Anneannem anlatmayı severdi. Yarısı anılarla diğer yarısı dini kıssalar ve eski doğu efsaneleri ile dolu olan anlatıları zaman zaman zihninin derinliklerinden gelen fantastik masallara da açılırdı. Örgüsünü örerken, elindeki işe ara verdiğinde, yemek yaparken, çamaşır asarken veya beraber pazara giderken, zaman ve mekân önemli değildi. Henüz çocukken belli bir hikâyeyi niçin o esnada hatırlayıp anlattığını kavrayamazdım. O yaşlarda insanın mesaj kaygısı diye bir şeyin varlığından, sadece vakit geçirmek için bile bir şeyler anlatılabileceğinden, aile hatırasının aktarılmasının öneminden, soy ağacının kan bağı kadar düş bağıyla da oluştuğundan, hatta çocuk gözüyle en kuvvetli ve sağlam sayılan bir büyüğün bile içinde yer etmiş bir korkuyu zaman zaman hikayelerle dışa vurup yardım çağrısı yapıyor olabileceğinden haberi olmuyor. O yaşlar sadece ana hatları ve başlıca izleri ile hatırlanabilecek kadar geride kaldığında, hikayeci rolü el değiştirirken anlıyor insan yarım kulakla dinlediği hikayelerin değerini. Otuz yıl önce birinin yalnız bir adadan şişeleyip denize attığı mesajın, mesaja yüklenmiş olanca anlamın sırrı, şişe dingin bir akşam yemeğinin ortasında yemek masasına konduğunda ortaya çıkıyor.
Şişeden dün akşam çıkan annemin doğum hikayesi oldu. Bu hikâyeyi ilk duyduğumda ilkokul ikinci sınıfın ara tatilinde olmalıyım. Evde anneannemleyim, sobanın üstünde mandalina kabukları, alt gözünde şişe takılmış küçük patatesler, mutfakta artık sabrı tükenen çaydanlığın ıslığı, pencerenin dışında alabildiğine kar var. Şimdi aklıma geldiğinde anneannem için karın bir ömür dinmediği gibi garip bir hisse kapılıyorum.
Azı taştan çoğu kerpiçten evin içi sıcak, dışı kar, boran. Kaleye çıkan yolda camiden çok eski kiliseden az sonra yolun kıvrımı azaldığında solda kalıyor ev. İçeride ocak yanıyor, üstünde çaydanlık, altında kenarda kalmış küllere gömülü patatesler. Büyük kızla kardeşi oturdukları yerde babalarıyla bir oyun tutturmuşlar, anneannem yatmadan önce ortalığı çekip çeviriyor. Birazdan yataklar açılacak, lambanın fitili boğulacak, ertesi sabaha kadar herkes kendi rüyasına emanet uykuya dalacak. O saatlerde evin yegâne koruyucusu, ocağın çıtırtılarla süren ateşi, boranla savaşını gün doğana kadar sürdürür, kaygıya yer yok. Ancak sabaha karşı canını teslim eden ateşin yaralarını anneannem namazını kılmadan önce sarar, sonra en sevdiğiyle baş başa kalmak için yerini alır. Kış geceleri beyaz sabahlara böyle bağlanır, bahar kapıyı çalana kadar. En azından kadının gönlündeki saat böyle.
Küçük kız “çişim geldi” diyor. Az önce yapmıştı halbuki, kızın kesesi fındık kadar diye söyleniyor anneannem, içinden. Kız evin arkasındaki bahçe tuvaletini sevmiyor, evden tuvalete uzayan on adımlık yol onun için çok uzun, tehlikelerle dolu, canavarlarca kuşatılmış. Gecenin keskin dişli çenesi kendisini ısırmak için açılmış bekliyor. Karanlığı hiç sevmiyor kız, yetmiş dokuzdan sonra bu hali iyice pekişecek. Her gece olduğu gibi, anneannem ön kapıyı açacak, küçük kız kapının önüne çıkacak, taş eşiğin yanında toprağa çömelip çişini yapacak. Anneannemin gözleri hep üzerinde yaşına göre biraz ufak gövdeli bu minik yavrusunun. Dert akıl ise kadının içi rahat, Rab bu çocuğun aklını sert kayalardan ve çelikten yapmış, lakin kafesini küçük çatmış.
