Pages

2018-06-11

Bir Kurtarma Macerasının Sonucu

Meydanın köşesinden yukarı açılan yolda ağır adımlarla yürüyorum. Neredeyse çocukken bu yolu Ada ile el ele yürürken tutturduğumuz o nazlı hızda bir yürüyüş. İlkokulun hizasına geldiğimde zihnimde Ada’nın yorulup inatla durması, nedense hep o noktada çişinin gelmesi ve sonra eve kadar süren itişmeli yürüyüş canlanıyor. Yetişkin biri için çok kısa olan bu yol bir çocuk için delirtici derecede uzun olabilirmiş demek ki. Okulu geçip sağa döndükten sonra iyice yavaşlıyorum. İradî bir durum değil, daha çok ayaklarım beynimle inatlaşır gibi. Böyle gitmeye devam edersem eve varamayacağımı düşünüyorum. Şehir otogarından bu yana bir türlü kalkmayan sisten belki böyle düşünmem.

Mola yerinde otobüse yeniden bindiğimi hatırlıyorum ama otobüsün kalkışını görmeden uyumuşum. Otogarda indikten sonra vakit kaybetmeden ilçe otobüslerinin yerini bulmam, öncekinden daha az rahat olan ilçe otobüsünde yerimi almam ve şimdi dikilip sigaramı içtiğim noktaya ulaşmam bir saatten biraz fazla sürmüş. Şehirden ilçeye olan kısa seyahatim süresince çevreyi hiç görememiş olmama hala içerliyorum. O alabildiğine yayılan yeşil tarlaları, uzaktaki omuz omuza dağları, temiz mavi gökyüzünde süzülen bulutları görememek olur şey değil. Yıllar öncesinden kalan ve tam orada, tam o anda yeniden yaşayarak tazelemek istediğim görüntülerden mahrumiyetimi kabullenmekten başka çare yok. İnsanın en istediği şeyler en az olanlar sanırım.

Sigaramı söndürüp sola dönüyorum. Sisin içinde göremesem de orada olmalı. Sisten biraz kurtulursam gri duvarlarını görebilirim, birkaç adım gerekiyor sadece. On adım bile atmadan yolun solunda Ada’nın arabasını görüyorum. Hem evi hem Ada’yı bir an önce görmek için hızlanacakken gözüm arabanın içine kayıyor. Arka koltukta küçük bir kız kıvrılmış uyuyor, yüzü koltuğun sırtına dönük, üstünde Ada’nın montu örtülü. Yoldan çocuklu bir tanıdığını almış olmalı. Arabadan eve kadar yürüyorum, Ada’yı görmeye çalışıyorum ama nafile. Ada yok, arkadaşı da. Eve daha yakından bakmak için bahçe kapısından girebilirim ama canım bunu yalnız yapmak istemiyor.

Ada’yı beklemek için arabanın yanına döndüğümde küçük kızı uyanmış buluyorum. Arabanın içinden bana el sallıyor sonra bir çırpıda arabadan iniyor sırtında montla. “Haydi, eve gidelim” diyor önden koşarak, peşinden gidiyorum.

Şimdi evin önündeyiz. Kız elimi tutuyor ve başıyla bahçe kapısını açmamı işaret ediyor. Kızın yüzünü o anda görüyorum, Ada bu. Altı yaşındaki haliyle, ışıltılı gözleri, kırmızı yanakları ile yanımda. Her yer hala sisle kaplı olsa da Ada’nın çevresinde sis yok. Dini resimlerdeki haleler geliyor aklıma.

Evin sakinlerinin rahatsız olup olmayacağını düşünmeden giriyoruz evin kapısından. Ada botlarını topuk zoruyla çıkardığı gibi antreyi salona bağlayan kapıyı açıp içeri dalıyor. Ayakkabılarımı çıkarıp ardından gidiyorum. Bu evde yaşayan herkes salon eşyasını aynı biçimde yerleştiriyor olmalı. Aynı yerde bir kitaplık, önünde bir yemek masası ve altı sandalye, masanın altında serili halı. Benzerliği yadırgamıyorum, aynı tip evlerde yaşayan benzer kültürlere sahip insanların belli bir kalıp üretmesi akla gayet uygun.

Ada yemek masasının çevresindeki sandalyelerden birinde oturuyor şimdi. “Resim yapalım mı?” diyor masanın üstünde yayılmış olan resim kağıtlarını ve boyaları göstererek. Elindeki çay bardağını bana uzatıyor, “su” diyor diğer eliyle suluboya kutusunu açmaya çalışırken. Eve sabahın bu kör saatinde izin almadan girdikten sonra gerisinin sorun olmayacağını düşünüyorum.

Çay bardağı elimde, su almak için mutfağa yönleniyorum. Kimin yaşadığını bilmediğimiz bu ev merakımı körüklüyor, evin kalanına göz atmaktan kendimi alamıyorum. Herkes uykuda, yatak odalarının birinde bir kadın ve bir adam sırtları birbirine dönük halde uykudalar. Diğer odada ikisi de boş olan iki yatak var, içlerinde yatanlar yeni uyanmış ve aceleyle gitmiş gibi; yorganları düzeltilmemiş.

Mutfağa dönüp bardağı doldururken gözüm tezgahtaki fırına takılıyor. Bu fırından bizim evde de vardı, içinde annemin eksik etmediği çörekler ve kurabiyelerle. Fırının kapağını açıp üst tepsiyi hafifçe çekiyorum. Neredeyse aynı tarifle yapıldığı belli çöreklerden bir tane alıyorum. Çöreği ısırmamla başım dönüyor, sendeler gibi oluyorum. Fırının muzip camında yüzüm bir an için yaşlanıp şişmanlıyor, büyüyünce böyle mi görüneceğim?

Bir elimde su dolu çay bardağı, diğerinde çörekle salona dönüyorum. Bardağı Ada’ya uzatırken Ada “çörekten bana da versene” diyor içeriden duyulabilecek bir sesle. Duyulduğu kesin, içeriden gelen sesi ikimizin de ezbere bildiğinin kesin olduğu kadar. Annemizin sesi “çocuklar hırkalarınızı giyinin, yere çıplak basmayın” diyor. Ada resmini yaparken ben koltuklardan birine kıvrılıyorum.