Bahar umut salar içime, nefesimin açıldığını hissederim baharla beraber. Bacaklarının tedirginliği ve sürmeli gözleriyle bir kuzu düşer her ilkbaharda aklıma. Kucağıma alıp sevmek istediğim bir ilkbahar kuzusu. Masumiyet için bir sembol, felsefi bir temsil işareti. Bacaklarının tedirginliği bir gün aldatılacağını sezdiğinden belki, belki de insanın aldanacağını bilmesinden, er veya geç. Kabil hırsına esir olup Habil’in canını aldığında aldanır, insanın geçemediği ve bir daha asla geçemeyeceği bir sınav olmalı Habil’in son bakışı.
İsmail’in yerini alıp İbrahim’im yüreğine su serpen Tanrı lütfu koçun son bakışı Habil’den yadigâr olmalı, yine başarısız olunmuş bir kurtarma sınavı. Tanrının istediği bir vicdan sorgusu olmalı. Kardeşinin canını almak veya oğlununki uğruna bir koçun canını, ne fark eder. Uyandığı pek ala anlaşılan ancak artık evde olmayan Ada’nın salon masasının üstünde tersine katladığı Kırk Satır’daki açık sayfanın satırlarını tekrar tekrar okuyorum.
Bıçağı tutan el başkasının da olsa, eve geldiği günden bir bayram sabahına kadar arkadaş saydığı kuzunun içinden can çekilirken sessiz kaldığı için kabuslarla bölünen bir uyku gibi yaşıyor günlerini buralarda insan. Kuzunun başına geleni kaderi saydığı için, bunu kaçınılmaz ve değiştirilemez gördüğü için, hatta bunu kuzunun görevi olarak gördüğü için tarihin en banal suçunun sıradan, önemsiz ama baştan sona ortağı insan. İkiyüzlüce bir duyarsızlığın, rahatlığı baş tacı eden bir korkaklığın temsilcisi insan. İhmal ve inkâr edilen her kuzuyla umut biraz daha ölüyor, insana kalan hoyrat bir hesapçılık ile geleceğin karanlığına doğru ilerlemek. İnsan yedisinde sırtını döndüğü ilk masumun yetmişine dek utançla hatırlayacağı bir vicdan yükü olacağını bilseydi, bir kuzunun göz ışığı dahi kovmaya yeterdi gelecekten karanlığı diyor yazı. Sayfanın ortasında kalın, bitişik siyah kaşlarının himayesinde parlayan gözleri ve gülen ağzı ile bir çocuğun fotoğrafı. Gözlerimi, yüzümü dünyadan vakitsiz giden bu çocuğun gözlerinden ve yüzünden alamıyorum, zil sesiyle kapıda biten Ada olmasa saatlerce bakıp kalabilirdim fotoğrafa.
Ada elinde poşetlerle içeri girdi. Hazır yemek, doktorun reçete ettiği ilaçlar ve temizlik malzemeleriyle dolu poşetleri kanepeye bıraktı. İlk iş olarak çalışma odasına saçılan kurumuş kanı temizlemeye girişti, temizlikçi kadın yeri silmekle yetinmiş anlaşılan. Tedirgin bir hevesle telefon numarası hikayesini anlattım, bir yandan delirip delirmediğimi kontrol ettiğimi belli etmemeye çalışarak. Ada elindeki yer bezini fırlattığı gibi pantolonunun arka cebindeki telefonunu çıkardı. Bak, dedi telefonunun ekranını yüzüme tutarak. Arama listesinde aynı garip numaradan gelmiş bir dizi aramanın kaydı vardı. Anın çarpıcılığını görmezden gelip burgerlere ve patateslere çocukça saldırmış olmamıza şimdi tatlı tatlı gülüyorum.
