Seksen metrelik bir çizgi üzerinde askeri standartlara uygun adımlarla yüründüğünde, yol yüz yirmi üç adım tutar. Saatte beş kilometre yürüyen biri için bu elli sekiz saniyelik bir süreye karşılık gelir. İlkokulun üçüncü sınıfında iken bir gün yol ağzından yaşadığımız beldeyi göstererek “baba, bu yol seksen metre var mıdır” dediğimde babam bu yüzden çok gülmüş olmalı. Yıllar içinde bu anı ilk andaki, şimdilerin anlam kaymasıyla söylenirse, epik tabiatından hiçbir şey kaybetmedi. Sevgili ailem her defasında tatlı tatlı dalgasını geçti bu seksen metrelik yol tahminimle. Zira yol beş kilometre kadardı, standart asker adımları ile yedi bin altı yüz doksan üç adım ve babamın yürüme alışkanlık edindiği yürüme hızı ile bir saat sürüyordu. Merkez ilçeyi kükürt diyarına bağlayan yolun merkezden çıkışla çimento fabrikasını geçtikten biraz sonra düzleşen mevkiinde yol ağzında durduğunuzda seksen metre ötenizde Tınaz Dağını görürdünüz. O yaşlarda dünyanın en heybetli dağı sayılabilecek bu dağın alt eteklerinden ovaya doğru bir belde, evleri, ağaçları ve ince çizgiler olarak gözlenen sokakları ile uzanırdı. Bizim eve aramızda “sürgün zarfı” dediğimiz biçimde uğrayan tayin yazıları sayesinde bu beldeyle de tanıştık, geçirdiğimiz kükürt kokulu bir yıldan sonra. Ekonomik coğrafyaya ve kükürt kokusuna aşina olanlar için Keçiborlu ekşi bir koku çağrışımı yapar, bu cümleye başladığım anda bana olduğu gibi. Gönen’in, kükürt kokusunu zihnime çağrılmadıkça gelmeyecek bir hatıra olarak, pembe gülün, kır menekşesinin, dalından yenen vişnenin ve yeni sağılmış inek sütünün kokusunun nezaretinde hapsetmesi sadece bir mevsim sürmüştü. Bu güllere ulaşmak için önce yanlış tahmin edilmiş bir seksen metre, üstüne birkaç sokak yürümek yeter.
Bu birkaç sokağı yürümek pek dert olmasa da seksen metrelik yolun beş kilometrelik kısmını aşmak ilk zamanlarda kolay olmamıştı. Bize üç yıl yuva olacak lojmanın boşalması öğretim yılının başını bulduğu için, sabahları Keçiborlu’dan Isparta’ya giden otobüse binmek, Gönen’in yol ayrımında inmek ve sonra o günkü kısmetimiz olan taşıtla Gönen’e varmak gerekiyordu. Bunu kaç defa yapmak zorunda kaldığımızı tam olarak hatırlamıyorum ama bizi beldeye güler yüzle ve maddi bir karşılık beklemeden taşıyan insanların araçlarındaki çeşitliliğin zihnimdeki izleri hala belirgin. İki öküzün asfaltta çektiği saman yüklü bir kağnı, annemlere samanların içinde, arkasına pulluğu bağlanmış halde tarla sürmeye giden bir traktör, annemle pulluğun bağlantı yerinin üstünde tünemiş halde, arkasındaki kapalı bölmede koyunların seyahat ettiği bir kamyonette, annemle sürücünün yanında, o gün torbadan herhangi bir araç çıkmadığında ise annemle ayaklarımızın üstünde. Bu bir sınav olsaydı, Gönen’e sürüldüğümüzü değil, Gönen’i kazandığımızı veya orada yaşamayı hak ettiğimizi söyleyebilirdik.
