Pages

2018-06-11

Bir Kurtarma Macerasının Gelişmesi

Eskiden her evin sınıfınca bir posta kutusu olurdu, çoğu evin hala bir posta kutusu var. Bunların çoğunu faturalar ile tanıtım kağıtları dolduruyor şimdi, hatta faturaların ekseriyetle elektronik ortama aktarıldığı bu zamanda insanı en çok hatırlayanlar esnaf oluyor, yemek erbabının kısaltılmış mönüleri ve telefon numaralarıyla dolu posta kutuları. Doksanların sonundan beri giderek artan oranda hayatımıza yerleşen sanal posta kutularında ise bu mönü ıvır zıvırından kurtulmak kolay. İstenmeyen mesajı, adı üstünde, istenmeyen mesaj olarak işaretliyor insan ve hiç olmazsa birkaç haftalığına rahatlıyor. Artık mektup yazmak daha kolay, birkaç tıklama ve klavye rahatlığında her şey. Lakin bu artan kolaylık daha sık ve derin mektupların değil yüzeysel, özensiz, çoğu zaman gereksiz mesajların önünü açtı. Şimdilerde elektronik postanın yanında anlık mesajlaşma uygulamaları, sosyal medya mesaj bombardımanları, sosyal medya uygulamalarının bünyesinde sunulan anlık mesaj rutinleri ve sayısız benzer şeyler var.

Bunların ne denli asap bozucu olabildiğini düşünürken buldum kendimi. Cenaze, hastane ve bir daha hastane derken sanal dünyadan kopmuştum. Mesajları elden geçirmeye başladım, öyle her zamanki gibi ayrıntılı biçimde değil, oldukça laubali bir ruh haliyle. Banka ve sair kurum mesajlarını hemen seçip arşivledim. Sonra, fotoğraf paylaşımlarını hala anlık mesaj olarak göndermemekte direnen tanıdıklardan gelen mesajları açmadan sildim. Önemli bir şey varsa da ne gam, akıllı da olsa telefonlar hala Graham Bell’in yüklediği ilk görevlerini yerine getiriyor. Kala kala üç mesaj kaldı listede. İlki annemdendi, kendime iyi bakmamı söyleyip uzunca nasihat ettikten sonra, köyde hayatın iyi gittiğini, bu sene bahçesinin çok güzel serpildiğini, hayatında hiç bu kadar huzurlu olmadığını yazmıştı. İkinci mesaj ortak yazarlık yaptığımız bir meslektaştandı. Ustanın da konferansa gelemediğini, sunumu kendisinin yaptığını, ancak Ustayı seansa görüntülü bağlayarak harika bir sonuç aldıklarını söylüyordu, sonrasındaki destansı sağlık nasihatini okumadığım gibi yararlı olabilecek bağlantıları da açmadım.

Telefonu elime alıp annemi aradım, bana yarım çalma sesi gelmeden annemin sesi kulağımdaydı. Önce, her zamanki gibi hafiften dalgasını geçerek okuduğumu ilk defada anlamamış olabileceğimi söyleyip soluksuz tekrar etti mesajında yazdıklarını. Anne nasihati zaman zaman insana sıkıcı gelse de hayattaki en tatlı şeylerden biri, arka arkaya elli kere “seni seviyorum” demektense elli ayrı nasihat cümlesi kurmak bir annelik melekesi.

Annem yakınımda değilken, hayalimde veya telefonun diğer ucundayken hep otuz iki yaşındadır. Otuz iki yaşının dinçliğiyle yedi yaşımdaki bende öyle kuvvetli bir zihinsel görüntü bırakmıştır ki, o zamanki tenini, gözlerinin ışıltısını, gülümsemesinin sıcaklığını, sesinin sarıp sarmalayan tınısını ve ellerinin parfümleşmiş sigara kokusunu istediğim zaman, her ayrıntısıyla ve zorlanmadan aklıma getirebilir, hafızama yükleyip onunla dilediğim kadar vakit geçirebilirim. Bir yandan nasihatlerini dinleyip bir yandan zihinsel imajının tadını çıkarırken, annem konuyu değiştirdi. Ada bir toplantı için yurt dışına çıkıyormuş, bana selam söylemiş. Rahatsız etmemek için aramamış. Sonra birkaç konuyu daha konuşup telefonu kapattık. Önümdeki ekranda okunmamış olarak duran son mesaj Ada’dan geliyordu. Mesajında kısaca kendime dikkat etmemi söylüyordu Ada, sonra seyahate çıktığını, sonra gül lokumu falan istersem yazmamın yeterli olduğunu.