Aynı numaradan aramaların kendisine de üstelik son üç aydır geldiğini anlattı. Tanıtım araması veya dolandırıcılık girişimi olduğunu düşündüğü için hiç geri dönmemişti. Numaranın yanında parantez içinde yazan yirmi dokuz sayısını değilse de Ada’nın bunun ne olduğuna hiç kafa yormamış olmasını garipsedim. Küçüklüğünde her ayrıntıyı günlerce kafasına takan kızın orta yaşlarına yaklaşırken görece rahat ve umursamaz bir duruş takınmasına belki de sevinmem gerekirdi. Bunu yerine konuyu deşmeyi seçtim. Bu numara nerenin veya kimin numarası idi, sesli mesajda dinlediğim çocuk seslerini neye yormalıydım, bir şey yapmak gerekir miydi? Ada patateslerini ketçaplayıp bir bir ağzına atarken, sen onu bırak da dedi, yazıyı nasıl buldun. Göz ucuyla masanın kenarında açık duran dergiyi işaret ediyordu. Okumak sakin bir eylem gibi, değil mi dedi. Şiddetten uzak görünür, sessizliğin arkadaşıdır okumak. Değildir der gibi başımı salladım. Değildir, dedi, sonra tekrar etti, değildir, değildir. İki şeydir benim için okumak: birincisi olanı biteni görmekten kaçamamam için gözkapaklarımı söküp alan, ikincisi ise, olanı biteni görmemem için gözlerime mil çeken bir kızgın bıçak ucu. Yazıya alışverişe çıkmadan önce altı üstü beş dakika göz attığını söyledi ve sonra bak dedi, göz kapaklarım yok. Çok benzer bir hisse kapılmıştım yazıyı okurken ve nasıl hissettiğimi bundan iyi ifade edemezdim.
Yemekten sonra Ada olanca tez bir biçimde ortalığı toparladı, ilaçlarımı düzenli almamı ve telefonumun sesini açık tutmamı iki veya üç kere tembih ettikten sonra fırlayıp gitti. Yarım saat daha kalmış olsaydı beraber gidebilirdik garip telefon numaralarının sırrını öğrenmeye.
Hocam, dedi telefondaki ses, size anlatacağım şeyi telefonda söylememeyi tercih ederim. Numarayı eni konu araştırmış, sonuca da ulaşmış. Umulanın dışında bir çözüme ulaştığında bulduğu şeyi açıkça söylemek istemeyen, öğretmenin kulağına gizli saklı fısıldamayı daha emniyetli bulan bir öğrencinin sesi vardı telefonda. Öğrencim adresini verdikten sonra ofisine rahat gidebilmem için birkaç ipucu da verdi. En kısa sürede görüşme dileğimle telefonu kapatırken kanepeye yöneldim. Bu gelişmeyi Ada ile paylaşmak için elim telefon rehberine gittiyse de ara tuşuna basmadım. Yarım saat önce konuyu açtığımda pek ilgi gösterdiği söylenemezdi.
Hızlı bir tıraş ve temizlikten sonra yola çıktım. Sokağın taksi durağında araç kalmadığı için yoldan geçen bir tanesine el ettim. Şoförle selamlaştıktan sonra gömleğimin cebindeki adres kağıdını uzattım. Şoförün yüzünü ekşitmesini umursadığımı söyleyemem. Bu şehrin günlük rutininin bir parçası. Taksi şoförleri hemen her defasında yüzlerini ekşitirler, yolcu Kuzey Kutbuna gitmek istemiş gibi, veya Mars’a. Yollar çok kalabalık değildi, kağıttaki adresin son satırına ulaşmamız kısa sürdü. Bir üst satır bir o kadar daha vakit aldı. Sonra şoförlerin evrensel arıza sinyali sayılabilecek soruyla gözümü telefonumdan ayırdım. Buradan sonrasını biliyor muymuşum? Hayır anlamında başımı iki yana salladım. Şoför başını boynunun ucunda çevirerek şöyle bir tur atıp bakma önerisini ortaya koydu. Bu defa gözlerimle evet dedim. Dikiz aynası üzerinden sağlanan bu anlaşma ile şoförün bastırılmış homurtularla en fazla on iki binalık bir bölgenin çevresindeki turları başladı. Homurtular yerini diş arasından edilen küfürlere bırakırken dikiz aynasında yine göz göze geldik. Şoförün beklediği an bu olmalı. Taksimetrenin yazmaya devam ettiğini, adresten eminsem orada inip bakmamın daha iyi olacağını söyledi şoför. İki bina önceki otelin önünde sıra olmuş turist kafilesinden birilerinin havalimanına gidecek olması muhakkak bu iyi niyet gösterisiyle ilgisizdi.