Beldeye vardıktan sonrası kolaydı. Belediye binasının olduğu meydanda postaneyi geride bırakıp sağlık ocağından sola döndüğümüzde Öğretmen Lisesine çıkan, iki yanında uzun çam ağaçlarının nöbet tuttuğu yolda olurduk. Bu yolun ilk durağında, lisenin ahırlarının ve mandırasının karşısında benim okulum vardı, ikinci durağında ise Öğretmen Lisesi. Bunun yolun sadece görünen kısmı veya yüzü olduğunun o zamanlar farkında değilmişim. Dönüp bakınca çamların dallarıyla örttüğü yolun bir zaman tüneli olduğu hissine kapılıyorum. Kağnının yavaşlığı ise annemin güçlü, yerinde sert ve her zaman huzur veren yüz hatlarının aklıma kazınması için bir fırsattan başka bir şey değilmiş. Bir camera obscura imişim, dünyayı üstündeki küçücük ve tek delikten gören bir karanlık oda.
O sırada okulla tanışmamış olduğundan, kardeşim kağnı, traktör ve kamyonet maceralarından mahrum kalmış olmalı. Onun için macera eşyalarımızın taşınmasından sonra başladı. Çitlerle çevrili bahçesi ekilebilir nitelikte tek katlı güzel bir ev, üç yıl bizi koruyacak olan bu yeni yuvamızda, o yuvanın sıcaklığında ağır ağır pişen tatlı çocukluk anılarımız oldu. Ama her hikâyenin bir kırılma noktası olmalı, değil mi, en azından kahramanların bir kısmı için? Kırk yaşımdan önce bunu düşünebilmiş veya anlayabilmiş değildim; şimdi anlıyorum kardeşimin hikâye çizgisindeki kırılma noktalarının evden eve taşınmalarla nasıl da el ele yürüdüğünü. Değişen evden içeri şeyler ve evden öte olanlar, evin kendisi de tabii. Her taşınmada bir çubuğu kırılıp kopan televizyon anteni, çizilen buzdolabı kapağı, belki kaybolan belki çalınan kitap kolileri, hatıralara ve sonra hayallere dönüşen oyun arkadaşları, değişen tavan dokusu, yüz hatları değişen umacı ve sair şey. Her yeni eve nasılsa yanımızda gelen ama yerini bir türlü tespit edemediğimiz bir duvar çatlağı, o çatlaktan yayılan ve belli belirsiz de olsa ürperten bir serinlik, her yeni evi daha az bağlanılır kılan bir sürekli biletlilik hali, başlangıçta idarî yazılarla bildirilen sürgünlerin zamanla evin içinden doğması. Yedi taşınma bir deprem dermiş eskiler eşyayı kastederek, konu bir çocuğun ruh hali ise yedi taşınma yedi deprem sayılmalı. Bu göçerlik haline katkılarımın çocuğun ruhunda yarattığı yıkımın farkına vardığımda kırk yaşımı belki birkaç gün kadar geride bırakmıştım; bir şeylerin değişemeyeceği kadar geç bir zaman olduğunun farkına varmaya başladığında insan yaşlanmaya da başlamış oluyor. Beş kilometrelik yolu seksen metre gören gözlerden kuvvetli bir farkındalık beklemek boşuna değil mi?
Bu birkaç sokağı yürümek pek dert olmasa da seksen metrelik yolun beş kilometrelik kısmını aşmak ilk zamanlarda kolay olmamıştı. Bize üç yıl yuva olacak lojmanın boşalması öğretim yılının başını bulduğu için, sabahları Keçiborlu’dan Isparta’ya giden otobüse binmek, Gönen’in yol ayrımında inmek ve sonra o günkü kısmetimiz olan taşıtla Gönen’e varmak gerekiyordu. Bunu kaç defa yapmak zorunda kaldığımızı tam olarak hatırlamıyorum ama bizi beldeye güler yüzle ve maddi bir karşılık beklemeden taşıyan insanların araçlarındaki çeşitliliğin zihnimdeki izleri hala belirgin. İki öküzün asfaltta çektiği saman yüklü bir kağnı, annemlere samanların içinde, arkasına pulluğu bağlanmış halde tarla sürmeye giden bir traktör, annemle pulluğun bağlantı yerinin üstünde tünemiş halde, arkasındaki kapalı bölmede koyunların seyahat ettiği bir kamyonette, annemle sürücünün yanında, o gün torbadan herhangi bir araç çıkmadığında ise annemle ayaklarımızın üstünde. Bu bir sınav olsaydı, Gönen’e sürüldüğümüzü değil, Gönen’i kazandığımızı veya orada yaşamayı hak ettiğimizi söyleyebilirdik.