Mesajlarla işim bitince bilgisayarın güncellenmek için duyduğu içten isteğe saygı gösterip televizyonu açtım. Sabahın onunda yapılacak en güzel şey çörek pişirme tarifi izlemek değilse nedir. Yerli şeflerce melekenin yansıması olarak kulak memesi kıvamı, aldığı kadar un cinsinden verilen tarif, yabancı şeflerde yerini mililitrelere, santigrat derecelere bırakır. Yerli şef yumurtanın tümünü kullanır, gerekirse azıcık daha un ekler; yabancı şefse unu esas alır, yumurtanın akını, sarısını ayrı ayrı ölçtükten sonra yeterini kullanır, fazlasını döker. Yerli şef annesinden duyduğu “artarsa bir yiyen bulunur” düsturunun sadık takipçisidir, lezzetteki küçük kaymalara hoşgörülüdür; yabancı şef altı kişilik tarifi bir asit-baz titrasyonu hassasiyetiyle, bir Japon kılıcının alaşımındaki incelikle önünüze koyar. Kendimi “yedinci kişi de bok yesin artık” derken bulduğumda programın kapanış jeneriği başlamıştı. Aklıma düşen çöreğin peşinde kendimi sokağa attım.

Fırına yaklaşırken öğlen çöreklerinin kokusu gelmeye başlamıştı, obezlerin sireni dense de olur. Fırının zilli kapısını açıp içeri adımımı attığımda fırıncı ustanın yüzünü ekşi, yamağının yüzünü kızarmış buldum. Usta, yamağının ettiği dikkatsizliğe, bir parti çöreğin öylesine çöpe gittiğine söylenip duruyor, dilersem sabah partisinden bir şeyler alabileceğimi söylüyordu. Şarkı o an sustu, veda edip sokağın gürültüsüne döndüm. Oturup hızlıca bir şey yemek, malzemeleri alıp evde bir mutfak macerasına atılmak, eve dönüp telefonla sipariş vermek, bunların hepsi olabilirdi. Ada nereye gidiyordu ki gül lokumu isteyip istemediğimi sorsun. Macaristan’da ve Çekya’da güzel ve çeşitli meyve lokumları bulmak mümkündü, belki Fransa’da. Belki de o kadar uzağa gitmeye gerek yoktu.

Kuzeyden güneye, batıdan doğuya yolların buluştuğu o kavşağın kanatlarının birinde kurulmuş olan mola yerinin lokantasındayım şimdi. Ada’nın telefonu üst üste üç arama boyunca uzun uzun çalıp açılmayınca kendimi bulduğum ilk otobüsle güney yoluna atışım ve buraya varışım sekiz saatten fazla sürmedi. Masadaki yarım tostum soğudu ve içtiğim bilmem kaçıncı çaydayım. Araçta bir arıza olduğu için bir süre beklememiz gerektiği yeniden ve yeniden anons ediliyor. Ağzım acıdığına göre sigaranın ölçüsünü kaçırmışım, insan sigaraları çayları saydığı gibi saymıyor. Bir paketten diğerine geçerken farkına varıyor ne yaptığının.

Yandaki masaya bir aile oturuyor, anne, baba ve kızları. Kadınla adam pek konuşmuyorlar, aynı marka olan sigaradan iki paket çıkarıyorlar masaya. Adam gömlek cebinden, kadın çantasından. Birer sigara yakıyorlar ve kâh mola yerine gelip giden araçları, kâh kızlarının yanında meyve suyuyla tostunu yemesini izliyorlar. Kızın yüzünde bir hoşnutsuzluk ifadesi var. Yolculuk yorgunu olduğunu sanıyorum.

Çocukluğumda yolculukları çok severdim. Her çocuk sever sanırım. Yine de sözünü ettiğim her çocuğun yolculukları sevdiği, bu durumda benim de çocukken yolculukları seviyor olmam gerektiği değil. Yaşı arttıkça daha az seviyor insan yolculukları. En azından benim için öyle. Yolculuk belirsizlik demek. "Daha gelmedik mi"leri anneye babaya soramamak, içinden kendine sormak demek. Buna sıkılmak da denebilir. Sordukça sıkılmak, sıkıldıkça sormak. Tümden sıkıcı bir sarmal. Yolculuk bir yere ulaşmaya çalışmak demek. Yeni yollar, o yollara dizili tabelalar, kilometre işaretleri, elektrik direkleri, telefon kutuları, bakkallar, büfeler. Yolun sonunda- Aslında yolların sonu yoktur, birkaç çıkmaz sokağı saymazsak. Yollar birbirine bağlanarak, gidenin keyfince hiyerarşiler, döngüler oluşturarak insanın aklının almayacağı derecede karmaşık bir seçenekler dünyası sunar. İnsan bir yere varmadan, saatleri bir yana bırakın, aylarca, yıllarca hareket halinde kalabilir. İşini ciddiye alan seyyahlar dışında kimse bunu yapar mı bilmem. Yolun sonunda- tabii ki yolun bir sonu vardır. Yolların aralarında kurduğu garip hiyerarşilerin, bitmez sanılan döngülerin bir sonu vardır. Yolculuğa bir tanım biçmek gerekse, yoldan en kısa sürede ve en az enerji harcayarak kurtulmak diyebilirdim. Yolculuk sözcüğü ihaneti kendi içinde barındıran bir sözcük. Her şey için, birşeycilik o bir şeye ihanet etmek üstüne mi kurulu, bilmiyorum. Yolculuk bir yerden uzaklaşmak demek. Geçici veya kalıcı olarak, isteyerek veya istemeyerek, gönül rahatlığıyla veya kaygılarla.