Taksiden indikten sonra bir sigara yaktım ve adres kağıdını almak için elimi cebime attım. Nafile, kâğıt sabırsız şoförle gitmişti. Yine de şanslı sayılırdım, öğrencim hangi araçtan hangi durakta inmem, hangi yaya geçidinden geçmem gerektiğini sormadan söylemişti telefonda. Araçla turlarken bulamadığımı yayan turlayarak bulmam için bir neden olmadığını düşünerek metroyla gelmiş olsaydım kullanmış olacağım metro çıkışına yöneldim.
Metro çıkışı kapalıydı. Süren bir inşaat olduğunu gösteren kontrplak duvarlar eskimiş ve kirli olduğuna göre inşaat yeni olamazdı. Öğrencim iş yerine gidip gelirken metroyu kullanmıyor olmalıydı, yoksa bu çıkıştan çıkamayacağımı biliyor olurdu. En akla uygunu, kolay bir yol tarifi vermek adına beni bu çıkışa yönlendirmiş olabileceğiydi. Tarifteki yaya geçidini oracıkta bulmuş olsaydım bu gereksiz mantık kontrollerine kapılmayacaktım. Ne gereksizdi altı üstü bir yol tarifinin içsel mantığını düşünmek. Arama listesinden öğrencimin numarasını seçip beklemeye başladım. Aradığım numaranın kullanım dışı olduğunu söyleyen santral kaydını dinlerken kanın beynime sıçradığını hatırlıyorum, tam o anda hava aniden bulutlanmıştı.
Ada, üçte iki dedi, üçte iki. Tanrı korumuş da bir yerimi kırmamışım bayılırken. Tansiyonum bir defa daha ölçüldükten sonra hastaneden çıktık, Ada’nın arabası ile eve döndük. Dönüş yolunda hiç konuşmadık. Ada kızgın olduğundan değil, kızgın değildi. Bense şaşkın, hala kızgın, bir o kadar da utanç içindeydim. Üç günde iki hastane vakası yarat, kız da senin bakıcına dönsün. Yolun yarısında bardaktan boşanırcasına yağmaya başlayan yağmurun gürültüsü ve sileceklerin müziği ile evin önüne geldik. Apartmana girmek üzereyken Ada kolumdan tutarak durdurdu beni. İyi ki bir adım daha atmamışım. Yağmurla özgürlüklerine kavuşmuş olan ve nedense yumak halinde kıvrılmış solucanları ezmek istemezdim.
İsmail’in yerini alıp İbrahim’im yüreğine su serpen Tanrı lütfu koçun son bakışı Habil’den yadigâr olmalı, yine başarısız olunmuş bir kurtarma sınavı. Tanrının istediği bir vicdan sorgusu olmalı. Kardeşinin canını almak veya oğlununki uğruna bir koçun canını, ne fark eder. Uyandığı pek ala anlaşılan ancak artık evde olmayan Ada’nın salon masasının üstünde tersine katladığı Kırk Satır’daki açık sayfanın satırlarını tekrar tekrar okuyorum.
Bıçağı tutan el başkasının da olsa, eve geldiği günden bir bayram sabahına kadar arkadaş saydığı kuzunun içinden can çekilirken sessiz kaldığı için kabuslarla bölünen bir uyku gibi yaşıyor günlerini buralarda insan. Kuzunun başına geleni kaderi saydığı için, bunu kaçınılmaz ve değiştirilemez gördüğü için, hatta bunu kuzunun görevi olarak gördüğü için tarihin en banal suçunun sıradan, önemsiz ama baştan sona ortağı insan. İkiyüzlüce bir duyarsızlığın, rahatlığı baş tacı eden bir korkaklığın temsilcisi insan. İhmal ve inkâr edilen her kuzuyla umut biraz daha ölüyor, insana kalan hoyrat bir hesapçılık ile geleceğin karanlığına doğru ilerlemek. İnsan yedisinde sırtını döndüğü ilk masumun yetmişine dek utançla hatırlayacağı bir vicdan yükü olacağını bilseydi, bir kuzunun göz ışığı dahi kovmaya yeterdi gelecekten karanlığı diyor yazı. Sayfanın ortasında kalın, bitişik siyah kaşlarının himayesinde parlayan gözleri ve gülen ağzı ile bir çocuğun fotoğrafı. Gözlerimi, yüzümü dünyadan vakitsiz giden bu çocuğun gözlerinden ve yüzünden alamıyorum, zil sesiyle kapıda biten Ada olmasa saatlerce bakıp kalabilirdim fotoğrafa.