Kapı açılıyor, kız dışarı çıkıyor, geceliğini sıyırıp çömeliyor. Şimdi izlemede, yolun karşısındaki yükseltinin üstündeki ağaçların arasından bakıyor. Bacakları tümden karın içinde, dikkatini kızdan bir an olsun ayırmıyor. Kulaklarını dikip o bir anlık boşluğun gelmesini bekliyor. Anneannem o an göz göze geliyor kurtla. Kurt çevikçe kapıya koşuyor, anneannemin elindeki sopayı savurmasını umursamıyor, kızı ağzıyla yakaladığı gibi Kale mahallesinin yokuşundan mezarlığa doğru yitip gidiyor. Anneannem çığlıklar atıp eşikte bayılıyor. Ancak az sonra kendine geldiğinde kocasına anlatabiliyor olanı biteni.
Büyük kızı evde bırakıp yola düşüyorlar karı ile koca, anne ve baba. Akraba evlerinden katılanlarla otuz kişiler şimdi, ellerinde gaz lambaları ile etrafı köşe bucak arıyorlar, mezarlığa kadar. Jandarma ile gece bekçileri de yanlarında, hepsinin tüfekleri omuzlarında. Sabah olunca yeniden başlıyor arama. Gündüz gözü de kar etmiyor. Ne kız var ne kurt. Aramak nafile.
Mahalle yas havasında, anneannem sadece ağlıyor. Sabahtan akşama, akşamdan geceye, geceden sabaha, ağlamanın tüm vardiyaları onun. Ön kapının eşiğinden kalkmadan ağlıyor, dövünerek, sessizce, bazen kendinden geçerek. Mahallelinin, akrabaların sözlerini pek ala duyuyor ama dinlemiyor kadın. Yokluk ve acıdan, hiç tuz yok şeker nerede mayayla ümit pişiriyor, tatsız bir şey ama bedeni değilse de ruhu canlı tutan taş gibi bir şey ümit. Bu ümitten olmalı, bir gün akrabanın eşin dostun garipseyen bakışları arasında anneannem mezarlığa yönelttiği ağlaması boğuklaşıp derinleşiyor. Kimse anlamıyor, elleyemiyor.
Günler günleri izliyor, kışın sonu yaklaşıyor. İlkbaharın ilk günü anneannem ekmek pişirmek için ocağın başına oturacakken kapı çalınıyor. Kapıyı açıp girmek yerine ayak hizasını tekmelediğine göre gelen elinde yüküyle bir çocuk olmalı. Muhtemelen ablası bir şey göndermiştir yeğeniyle. Kapıyı açıyor, kapıdakiyle göz göze geliyor. Şimdi karşı karşıyalar, kurdun ağzında eniklerinden biri var, pek cılız. Kurt, yavruyu eşiğe bırakıyor, başını eğiyor, gözlerinde bir pişmanlık ifadesi var, belki sadece kadına öyle geliyor. “Kızım nerede” diyor anneannem. Kurt, eniğini burnuyla eşikten içeri itiyor, sonra arkasını dönüp ağaçlara doğru koşarak gözden kayboluyor.
Anneannem ve kurt yavrusu evde baş başa. Kurt şaşkın geziniyor evde bir süre, sonra ocağın sıcaklığında kıvrılıp uykuya dalıyor. Kadının aklından geçenleri bilmek zor, ama anlattığına göre dedeme, büyük kıza, akrabalara, mahalleliye aldırmıyor, kurdu dışarı salmıyor. Uykudan uyanan yavru, herhalde aç olmalı, gelip bacağına sürtündüğünde içini bir sıcaklık kaplıyor anneannemin. Sıcaklık sadece ruhunda değil, göğüslerinde. Tanrıdan gelen bir mucize kabilinden, göğüslerinin sütle büyüdüğünü görüyor anneannem. Bu emir her demiri keser diyor kadın, kurdu emziriyor. Anneannemin bakıp büyüttüğü bu cılız dişi kurt yavrusu yıllar sonra, işte, annem oluyor.