Çocukluğumda yolculukları çok severdim, belki valizlerim olmadığı için. İnsanın olmayan valizlerini hazırlaması gerekmez, değil mi? Valiz hazırlarken içime bir kara bulut çöker. Ya toplantıda sunacağım materyali almayı unutursam ya plaj terlikleri gözden kaçıverirse ya gittiğim yerdeki ev sahibeme aldığım armağan paketi evde kalırsa. Hemen hepsi basit şeyler. Sunumda özür dilenir, otelin marketinden şampanya tarifesi üzerinden terlik alınır, ev sahibesi muhtemelen umursamaz bile, aman der, dünyanın günü torbaya mı girdi der, bir ara veriverirsin armağanını, sen geldin ya, gerisi boş.

Ya bir sürgün öncesindeyse valiz hazırlığı. Bir zaman sonra varılan yerde hayıflanmamak için valiz hazırlığını incelikle yapmak gerekir. Taşıma kolaylığı ile hayıflanma riski arasındaki ince çizgiyi yakalamak. Malum, sürgün yolu zordur. Yoldan kurtulmak mı? Hiç gitmesek. Bu defa yol dönüşsüzdür. Çocukluğumda yolculukları çok severdim. Belki sürgün olasılığı aklıma gelmediği için. Aklımdan bunlar geçerken ailenin babası tostunu bitirdikten sonra hediyelik eşyaların durduğu vitrine bakan kızına sesleniyor ve ailece otobüslerine yönleniyorlar. Kız Bambi desenli pembe sırt çantasıyla annesinin yanında gözden kayboluyor. Yolculuk yorgunu değildir belki, belki istemeyerek çıktığı bir yolculuğun esiridir. Belki korku, belki takvimin bu gününde, akşamın bu saatinde niçin burada olduğuna anlam verememenin sıkıntısını taşıyordur sırt çantasında. Bir süredir elimde tuttuğum sigarayı yakarken alışkanlık üzere çakmağın alevine şaşı bakarken biraz ileride Ada’yı gördüğümü sanıyorum. Gözlerimi kısıp görüntüyü netleştirmeme gerek yok, sırtı dönük olsa da insan kardeşini tanıyor. Renkli, siyah beyaz veya sadece siluet olması fark etmiyor, Ada bu. Yanında ayakta duran kendisine doğru eğilmiş adam Ada’ya el sıkışıyor, iyi yolculuklar dilediğini duyabiliyorum. Adam Ada’nın önündeki kâğıt yığınını derleyip kolunun altına sıkıştırıyor ve arabasına doğru yollanıyor. Kaporta boyası her şeyi çözüyor şimdi. Arabasında bir sorun olmalı ki yol yardımını çağırmış. Şimdi boynunun ve sol kolunun açısına bakılırsa cep telefonunda bir şey yapıyor olmalı.

Oturduğum yerden gördüğüm kadarıyla, sağında bir meyve suyu şişesi var, kayısı suyu olmalı, nasıl yıkandığı hatta yıkanıp yıkanmadığı belli olmayan ince belli bardaklarda verilen karbonatlı çaydansa. Açık havaya bile hâkim olan garip kokusu, temizlikten uzaklığı ve uykulu hallerinden bir türlü arınamayan çalışanları ile mola yerleri insanın zorunlu haller dışında gitmeyeceği yerlerdendir. Tanımsal olarak kısa süreli bulunulan yerler. Mekânsal değeri, hatta mekân olup olmadığı sorgulanabilir, bir yok-mekân sayılabilir. Bambi çantalı kız da böyle mi düşünüyordu, şimdi kuvvetli bir ihtimal olarak düşünüyorum bunu. Yaşı itibarıyla aynı terimler üzerinden olmasa da genç zihninde benzer biçimde kavramlaştırmıştır. Neyi başka hangi şeye ve nasıl eşlediğini bilmek zor olsa da soyut zekâsı yaşıtı olan erkek çocuklarına kıyasla hızlı ve daha gelişmiş olan bir kız çocuğunun düşünce gücünü hafife almamak gerekir. Benzer yaştaki bir erkek çocuktan sempatik bir ev hayvanından beklenenden fazlasını beklemekse haksızlık olurdu.

Yerimden kalkıp Ada’nın yanına gitmeye yeltendiğim anda bindiğim otobüsün hostesi, eskiden muavin denirdi, hafifçe koluma dokunup “otobüs oldu” diyor. Ada’nın yanına gitmek yerine otobüsteki yerimi alıyorum. Aracındaki sorun giderildiğine göre herhalde yoluna emniyetle devam eder. Tahminlerim yanılmazsa yarın öğleden sonra karşılaşacağız.