edip gülümsüyorum.

Üçte İki

Bahar umut salar içime, nefesimin açıldığını hissederim baharla beraber. Bacaklarının tedirginliği ve sürmeli gözleriyle bir kuzu düşer her ilkbaharda aklıma. Kucağıma alıp sevmek istediğim bir ilkbahar kuzusu. Masumiyet için bir sembol, felsefi bir temsil işareti. Bacaklarının tedirginliği bir gün aldatılacağını sezdiğinden belki, belki de insanın aldanacağını bilmesinden, er veya geç. Kabil hırsına esir olup Habil’in canını aldığında aldanır, insanın geçemediği ve bir daha asla geçemeyeceği bir sınav olmalı Habil’in son bakışı.

İsmail’in yerini alıp İbrahim’im yüreğine su serpen Tanrı lütfu koçun son bakışı Habil’den yadigâr olmalı, yine başarısız olunmuş bir kurtarma sınavı. Tanrının istediği bir vicdan sorgusu olmalı. Kardeşinin canını almak veya oğlununki uğruna bir koçun canını, ne fark eder. Uyandığı pek ala anlaşılan ancak artık evde olmayan Ada’nın salon masasının üstünde tersine katladığı Kırk Satır’daki açık sayfanın satırlarını tekrar tekrar okuyorum.

Bıçağı tutan el başkasının da olsa, eve geldiği günden bir bayram sabahına kadar arkadaş saydığı kuzunun içinden can çekilirken sessiz kaldığı için kabuslarla bölünen bir uyku gibi yaşıyor günlerini buralarda insan. Kuzunun başına geleni kaderi saydığı için, bunu kaçınılmaz ve değiştirilemez gördüğü için, hatta bunu kuzunun görevi olarak gördüğü için tarihin en banal suçunun sıradan, önemsiz ama baştan sona ortağı insan. İkiyüzlüce bir duyarsızlığın, rahatlığı baş tacı eden bir korkaklığın temsilcisi insan. İhmal ve inkâr edilen her kuzuyla umut biraz daha ölüyor, insana kalan hoyrat bir hesapçılık ile geleceğin karanlığına doğru ilerlemek. İnsan yedisinde sırtını döndüğü ilk masumun yetmişine dek utançla hatırlayacağı bir vicdan yükü olacağını bilseydi, bir kuzunun göz ışığı dahi kovmaya yeterdi gelecekten karanlığı diyor yazı. Sayfanın ortasında kalın, bitişik siyah kaşlarının himayesinde parlayan gözleri ve gülen ağzı ile bir çocuğun fotoğrafı. Gözlerimi, yüzümü dünyadan vakitsiz giden bu çocuğun gözlerinden ve yüzünden alamıyorum, zil sesiyle kapıda biten Ada olmasa saatlerce bakıp kalabilirdim fotoğrafa.

Ada elinde poşetlerle içeri girdi. Hazır yemek, doktorun reçete ettiği ilaçlar ve temizlik malzemeleriyle dolu poşetleri kanepeye bıraktı. İlk iş olarak çalışma odasına saçılan kurumuş kanı temizlemeye girişti, temizlikçi kadın yeri silmekle yetinmiş anlaşılan. Tedirgin bir hevesle telefon numarası hikayesini anlattım, bir yandan delirip delirmediğimi kontrol ettiğimi belli etmemeye çalışarak. Ada elindeki yer bezini fırlattığı gibi pantolonunun arka cebindeki telefonunu çıkardı. Bak, dedi telefonunun ekranını yüzüme tutarak. Arama listesinde aynı garip numaradan gelmiş bir dizi aramanın kaydı vardı. Anın çarpıcılığını görmezden gelip burgerlere ve patateslere çocukça saldırmış olmamıza şimdi tatlı tatlı gülüyorum.

Aynı numaradan aramaların kendisine de üstelik son üç aydır geldiğini anlattı. Tanıtım araması veya dolandırıcılık girişimi olduğunu düşündüğü için hiç geri dönmemişti. Numaranın yanında parantez içinde yazan yirmi dokuz sayısını değilse de Ada’nın bunun ne olduğuna hiç kafa yormamış olmasını garipsedim. Küçüklüğünde her ayrıntıyı günlerce kafasına takan kızın orta yaşlarına yaklaşırken görece rahat ve umursamaz bir duruş takınmasına belki de sevinmem gerekirdi. Bunu yerine konuyu deşmeyi seçtim. Bu numara nerenin veya kimin numarası idi, sesli mesajda dinlediğim çocuk seslerini neye yormalıydım, bir şey yapmak gerekir miydi? Ada patateslerini ketçaplayıp bir bir ağzına atarken, sen onu bırak da dedi, yazıyı nasıl buldun. Göz ucuyla masanın kenarında açık duran dergiyi işaret ediyordu. Okumak sakin bir eylem gibi, değil mi dedi. Şiddetten uzak görünür, sessizliğin arkadaşıdır okumak. Değildir der gibi başımı salladım. Değildir, dedi, sonra tekrar etti, değildir, değildir. İki şeydir benim için okumak: birincisi olanı biteni görmekten kaçamamam için gözkapaklarımı söküp alan, ikincisi ise, olanı biteni görmemem için gözlerime mil çeken bir kızgın bıçak ucu. Yazıya alışverişe çıkmadan önce altı üstü beş dakika göz attığını söyledi ve sonra bak dedi, göz kapaklarım yok. Çok benzer bir hisse kapılmıştım yazıyı okurken ve nasıl hissettiğimi bundan iyi ifade edemezdim.