Anneannem bu hikâyeyi her anlattığında “bilir misin” derdi, “bunu belki rüyamda görmüşüm, belki gerçektir”, “şimdi ben de bilmiyorum”. Olabilseydi, bir yerlerde bir kurt geçmişte yaşadığı başarısız bir avın hikayesini anlatabilirdi. O zaman bilirdik, kurdun ağaçların arasından çömelip işeyen kıza doğru nasıl atıldığını, o üç nefeslik sürenin ilk nefesinde kadının kurdun parlayan gözlerini nasıl gördüğünü, ikinci nefesinde kızını kolundan çekip eşikten nasıl evin içine atladığını ve üçüncü nefesinde kurdun o hızıyla evin kapanan kapısına nasıl çarptığını. Kurtların yazıp anlatamaması iyi olmuş, anneannemin hikayesi daha sağlam geliyor kulağıma. İşin hakikatini kurcalayıp masalın tadından mahrum kalmayı tercih edenlere “önceki yüzyılın elli birinci senesinin Nisan ayının ortasında, belki de elli ikinci senesinin Mayıs ayının ortasında Kale yolunun ortasındaki bir evde Ferze adında bir ebe bir kız bebek doğurtmuş” gibi bir giriş yetebilirdi. Bana yetmiyor, en azından Ferze’nin kurt olduğunu hayal edip gülümsüyorum.
Şişeden dün akşam çıkan annemin doğum hikayesi oldu. Bu hikâyeyi ilk duyduğumda ilkokul ikinci sınıfın ara tatilinde olmalıyım. Evde anneannemleyim, sobanın üstünde mandalina kabukları, alt gözünde şişe takılmış küçük patatesler, mutfakta artık sabrı tükenen çaydanlığın ıslığı, pencerenin dışında alabildiğine kar var. Şimdi aklıma geldiğinde anneannem için karın bir ömür dinmediği gibi garip bir hisse kapılıyorum.
Azı taştan çoğu kerpiçten evin içi sıcak, dışı kar, boran. Kaleye çıkan yolda camiden çok eski kiliseden az sonra yolun kıvrımı azaldığında solda kalıyor ev. İçeride ocak yanıyor, üstünde çaydanlık, altında kenarda kalmış küllere gömülü patatesler. Büyük kızla kardeşi oturdukları yerde babalarıyla bir oyun tutturmuşlar, anneannem yatmadan önce ortalığı çekip çeviriyor. Birazdan yataklar açılacak, lambanın fitili boğulacak, ertesi sabaha kadar herkes kendi rüyasına emanet uykuya dalacak. O saatlerde evin yegâne koruyucusu, ocağın çıtırtılarla süren ateşi, boranla savaşını gün doğana kadar sürdürür, kaygıya yer yok. Ancak sabaha karşı canını teslim eden ateşin yaralarını anneannem namazını kılmadan önce sarar, sonra en sevdiğiyle baş başa kalmak için yerini alır. Kış geceleri beyaz sabahlara böyle bağlanır, bahar kapıyı çalana kadar. En azından kadının gönlündeki saat böyle.
Küçük kız “çişim geldi” diyor. Az önce yapmıştı halbuki, kızın kesesi fındık kadar diye söyleniyor anneannem, içinden. Kız evin arkasındaki bahçe tuvaletini sevmiyor, evden tuvalete uzayan on adımlık yol onun için çok uzun, tehlikelerle dolu, canavarlarca kuşatılmış. Gecenin keskin dişli çenesi kendisini ısırmak için açılmış bekliyor. Karanlığı hiç sevmiyor kız, yetmiş dokuzdan sonra bu hali iyice pekişecek. Her gece olduğu gibi, anneannem ön kapıyı açacak, küçük kız kapının önüne çıkacak, taş eşiğin yanında toprağa çömelip çişini yapacak. Anneannemin gözleri hep üzerinde yaşına göre biraz ufak gövdeli bu minik yavrusunun. Dert akıl ise kadının içi rahat, Rab bu çocuğun aklını sert kayalardan ve çelikten yapmış, lakin kafesini küçük çatmış.