Ada elinde poşetlerle içeri girdi. Hazır yemek, doktorun reçete ettiği ilaçlar ve temizlik malzemeleriyle dolu poşetleri kanepeye bıraktı. İlk iş olarak çalışma odasına saçılan kurumuş kanı temizlemeye girişti, temizlikçi kadın yeri silmekle yetinmiş anlaşılan. Tedirgin bir hevesle telefon numarası hikayesini anlattım, bir yandan delirip delirmediğimi kontrol ettiğimi belli etmemeye çalışarak. Ada elindeki yer bezini fırlattığı gibi pantolonunun arka cebindeki telefonunu çıkardı. Bak, dedi telefonunun ekranını yüzüme tutarak. Arama listesinde aynı garip numaradan gelmiş bir dizi aramanın kaydı vardı. Anın çarpıcılığını görmezden gelip burgerlere ve patateslere çocukça saldırmış olmamıza şimdi tatlı tatlı gülüyorum.
Aynı numaradan aramaların kendisine de üstelik son üç aydır geldiğini anlattı. Tanıtım araması veya dolandırıcılık girişimi olduğunu düşündüğü için hiç geri dönmemişti. Numaranın yanında parantez içinde yazan yirmi dokuz sayısını değilse de Ada’nın bunun ne olduğuna hiç kafa yormamış olmasını garipsedim. Küçüklüğünde her ayrıntıyı günlerce kafasına takan kızın orta yaşlarına yaklaşırken görece rahat ve umursamaz bir duruş takınmasına belki de sevinmem gerekirdi. Bunu yerine konuyu deşmeyi seçtim. Bu numara nerenin veya kimin numarası idi, sesli mesajda dinlediğim çocuk seslerini neye yormalıydım, bir şey yapmak gerekir miydi? Ada patateslerini ketçaplayıp bir bir ağzına atarken, sen onu bırak da dedi, yazıyı nasıl buldun. Göz ucuyla masanın kenarında açık duran dergiyi işaret ediyordu. Okumak sakin bir eylem gibi, değil mi dedi. Şiddetten uzak görünür, sessizliğin arkadaşıdır okumak. Değildir der gibi başımı salladım. Değildir, dedi, sonra tekrar etti, değildir, değildir. İki şeydir benim için okumak: birincisi olanı biteni görmekten kaçamamam için gözkapaklarımı söküp alan, ikincisi ise, olanı biteni görmemem için gözlerime mil çeken bir kızgın bıçak ucu. Yazıya alışverişe çıkmadan önce altı üstü beş dakika göz attığını söyledi ve sonra bak dedi, göz kapaklarım yok. Çok benzer bir hisse kapılmıştım yazıyı okurken ve nasıl hissettiğimi bundan iyi ifade edemezdim.
Yemekten sonra Ada olanca tez bir biçimde ortalığı toparladı, ilaçlarımı düzenli almamı ve telefonumun sesini açık tutmamı iki veya üç kere tembih ettikten sonra fırlayıp gitti. Yarım saat daha kalmış olsaydı beraber gidebilirdik garip telefon numaralarının sırrını öğrenmeye.
Hocam, dedi telefondaki ses, size anlatacağım şeyi telefonda söylememeyi tercih ederim. Numarayı eni konu araştırmış, sonuca da ulaşmış. Umulanın dışında bir çözüme ulaştığında bulduğu şeyi açıkça söylemek istemeyen, öğretmenin kulağına gizli saklı fısıldamayı daha emniyetli bulan bir öğrencinin sesi vardı telefonda. Öğrencim adresini verdikten sonra ofisine rahat gidebilmem için birkaç ipucu da verdi. En kısa sürede görüşme dileğimle telefonu kapatırken kanepeye yöneldim. Bu gelişmeyi Ada ile paylaşmak için elim telefon rehberine gittiyse de ara tuşuna basmadım. Yarım saat önce konuyu açtığımda pek ilgi gösterdiği söylenemezdi.