Yemekten sonra Ada olanca tez bir biçimde ortalığı toparladı, ilaçlarımı düzenli almamı ve telefonumun sesini açık tutmamı iki veya üç kere tembih ettikten sonra fırlayıp gitti. Yarım saat daha kalmış olsaydı beraber gidebilirdik garip telefon numaralarının sırrını öğrenmeye.

Hocam, dedi telefondaki ses, size anlatacağım şeyi telefonda söylememeyi tercih ederim. Numarayı eni konu araştırmış, sonuca da ulaşmış. Umulanın dışında bir çözüme ulaştığında bulduğu şeyi açıkça söylemek istemeyen, öğretmenin kulağına gizli saklı fısıldamayı daha emniyetli bulan bir öğrencinin sesi vardı telefonda. Öğrencim adresini verdikten sonra ofisine rahat gidebilmem için birkaç ipucu da verdi. En kısa sürede görüşme dileğimle telefonu kapatırken kanepeye yöneldim. Bu gelişmeyi Ada ile paylaşmak için elim telefon rehberine gittiyse de ara tuşuna basmadım. Yarım saat önce konuyu açtığımda pek ilgi gösterdiği söylenemezdi.

Hızlı bir tıraş ve temizlikten sonra yola çıktım. Sokağın taksi durağında araç kalmadığı için yoldan geçen bir tanesine el ettim. Şoförle selamlaştıktan sonra gömleğimin cebindeki adres kağıdını uzattım. Şoförün yüzünü ekşitmesini umursadığımı söyleyemem. Bu şehrin günlük rutininin bir parçası. Taksi şoförleri hemen her defasında yüzlerini ekşitirler, yolcu Kuzey Kutbuna gitmek istemiş gibi, veya Mars’a. Yollar çok kalabalık değildi, kağıttaki adresin son satırına ulaşmamız kısa sürdü. Bir üst satır bir o kadar daha vakit aldı. Sonra şoförlerin evrensel arıza sinyali sayılabilecek soruyla gözümü telefonumdan ayırdım. Buradan sonrasını biliyor muymuşum? Hayır anlamında başımı iki yana salladım. Şoför başını boynunun ucunda çevirerek şöyle bir tur atıp bakma önerisini ortaya koydu. Bu defa gözlerimle evet dedim. Dikiz aynası üzerinden sağlanan bu anlaşma ile şoförün bastırılmış homurtularla en fazla on iki binalık bir bölgenin çevresindeki turları başladı. Homurtular yerini diş arasından edilen küfürlere bırakırken dikiz aynasında yine göz göze geldik. Şoförün beklediği an bu olmalı. Taksimetrenin yazmaya devam ettiğini, adresten eminsem orada inip bakmamın daha iyi olacağını söyledi şoför. İki bina önceki otelin önünde sıra olmuş turist kafilesinden birilerinin havalimanına gidecek olması muhakkak bu iyi niyet gösterisiyle ilgisizdi.

Taksiden indikten sonra bir sigara yaktım ve adres kağıdını almak için elimi cebime attım. Nafile, kâğıt sabırsız şoförle gitmişti. Yine de şanslı sayılırdım, öğrencim hangi araçtan hangi durakta inmem, hangi yaya geçidinden geçmem gerektiğini sormadan söylemişti telefonda. Araçla turlarken bulamadığımı yayan turlayarak bulmam için bir neden olmadığını düşünerek metroyla gelmiş olsaydım kullanmış olacağım metro çıkışına yöneldim.

Metro çıkışı kapalıydı. Süren bir inşaat olduğunu gösteren kontrplak duvarlar eskimiş ve kirli olduğuna göre inşaat yeni olamazdı. Öğrencim iş yerine gidip gelirken metroyu kullanmıyor olmalıydı, yoksa bu çıkıştan çıkamayacağımı biliyor olurdu. En akla uygunu, kolay bir yol tarifi vermek adına beni bu çıkışa yönlendirmiş olabileceğiydi. Tarifteki yaya geçidini oracıkta bulmuş olsaydım bu gereksiz mantık kontrollerine kapılmayacaktım. Ne gereksizdi altı üstü bir yol tarifinin içsel mantığını düşünmek. Arama listesinden öğrencimin numarasını seçip beklemeye başladım. Aradığım numaranın kullanım dışı olduğunu söyleyen santral kaydını dinlerken kanın beynime sıçradığını hatırlıyorum, tam o anda hava aniden bulutlanmıştı.

Ada, üçte iki dedi, üçte iki. Tanrı korumuş da bir yerimi kırmamışım bayılırken. Tansiyonum bir defa daha ölçüldükten sonra hastaneden çıktık, Ada’nın arabası ile eve döndük. Dönüş yolunda hiç konuşmadık. Ada kızgın olduğundan değil, kızgın değildi. Bense şaşkın, hala kızgın, bir o kadar da utanç içindeydim. Üç günde iki hastane vakası yarat, kız da senin bakıcına dönsün. Yolun yarısında bardaktan boşanırcasına yağmaya başlayan yağmurun gürültüsü ve sileceklerin müziği ile evin önüne geldik. Apartmana girmek üzereyken Ada kolumdan tutarak durdurdu beni. İyi ki bir adım daha atmamışım. Yağmurla özgürlüklerine kavuşmuş olan ve nedense yumak halinde kıvrılmış solucanları ezmek istemezdim.