Beldeye vardıktan sonrası kolaydı. Belediye binasının olduğu meydanda postaneyi geride bırakıp sağlık ocağından sola döndüğümüzde Öğretmen Lisesine çıkan, iki yanında uzun çam ağaçlarının nöbet tuttuğu yolda olurduk. Bu yolun ilk durağında, lisenin ahırlarının ve mandırasının karşısında benim okulum vardı, ikinci durağında ise Öğretmen Lisesi. Bunun yolun sadece görünen kısmı veya yüzü olduğunun o zamanlar farkında değilmişim. Dönüp bakınca çamların dallarıyla örttüğü yolun bir zaman tüneli olduğu hissine kapılıyorum. Kağnının yavaşlığı ise annemin güçlü, yerinde sert ve her zaman huzur veren yüz hatlarının aklıma kazınması için bir fırsattan başka bir şey değilmiş. Bir camera obscura imişim, dünyayı üstündeki küçücük ve tek delikten gören bir karanlık oda.
O sırada okulla tanışmamış olduğundan, kardeşim kağnı, traktör ve kamyonet maceralarından mahrum kalmış olmalı. Onun için macera eşyalarımızın taşınmasından sonra başladı. Çitlerle çevrili bahçesi ekilebilir nitelikte tek katlı güzel bir ev, üç yıl bizi koruyacak olan bu yeni yuvamızda, o yuvanın sıcaklığında ağır ağır pişen tatlı çocukluk anılarımız oldu. Ama her hikâyenin bir kırılma noktası olmalı, değil mi, en azından kahramanların bir kısmı için? Kırk yaşımdan önce bunu düşünebilmiş veya anlayabilmiş değildim; şimdi anlıyorum kardeşimin hikâye çizgisindeki kırılma noktalarının evden eve taşınmalarla nasıl da el ele yürüdüğünü. Değişen evden içeri şeyler ve evden öte olanlar, evin kendisi de tabii. Her taşınmada bir çubuğu kırılıp kopan televizyon anteni, çizilen buzdolabı kapağı, belki kaybolan belki çalınan kitap kolileri, hatıralara ve sonra hayallere dönüşen oyun arkadaşları, değişen tavan dokusu, yüz hatları değişen umacı ve sair şey. Her yeni eve nasılsa yanımızda gelen ama yerini bir türlü tespit edemediğimiz bir duvar çatlağı, o çatlaktan yayılan ve belli belirsiz de olsa ürperten bir serinlik, her yeni evi daha az bağlanılır kılan bir sürekli biletlilik hali, başlangıçta idarî yazılarla bildirilen sürgünlerin zamanla evin içinden doğması. Yedi taşınma bir deprem dermiş eskiler eşyayı kastederek, konu bir çocuğun ruh hali ise yedi taşınma yedi deprem sayılmalı. Bu göçerlik haline katkılarımın çocuğun ruhunda yarattığı yıkımın farkına vardığımda kırk yaşımı belki birkaç gün kadar geride bırakmıştım; bir şeylerin değişemeyeceği kadar geç bir zaman olduğunun farkına varmaya başladığında insan yaşlanmaya da başlamış oluyor. Beş kilometrelik yolu seksen metre gören gözlerden kuvvetli bir farkındalık beklemek boşuna değil mi?