Hızlı bir tıraş ve temizlikten sonra yola çıktım. Sokağın taksi durağında araç kalmadığı için yoldan geçen bir tanesine el ettim. Şoförle selamlaştıktan sonra gömleğimin cebindeki adres kağıdını uzattım. Şoförün yüzünü ekşitmesini umursadığımı söyleyemem. Bu şehrin günlük rutininin bir parçası. Taksi şoförleri hemen her defasında yüzlerini ekşitirler, yolcu Kuzey Kutbuna gitmek istemiş gibi, veya Mars’a. Yollar çok kalabalık değildi, kağıttaki adresin son satırına ulaşmamız kısa sürdü. Bir üst satır bir o kadar daha vakit aldı. Sonra şoförlerin evrensel arıza sinyali sayılabilecek soruyla gözümü telefonumdan ayırdım. Buradan sonrasını biliyor muymuşum? Hayır anlamında başımı iki yana salladım. Şoför başını boynunun ucunda çevirerek şöyle bir tur atıp bakma önerisini ortaya koydu. Bu defa gözlerimle evet dedim. Dikiz aynası üzerinden sağlanan bu anlaşma ile şoförün bastırılmış homurtularla en fazla on iki binalık bir bölgenin çevresindeki turları başladı. Homurtular yerini diş arasından edilen küfürlere bırakırken dikiz aynasında yine göz göze geldik. Şoförün beklediği an bu olmalı. Taksimetrenin yazmaya devam ettiğini, adresten eminsem orada inip bakmamın daha iyi olacağını söyledi şoför. İki bina önceki otelin önünde sıra olmuş turist kafilesinden birilerinin havalimanına gidecek olması muhakkak bu iyi niyet gösterisiyle ilgisizdi.
Taksiden indikten sonra bir sigara yaktım ve adres kağıdını almak için elimi cebime attım. Nafile, kâğıt sabırsız şoförle gitmişti. Yine de şanslı sayılırdım, öğrencim hangi araçtan hangi durakta inmem, hangi yaya geçidinden geçmem gerektiğini sormadan söylemişti telefonda. Araçla turlarken bulamadığımı yayan turlayarak bulmam için bir neden olmadığını düşünerek metroyla gelmiş olsaydım kullanmış olacağım metro çıkışına yöneldim.
Metro çıkışı kapalıydı. Süren bir inşaat olduğunu gösteren kontrplak duvarlar eskimiş ve kirli olduğuna göre inşaat yeni olamazdı. Öğrencim iş yerine gidip gelirken metroyu kullanmıyor olmalıydı, yoksa bu çıkıştan çıkamayacağımı biliyor olurdu. En akla uygunu, kolay bir yol tarifi vermek adına beni bu çıkışa yönlendirmiş olabileceğiydi. Tarifteki yaya geçidini oracıkta bulmuş olsaydım bu gereksiz mantık kontrollerine kapılmayacaktım. Ne gereksizdi altı üstü bir yol tarifinin içsel mantığını düşünmek. Arama listesinden öğrencimin numarasını seçip beklemeye başladım. Aradığım numaranın kullanım dışı olduğunu söyleyen santral kaydını dinlerken kanın beynime sıçradığını hatırlıyorum, tam o anda hava aniden bulutlanmıştı.
Ada, üçte iki dedi, üçte iki. Tanrı korumuş da bir yerimi kırmamışım bayılırken. Tansiyonum bir defa daha ölçüldükten sonra hastaneden çıktık, Ada’nın arabası ile eve döndük. Dönüş yolunda hiç konuşmadık. Ada kızgın olduğundan değil, kızgın değildi. Bense şaşkın, hala kızgın, bir o kadar da utanç içindeydim. Üç günde iki hastane vakası yarat, kız da senin bakıcına dönsün. Yolun yarısında bardaktan boşanırcasına yağmaya başlayan yağmurun gürültüsü ve sileceklerin müziği ile evin önüne geldik. Apartmana girmek üzereyken Ada kolumdan tutarak durdurdu beni. İyi ki bir adım daha atmamışım. Yağmurla özgürlüklerine kavuşmuş olan ve nedense yumak halinde kıvrılmış solucanları ezmek istemezdim.