Sokak Kapısındaki Gemi

Telefonlar gelmeye, ben yazmaya devam ediyorum. Kulağımdan girip parmaklarımdan bilgisayarın hafızasına aktarılanların bir yere varıp varmayacağı artık aklımı kurcalıyor. Her hikâyenin bir yere varması gerektiğini söylerler. Serilmeli, düğümlenmeli ve çözülmeli. Bu hikâye serildikçe düğümleniyor, ama düğümler küçük küçük. Bir değil üç yavru kedi bir yumakla oynamış sonra da yumağı ortada bırakmışlar gibi. Daktilo ettiğim şeyi fazlaca sahiplenmiş olmalıyım. Tüm hikâye benim için yazılıyormuşçasına bir havadayım son günlerde. Düğümler çözülsün istiyorum, anlatının açık uçları bağlansın, öylesine cümlelerde belki bir defa anılan kişiler bir yerlerden tanışık çıksın, en azından hikâyenin içinde tanışsın istiyorum. Bazı tahminlerim yok değil, ama şaşırma hakkımı saklı tutmak, bu iş bittiğinde belki acı belki tatlı, ama her hâlükârda gülümseyebilmek istiyorum. Bu kendince Kafkaesk gidişatın beni mutlu ettiğini söyleyebilmem pek zor. Apartmanın içine sinen duman kokusu hala çıkmadı. Sokağı da esir alan bu kokudan kurtulabilecek miyiz?

Üç gün önce sabahın erken bir saatinde sokağı dolduran boğuk bir sesle uyandım, apartmandaki hemen herkes gibi. Apartmanca pencerelere koşulan günlerden biri. İnsanların temkinle yarım perde ardından sokağı izlediklerini biliyordum. Yerimden kalkmak içimden gelmiyordu ama, o sırada ötmeye başlayan bir araba alarmının gürültüsünden ve yaydığı kaygı hissinden kaçmak için yorganımı kendime siper etmiştim. Ortadaki terslik her ne idiyse bir saat daha uyuduktan sonra öğrensem ne kaybederdim. Ne var ki, bir saat daha uyumak mümkün olmadı. Odayı dolduran parlak ışıkla ve duman kokusuyla yatağımdan fırladım. Yan komşum pencereden pencereye özetliyordu bana olanı biteni. Kafkaesk gidişattan şikayetimi büyüten o parlak ışığın şoku ve yapışkan hale gelen duman kokusu olabilir pek ala.

En üst katta oturan ailenin kızı eve gelmişti, olan buydu. Yanında iki çocuğu, bunlardan büyük olan kız, küçük olan oğlandı, elinde iki valizi ile bir ebeveyn ziyareti. Okullar bir hafta önce tatile girdiği için bunu mutlu bir gelişme olarak görmek gerekirdi. Şubat tatilinin ilk haftası kalırlar, ikinci haftası da hayır dualarıyla evlerine dönerlerdi. Her yıl olduğu gibi. Bu defaki büyük fark, yolcuların sokağa devasa bir ahşap yelkenli ile girmiş olmalarıydı. Kadın iki çocuğunu ve iki valizini geminin güvertesindeki direğe emniyetle bağlamış halde, dümeni ustalıkla çevirip gemiyi apartmanın tam önüne yaklaştırmış, oracıkta yelkenleri söndürmüş, çocukları ve valizleri kaşla göz arasında apartmanın ön bahçesine indirmişti. Gemi ahşabının yere sürtünmesiydi anlaşılan o boğuk sesin kaynağı ve sadece o ses için kimse sıcak yatağından çıkmazdı. Ancak kadının demir atarken gösterdiği dikkatsizlik, belki umursamazlık, ile geminin demiri komşulardan birinin arabasının önünü ezmiş ve alarmı başlatmıştı. Bunun için arabanın sahibi dışında kimse uyanmazdı. Ama kadın demir atmakla yetinmemiş, kaptan köşkünden getirdiği bidondaki gazyağını geminin güvertesine bir güzel saçmış, bidonun dibinde kalanları da henüz sönmüş yelkenlere doğru serpmişti. Sonra elindeki kibritle önce sigarasını yakmış, yanmaya devam eden kibriti gazyağına bulanmış güverteye fırlatırken ustalıklı bir hareketle bahçedeki çocuklarının yanına atlayıvermişti gemiden. Gemi çatırtılar çıkararak ve hızla yanmış, sabahın ilk ışıklarına ışığını katmıştı. Alevler uzun sürmese de ahşabın derinden derine yanması insanın burnunu felç eden duman kokusu ile birlikte sürdü. Çıkıp bakmadım ama devasa ahşap iskeletin bir kısmı hala apartmanın önünde duruyormuş, hafif tüterek.

Sonra iki gün aralıksız yağmur yağdı. Bazen bardaktan boşanırcasına, daha çok hafif hafif. Hafifleyip kesildiğini sandığım her defada gök gürültüleri ile kendini hatırlatarak yağdı yağmur. Binanın önündeki yanık enkazdan küçük kül topaklarını kaldırım boyunca sürükleyerek yağdı, sokağın açık gri asfaltını kapkara ederek yağdı, ama enkazın az çok sağlam kalan direğini ve geminin dış iskeletini yerinden oynatamadı.

Bu sokakta, bu şehirde veya daha uzakta bir yerde bir sokağın ortasına bırakılmış ilk gemi değil bu, biliyorum. Her hikâyenin bir sonu var. En azından uzun süredir daktilo ettiğim bu hikâyenin, öyle veya böyle, bir sonu olmalı.

Bir Kurtarma Macerasının Girişi

Çiseleyerek yağmaktan daha ince bir yağış biçimi var mı, bilmiyorum. Çok ince bir yağmur ile fazlaca kalın bir sisin arasında bir şey canlandırmaya çalışıyorum zihnimde. Bir de soğuksa hiç çekilmiyor. Şemsiye açılmayacak kadar hafif, insanın beresini başında ıslatacak kadar yoğun. Böylesi bir yağışta nefes almak zor oluyor, konuşma isteği de duymuyor insan. Geçen hafta bugün ikindi vakti bir cenazedeydim Galip Paşa’da, bizim sahanın emektar hocalarından birini uğurlamak için. Bu zamanlarda Caddede trafik ağırlaşır; cenazeye gelenleri bırakan araçların duraklamaları, cenaze araçlarının duruşları, tören boyunca yolun hemen kenarındaki bekleyişleri ve yeniden kalkışları Caddeden o esnada geçen herkesin dikkatini bir an için de olsa gidene çevirir. Bostancı yönündekiler başlarını bir an sağa çevirir, Kadıköy’e gidenler sola. Arada bir trafiğin akmamasına söylenenler olsa da yarımşardan bir selam hesabıyla Caddenin Galip Paşa kesiti görevini fazlasıyla yerine getirmiş olur.

Kendimi ne kadar hayatın ha’ydan hu’ya olduğunu düşünenlerin arasına koymasam da cenaze törenlerinde direnmenin anlamı olmuyor. Gardımın düştüğü böyle bir anda, isyan ve kaçınamadığım bir teslimiyet duygusu çevremde dönüp dururken göz göze geldik. Kaleminizi düşürdünüz dedi, elindeki kalemi bana uzatırken. Güzel bir kalem, benim de vardı çocukken. İlkokul üçüncü sınıfta iken babam vermişti, çelik orta uçlu bir Parker. İlkokul dörtte iken kaybettim, herhalde sizin az önce neredeyse kaybedeceğiniz gibi. Hayat gibi değil mi bir bakıma, dedi. Bakışlarıma anlam verememiş gibi devam etti. Dolmakalemin kağıtla ilişkisi bana hayatı hatırlatır. Gençler birbirine sorar ya, birader bu araba bir depoyla ne kadar gidiyor diye; işte ben de aynısını sorarım, bu kalem bir depoyla ne kadar gidiyor derim. Tabii, kalemin deposu ne kadar büyük, mürekkep hangi mürekkep, kâğıt nasıl kâğıt? Bunların hepsi önemli. Aynı hikâyeyi iki kişi aynı kalemle aynı evsafta kâğıda yazsa, hangisi daha çok anlatırdı? Kâğıda hırs ile bastıranın hikayesi mi kısa sürerdi, yazmak için beklerken mürekkebi kalemin ağzında kurutanın mı? Hırslanmış olan diğerinin kalemini elinden alsa, kağıdını, yazdığı hikâye daha uzun olurdu, değil mi? Kâğıda baksan, daha enteresandır. Saman kağıdına mürekkep dayanmaz, pamuk kâğıtta ince uçlu kalemle yazması uçmaya benzer. Kimi kâğıdın sentetik katkısı fazla kaçar, mürekkep tutmaz. Bakın mesela, ben babamı erken kaybettim. Babamı defnettiğimiz gün verdiği kalem de kayboldu. Annemin elinden kurtulup kabre bakmak için birkaç adım atmıştım sadece; dengemi kaybedip düşecekken dayım ceketimden yakaladı beni; o sırada düşmüş olmalı ceketimin cebinden. Kabre düştü herhalde, rahmetli kendi hikayesini yazamamıştı, benimkini de yanında götürdü sayılır. Sözün özü, onu orada öylece bırakmamız icap ediyormuş. Artık anlamsız bakmıyor olmalıydım, yüzünden bir gülümseme geçti. Çiseleyen yağmurun ıslattığı gözlüklerini çıkardı, cebinden çıkardığı mendille silerken başıyla selam verip küçük adımlarla uzaklaştı.

İkindi namazı kılındıktan sonra imamın davetine gerek kalmadan saflar tutuldu. Meslektaşlar, öğrenciler, öğrencilerin öğrencileri, bir bunlar kadar mahalle komşuları ile esnaf ve bulup da sayması zor denebilecek kadar akraba. Safa girmedim, caminin bahçe kapısının hemen dışında bir sigara yaktım. Eve döndüğümde konferans seyahatim için yapmam gereken hazırlıkları içimden kontrol ederken hoparlörün cızırtılı açılış sesi geldi. Aslında bu, topyekûn ve daimî bir kabir azabı, dedi ses. Toprağımız çoktan atılmış, hatta o toprağı kendi üstümüze kendimiz atmışız, artık nefes alamazmış gibiyiz. İnsanı kahreden bir hüzün var bu havada; konuşmuyoruz, duymuyoruz, görmüyoruz. Validelerimizin, hemşirelerimizin, kızlarımızın ağlamaktan nerede ise gözleri kurudu. Duymaya, görmeye, konuşmaya elimizde kalan bir avuç toprak oluyor; o da bu gözyaşları ile yıkana yıkana bereketinden olmuş. Avuç avuç kendi üstümüze attığımız toprak kumdan farksız. Kulağınız bende mi cemaat, dedi ses. İnsanlardan ses çıkmadı. Bugün, dedi, bugün bir beş dakika sabrınızı istirham ediyorum, Bedrettin Hoca ahbabım idi, hakkında fazladan iki kelam etmeyi arzu ederim. Sonra er kişi niyetine deyip namaza durdu. O gün o ince yağmurun içinde, üç göbek yetiştirmesi ve sevenleri olarak Hoca’yı öylece Karacaahmet’te toprağa verdikten sonra eve dönüş yoluna koyuldum.

Taksiyle eve dönerken, yalnızlığın bir noktadan sonra kaçınılmaz olduğu geçti aklımdan. Aşırı ürpertici bir gerçek değilse de canımı sıkmaya yetti. Elimi alışkanlıkla montumun sol cebine atıp telefonumu aldığımda telefonun ekranına şaşkınlıkla bakakaldım. İki ayrı numaradan toplam sekiz cevapsız çağrı vardı. Oysa telefon sürekli cebimdeydi ve tören boyunca hiç titreşim hissetmemiştim. Numaraların ilkini seçtim ve geri arama tuşuna bastım. Operatörün aradığım numaranın kullanılmadığını bildiren mesajı devreye girdi. Bir hata yapmış olabileceğim düşüncesiyle aramayı tekrarladım. Sonuç değişmedi. Diğer numara ile ilki arasında sadece son iki hanede olmak üzere küçücük bir fark olmasaydı bu aramaları umursamadan geçebilirdim. Sadece iki hanelik bu fark aynı santrale tabi olan iki numarayı işaret ediyor olabilirdi. Bu aramalar ayın başında yaptığım iki proje görüşmesini müteakip yapılıyorduysa dikkate değer fırsatları kaçırıyor olabilirdim. İkinci numaraya geçtiğimde sonuç yine değişmedi. Bunlar kullanılmayan numaralardı. Taksiden inip eve girene kadar günlük bakkal ritüelimi yerine getirdim. Bakkalla güncele dair üç beş söz, sokak kedileri için sosis ve geceyi geçirtecek kadar sigara. Bütün öğleden sonra her yönden çiseleyerek yağan yağmurun acısı eve adım atar atmaz çıktı. Kuvvetli olmasa da bir kırıklık hissi ve ateş kapının aralığından eve girivermişler. Kendimi salon kanepesine bıraktım, tavandaki örümcek ağlarına bakarken sızmışım.

Uyandığımda saat on biri biraz geçiyordu. Birkaç saat uyumuş olmalıyım. Üzerimi değiştirmediğim için tam bir rezil uykusu olmuştu, ter içindeydim. Ayakkabılarıma mezarlıkta bulaşan çamur geçen sürede kuruyup yatağa ve zemine dökülmüştü. Şapşallaşmış biçimde yerdeki çamur parçalarına bakarken telefonun sesi ile oturduğum yerden yemek masasına sıçradım. Cenaze esnasında arayan numaralardan biri miydi? Hayır. İstanbul alan kodlu bir numara ve bir ses vardı karşımda. Proje görüşmeleri için teşekkür ettiklerini ancak eldeki işlerin bir kısmını dahili kaynaklarıyla yapacaklarını, bir kısmını ise daha önce de beraber çalıştıkları büyük dörtten birine yaptıracaklarını deklare eden bir ses. İleriki dönemlerde muhakkak beraber çalışmak istediklerini, işlerimde kolaylıklar dilediklerini belirten artık çağrı merkezi şablonuna dönüşmüş bu konuşma sonlandığında mutsuz olduğumu söyleyemem. Mutsuzluk veya mutluluk değildi buradaki eksenin iki yönü, daha ziyade ferahlık hissi karşısında tiksinti denebilirdi. İki biranın yanında yarım paket sigara içtikten sonra kendimi yeniden kanepeye attım.

Yeniden uykuya dalmak mümkün olmadı. Önce Bedrettin Hoca düştü aklıma. Dün varken bugün var olmamak ürkütücü gelmiyordu. Belki farklı bir formda, belki formdan yoksun yeni bir varoluş halidir olup olacağı. Cenazelere gitmemek lazım belki de insanın ruhunun kaç gram çektiği, beden ile ruhun ikiliği aklından çıkmıyor sonra. Organik kimyanın esasları ise tartışmaya o kadar açık değil, nihayetinde karbon, hidrojen, oksijen ve azot olarak yolculuk devam ediyor. Düzenden düzensizliğe, yokluğa değil diye düşünürken kapının minik tokmağı seslendi. Kanepeden bir hamlede kalkmaya çalışmamla sırtımda beliren acı beni uykudan tümüyle kopardı. Kapıya ulaştığımda merceğe bakacak kadar bile eğilemedim, lanet okuyup neyse ne diyerek kapıyı açtım. Gülümsemesi ve alnındaki hafif teri ile Hoca kapıdaydı; Bedrettin Hoca değil, o öldü. Ayakları ayakkabılarından yarı yarıya kurtulmuş halde, içeri buyur etmemek kabalık olurdu. Etmekten de zarar gelmedi aslında, mesleki deformasyon nev’inden saymalı, uzun sayılabilecek bir monoloğun tek ve ayrıcalıklı seyircisi olabildim böylece.

Hoca, kendime pişirdiğim kıvamda hazırladığım duble Türk kahvesinden bir yudum aldıktan sonra sandalyede yaslanır gibi oldu. Konuşmaya başlayacağı an bundan biraz sonraydı, vücudu çok da akışkan olmayan bir biçimde hafif kambur kalıbını doldurduktan sonra. Hamdolsun dedi, elinize sağlık. Konuşmanın vaat aşaması hızla bunu izledi. Cebinden çıkardığı kalemin kapağını çevirerek açtı, kapağı elinden bırakmadan kalemin arkasındaki vidayı sakince çevirdi. Kalemin ucundan masadaki peçeteye bir damla mavi-siyah mürekkep damladı ve parmak ucu kadar bir alana hızla yayıldı. Şimdi emin olamıyorum bunu duyup duymadığımdan ama bunu buraya bırakalım öylece gibi bir şeyler mırıldandı sanıyorum. Sonra kalemin vidasını yeniden sıktı, kapağını kapattı ve borç aldığı bir şeyi geri verir gibi kalemi bana uzattı. Yine düşürmüşsünüz ama kaleminiz sizi bırakmıyor derken yüzüne tedirgin bir ifade yerleşti. O bir doktor ben de tetkik sonuçlarını bekleyen hastası olsaydım, o ifadenin biçtiği ömür herhalde altı ayı geçmezdi. Masaya doğru eğildim, gözlerimiz hizaya gelene kadar. Gülümsemesi geri gelmedi. Şehrin kalabalığından, kalabalığın ancak kabalık olmadığında çekilebilir olduğundan, insanların duyarsızlıklarından, bunların kat’i bir çözümü olmadığından konuşmaya söz etmeye başladığında, uzun bir vaaza maruz kalacağımı düşünmeden edemedim.

Öyle olmadı. Vaazdan çok kişisel bir yakınma idi, yardım değilse de dinlenmek isteyen bir ses. Kahvelerimiz bitmek üzereyken, bakın dedi masadaki peçeteyi önüme iterken, kaç renk görüyorsunuz. Yakından bakabilmek için masaya eğildim, yıllardır bildiğim şeye yeniden şaşırmadan edemedim. Mürekkep peçetenin üstünde ilk düştüğü alandan taşmış, bir liranın kaplayacağı kadar bir alana yayılmış, yayılırken eş merkezli çemberler halinde farklı renkler bırakmıştı. Sıradan renkler değil, silik bir sarı, lezzetli bir turuncu, gülümseyen bir pembe ve diğerleri. Adıyla müsemma, mürekkep terkibinde ne varsa merkezden çevreye yayılırken kâğıda imzasını bırakmıştı. Bunu her mürekkepte göremezsiniz dedi Hoca. Şayet isten yapılma hakiki çini mürekkebi kullanırsanız bu hareler ortaya çıkmaz, sadece siyah bir noktanız olur. Bunu kendisine ilk defa Bedrettin Hoca göstermişti. Biri fiziki dünyaya diğeri metafiziğe aşık iki adamın sıradan bir peçete üzerinde kâğıt kromatografisi yapması komik değilse nedir. Elimde olmadan gülümserken sandalyesinde doğruldu, kahve için teşekkür ederek ayağa kalktı. Kapıdan çıkmak üzereyken, ismen tanışmadık değil mi, dedi. El sıkışırken adını öğrenmiş oldum. Hocanın adının Bedri olduğuna hala inanasım gelmiyor ve aklıma her geldiğinde buna gülüyorum.

Geç saatteki bu ziyareti ve kendisinden beklenen vaaz yerine sergilediği enstrümantal analiz gösterisi ile Bedri Hoca’yı uğurladıktan sonra, yaşamış olduğum bu durumun garipliği içime işlemişti. Gerçekten çok rüya olmaya yakın bir durum, Kafkaesk bir gariplik. Ertesi sabah uyandığımda evi toplarken masanın ayağının hemen yanında hareli çemberleri ile kâğıt peçeteyi görmeseydim bu şüphem silinmeyecekti. Hoca ve rüya gitti, Kafka kaldı. Peçeteyi yerden aldım ve masanın üzerine bıraktım. Sonrasında çalışma odasını havalandırmamış olmayı isterdim.

Bin kişilik bir tribünde insanlar gülen yüzleri, coşkuları ve en güzel giysileriyle oturmuşlar. Tribünler düz sıralar halinde, eğriliği yok. En alt sıranın tam ortasında, sıranın hemen önünde iki tane masa birleştirilmiş, beyaz bir örtü ile örtülmüş, örtünün üstünde kalın camdan düz kalın boyunlu iki sürahi ve bardaklar var. Her masanın ortasında bir masa üstü bayrak kaidesi, her kaidede bir bayrak. Tribünlerin arka sırasının iki ucundaki direklere bir tel gerilmiş, telin üzerinde ikişer metre aralıklarla tören boyu bayraklar. Hava sıcak sayılır, en azından meydanın ortasında arkadaşlarıyla beraber bekleyen küçük kız için öyle. Alnı terledikçe eliyle alnını siliyor. Elinde oyuncak boyutunda bir testi. Havada gül kokusu var hem taze hem değil. Havada boğuk bir ses, bir erkek sesi, ne dediğini anlamıyorum ama ciddi bir şeyler söylediği kesin. Dinleyenlerin yüzleri coşkulu ama ciddi. Konuşan adamın sesi kesiliyor, ne zaman olduysa küçük kız yerinden kalkmış, adam çekiliyor, kız üstünde mikrofonun durduğu masaya yaklaşıyor. Adam nazik hareketlerle, hassas bir makineyi ayarlar gibi mikrofonu tutan boynu küçük kızın ağız hizasına indiriyor. Kız başını hafifçe kaldırmış, mikrofonun desteğine ihtiyacı yokmuş gibi haykırıyor, iki hecesine de basarak bugün diyor, ilk hecesine basarak yirmi ve bir çırpıda üç.

Nisan’ın sesine gözümü açtığımda doktorla konuşuyordu. Adama her zamanki detaycılığı ile yaklaşmış olmalı, doktor nazik ama net olmaya gayret ederek çok önemli bir şey olmadığını, ilaçların birkaç gün içinde toparlanma sağlayacağını, zaten kafa travması olmadığı için kontrol dahi gerekmediğini ama yine de iki hafta sonra kısa bir kontrol muayenesi yapabileceğini anlatıyordu. Ben hiç Nisan demem ki Ada’ya, aile içinde Ada’dır, bizden ötesi için daha çok Nisan. Doktor bizi bıraktıktan sonra Ada odanın içinde dönmeye başlıyor, kâh yemek arabasının yerini değiştiriyor, kâh komodinin üstündeki ıvır zıvırı düzeltiyor. Yarım göz izlendiğinin farkında değil. Sepetçioğlu damdan düşmüş ağlıyor, kız kardeşi etrafında dönüyor, doktor gelmiş yarasını sarıyor, doktor gelmiş yarasını sarıyor. Bu sözler ezgisiyle beraber zihnimden akarken yeniden uyumuş olmalıyım. Gözümü adam akıllı açtığımda Ada yatağın yanındaki koltukta uyuyordu.

Elim gayrı ihtiyari biçimde komodinin üstündeki telefona gittiğine göre iyileşmiş olmalıydım. Telefonun camında köşeden köşeye bir çatlak vardı, ama dokunmatik ekran hala çalışıyordu. Bu hastane odasında sabitlenmiş biçimde yattığıma göre benim de bir yerimde boydan boya bir çatlak olabilirdi, henüz ne olduğunu bilmediğim ve Ada uyanana kadar öğrenemeyeceğim. Zihnimde hiçbir şey canlanmıyordu. Son hatırladığım şey mürekkepli bir peçete, adı bir türlü aklıma gelmeyen bir adamı uğurlayışım ve kendi kendime gülüşüm. Bunları hatırlamıyor, en azından yaşadığım bir deneyim olarak hatırlamıyor da olabilirdim. Belki hepsi rüyaydı. Telefonun ekranında şarjın azaldığını gösteren bir uyarı ve santral numarası gibi görünen bir numaradan gelmiş dört arama kaydı vardı. Saat akşamın dokuzu olduğuna göre, misafirimi gece on bir buçuk civarında kapıdan geçirdiğime göre, şimdilik kayıp görünen yirmi saatte ne olmuştu; bunu öğrenmenin tek yolu Ada’yı uyandırmaktı. Bunun insafsızlık olacağına kendimi zor ikna ettim. Başıma ne geldi ise bencil tabiatımı da geçici olarak zedelemiş gibiydi. Bu aramalar kimden gelmişti? Proje ihtimalinin ortadan kalktığını pek ala ve hala tiksinti ile hatırlıyordum. Yeniden uyku bastırınca telefonu bacağımın üstünden süzülüp yatağın kenarında düzleşen pikenin üzerine bıraktım.

Yeniden uyandığımda gözlerim Ada’yı aradı ama Ada’dan eser yoktu kimya laboratuvarında. Sadece insanın burnunu esir alan bir koku ve bir vızıltı sesi. Gözlerimi ovuşturduktan sonra tepesinde mavi kapağı, kapağa bağlı giriş ve çıkış kabloları, içinde yatay askısı ile garip bir kap gördüm. Bir numaralı deney masasının üzerinde kurulu. Askıya ters bir V harfi formunda asılmış ıslak kâğıt boş gibi. Kaba giren ve çıkan kabloların bağlı olduğu üretecin üstünde 250 Volt yazıyor ancak akım değeri çok düşük. Nihayet bir ışık yanıyor, Ada burada olamaz. Çünkü şu anda okulunda kendi dersleri ile meşgul. Başıma ne geldiğini bana anlatmak bir yana, bir doktordan tıbbi izahat alacak çağda değil henüz. Kuşku yok, prosedür esnasında uyumuş olmalıyım, genel uyku yetmezliği ve stresten kaynaklı bir ruhsal seyahat yapmışım. Şimdi uyanığım, laboratuvardayım. Yanılmıyordum, laboratuvardaydım ve elektroforez tekniğini öğrenmek için zaten kimliklerini bildiğim amino asitlerin bir karışımını analiz ediyordum. Moleküller tanım gereği nötr oldukları halde, çözeltilerinde yük kazanabildikleri için ve bu yükler yüksek gerilimle uyarıldıklarında her molekül yükü kabilinde anot veya katot yönünde yürüdüğü için böyle bir analiz yapabiliyordum. O amino asit az, bu amino asit çok yürüyordu; o amino asit anota, bu amino asit katota doğru. Yöntemi ben bulmadım. Bulsaydım saf su, saf asetik asit ve piridin kullanıp deney ortamını oluşturan çözeltiyi tanımlamak istemeyebilirdim. Bir zayıf asit ile aromatik bir zayıf baz karıştığında bu sakil kokunun ortaya çıkması kendince caydırıcı olurdu. Ne çare, ben deneyi öğrenip uygulamak, sonrasında ise öğretmekle mükelleftim. Kromatografideki amaç yine molekülleri yürütmek. Başlıca farkı işin içine elektrik girmemesi. Moleküller kâğıt veya silika jel üzerinde yerçekimine karşı kılcal kuvvetlerin desteğiyle yürüyor. Zayıf olanlar hızlı, şişmanlar yavaş. Peçetedeki damlada mürekkep renk bileşenleri de farklı değildi.

Shandon deney kitinin yanındaki saat çaldığında vakit kaybetmeden kâğıdı tanktan çıkaracak, otoklavda kurutacak, sonra üzerine ninhidrin çözeltisinden makul miktarda sıkacaktım. Bu prosedür hata kaldırmazdı, parmak izlerini affetmezdi ve en önemlisi Mustafa Hoca yarım işi hiç mi hiç sevmezdi, her şey iyi pişmiş olmalıydı. Saatin çalmasıyla öne atıldım, atılmamla beraber ayağım üç numaralı deney masasının ayağına takıldı. Çığlık attım mı bilmiyorum ama patırtı olduğundan eminim, revire doğru üç arkadaşımın kollarında ve o gün kat nöbetçisi olan biyoloji hocamın nezaretinde gittiğime göre birileri düştüğümü duymuş olmalıydı. Kendime geldiğimde okul hemşiresini gördüğüme göre her şey yolunda gitmiş olmalı. Bir şey hariç. Gözümü açtığımda Ada bu defa bir hemşire ile konuşuyor. Tansiyonum çok düştüğü için izleme cihazı uyarı vermiş, tansiyonum nasıl düzelirmiş, bir dizi başka soru. O sırada göz göze geliyoruz Ada ile, yüzüme bakıyor sevecen. Çalışma odasının ortasında temizlikçi kadın bulmuş beni, kendisini aramış. Nihayet hatırlıyordum başıma geleni. Çalışma odasına hamle ettiğimde, kapıyı açıyorum, hırkamın cebi kapının koluna takılıyor, çalışma masasına kapaklanıyorum. Saati sorduğumda Ada üç diyor, sabaha taburcuyuz.

Hasta odasından çıkıp asansörle dört kat inmek gündelik hayata dönmeye yetiyor. Ada muhasebe bankosunda hastane bürokrasisi ile uğraşadursun, telefonuma sarılıyorum. Akşamki dört aramanın geldiği numarayı geri arıyorum. Bir sesli mesajımın olduğunu söyleyen cümlenin bitmesini beklemeden bire basıyorum. Bir dakikadan biraz daha kısa süren mesajda iki çocuğun sesi var. Şaka yapıyor gibi bir halleri yok, sesler ciddi. Biri büyük biri küçük olmalı; büyük olan küçüğe çabukça söylemesini, az kaldığını söylüyor. Mesaj süresinden söz ediyor olmalı. Küçük bir çırpıda söylüyor tatlı sesiyle, öylece orada bırakıldıklarını söylüyor sitemkâr. Sonra büyüğe dönüyor, bak söyledim işte. Mesaj bitiyor. Silmek için ikiye –basmıyorum. Ada’nın arabasıyla eve dönerken telefonu kurcalamaya devam ediyorum, neme lazım, milyonluk yatırım hesabım batmış olabilir. Buna içimden gülerken şaşırıp kalıyorum ekranda yazana; hastanede iken aradığım numara toplam dokuz haneli bir sayı, başı dokuz, sonra başka rakamlar. Yurtdışından bir numara olmak için kısa, yurtiçinde bir numaranın biçimine de uymuyor. Arabayı evin önüne park edip eve çıkıyoruz. Ada kanepede, karşısındaki koltukta oturuyorum, inceden dalgasını geçip eğleniyor, ağzımı ve yüzümü dağıttığım için komikmişim çünkü. Çenemi düzgün oynatamadığım için sesim Ayı Yogi’nin sesi gibi çıkıyormuş. Çonomu duzgun oynotomodoğum uçun sesum Ayu Yogi’nin sesu gübü çukuyor diye içimden geçiriyorum birkaç defa, Ada haklı, bildiğin komiğim. Kanepede sızmış kaşla göz arasında. Refakatçilik yordu kızı tabiatıyla.

Bense cin gibiyim, bedenim biraz yorgun olsa da zihnim fazlasıyla açık. Telefonumu, bilgisayarımı, sigaramı, çakmağımı, kül tablamı ve iki gündür sehpada bekleyen açık kutu kolamı alıp, çalışma –hayır yatak odasına geçiyorum. Çalışma odası ağzımı yüzümü dağıttığı için cezalı, evet o yaptı, ne kadar saçma görünürse görünsün onun suçu. Çocuğun sesindeki sitem tonu olmasa belki umursamayacağım ama ne çare. Telefona sarılıp son numarayı yeniden arıyorum. Aradığım numaranın kullanım dışı olduğunu belirten mesaja şaşkınlığım o kadar büyük ki, mesajın fonunda Dvorak çalmasına şaşırma fırsatı bulamıyorum bile. Yeni Dünyadan çalıyordu, popüler olan ve gereğinde ütü, gereğinde banka reklamında kullanılan kısmı değil, ilk kısmı. Dokuz yaşımda teyzem tanıştırmıştı Dvorak ile, kendi Dvorak kasetini gözünü kırpmadan bana vererek. İlk klasik müzik kasetim bu idi ve ikincisini alana kadar defalarca dinlemiştim. İlk versatil kalemimi de teyzem vermişti. Ah ne güzel, al senin olsun kadar basitti teyzem için vermek. Numarayı tekrar arıyorum, sonuç değişmiyor. Arama motorlarına saldırıyorum sonra, numarayı olduğu gibi sorgu satırına girip bekliyorum. Arama motorlarının her bilgiye vakıf ve her derde deva imajı bir anda sarsılıyor gözümde. Sonuçlar bu kadar ilgisiz olabilir. İleri iletişim teknolojilerine geçilmesi, otomatik santrale geçiş ve Turgut Özal ile ilgili onlarca arama sonucu var. Hayalimde canlanan tek şey o zamanlar anneannemin evini ararken kullandığım bir sayı dizisi; şehirlerarası için 9, Ankara için 4, sonrasında ev numarası. İnsan hafızası unutmakla yükümlü imiş, numara aklıma gelmiyor. Telefon ve arama motoru haklarımı kullandığıma göre, hızlı mesaja geçme zamanıdır. Telekom sektöründe çalışan eski bir öğrencime mesajla gönderiyorum numarayı, kaynağını bulabilirse çok memnun olacağımı belirterek, selam ve iyi dilekler ile. Buradan bir yere ulaşırsam ne ala, yoksa mesajı hastanede iken dinlediğimde yatıştırıcıların etkisinin geçmemiş olacağına hükmederek konuyu kapatmak en iyisi. Öğle güneşi odayı ısıtırken beni de mayıştırıyor, kafamı yastığa koyarken bir de Ada’ya mı sorsam diye düşünüyorum.