Kapı açılıyor, kız dışarı çıkıyor, geceliğini sıyırıp çömeliyor. Şimdi izlemede, yolun karşısındaki yükseltinin üstündeki ağaçların arasından bakıyor. Bacakları tümden karın içinde, dikkatini kızdan bir an olsun ayırmıyor. Kulaklarını dikip o bir anlık boşluğun gelmesini bekliyor. Anneannem o an göz göze geliyor kurtla. Kurt çevikçe kapıya koşuyor, anneannemin elindeki sopayı savurmasını umursamıyor, kızı ağzıyla yakaladığı gibi Kale mahallesinin yokuşundan mezarlığa doğru yitip gidiyor. Anneannem çığlıklar atıp eşikte bayılıyor. Ancak az sonra kendine geldiğinde kocasına anlatabiliyor olanı biteni.
Büyük kızı evde bırakıp yola düşüyorlar karı ile koca, anne ve baba. Akraba evlerinden katılanlarla otuz kişiler şimdi, ellerinde gaz lambaları ile etrafı köşe bucak arıyorlar, mezarlığa kadar. Jandarma ile gece bekçileri de yanlarında, hepsinin tüfekleri omuzlarında. Sabah olunca yeniden başlıyor arama. Gündüz gözü de kar etmiyor. Ne kız var ne kurt. Aramak nafile.
Mahalle yas havasında, anneannem sadece ağlıyor. Sabahtan akşama, akşamdan geceye, geceden sabaha, ağlamanın tüm vardiyaları onun. Ön kapının eşiğinden kalkmadan ağlıyor, dövünerek, sessizce, bazen kendinden geçerek. Mahallelinin, akrabaların sözlerini pek ala duyuyor ama dinlemiyor kadın. Yokluk ve acıdan, hiç tuz yok şeker nerede mayayla ümit pişiriyor, tatsız bir şey ama bedeni değilse de ruhu canlı tutan taş gibi bir şey ümit. Bu ümitten olmalı, bir gün akrabanın eşin dostun garipseyen bakışları arasında anneannem mezarlığa yönelttiği ağlaması boğuklaşıp derinleşiyor. Kimse anlamıyor, elleyemiyor.
Günler günleri izliyor, kışın sonu yaklaşıyor. İlkbaharın ilk günü anneannem ekmek pişirmek için ocağın başına oturacakken kapı çalınıyor. Kapıyı açıp girmek yerine ayak hizasını tekmelediğine göre gelen elinde yüküyle bir çocuk olmalı. Muhtemelen ablası bir şey göndermiştir yeğeniyle. Kapıyı açıyor, kapıdakiyle göz göze geliyor. Şimdi karşı karşıyalar, kurdun ağzında eniklerinden biri var, pek cılız. Kurt, yavruyu eşiğe bırakıyor, başını eğiyor, gözlerinde bir pişmanlık ifadesi var, belki sadece kadına öyle geliyor. “Kızım nerede” diyor anneannem. Kurt, eniğini burnuyla eşikten içeri itiyor, sonra arkasını dönüp ağaçlara doğru koşarak gözden kayboluyor.
Anneannem ve kurt yavrusu evde baş başa. Kurt şaşkın geziniyor evde bir süre, sonra ocağın sıcaklığında kıvrılıp uykuya dalıyor. Kadının aklından geçenleri bilmek zor, ama anlattığına göre dedeme, büyük kıza, akrabalara, mahalleliye aldırmıyor, kurdu dışarı salmıyor. Uykudan uyanan yavru, herhalde aç olmalı, gelip bacağına sürtündüğünde içini bir sıcaklık kaplıyor anneannemin. Sıcaklık sadece ruhunda değil, göğüslerinde. Tanrıdan gelen bir mucize kabilinden, göğüslerinin sütle büyüdüğünü görüyor anneannem. Bu emir her demiri keser diyor kadın, kurdu emziriyor. Anneannemin bakıp büyüttüğü bu cılız dişi kurt yavrusu yıllar sonra, işte, annem oluyor.
Anneannem bu hikâyeyi her anlattığında “bilir misin” derdi, “bunu belki rüyamda görmüşüm, belki gerçektir”, “şimdi ben de bilmiyorum”. Olabilseydi, bir yerlerde bir kurt geçmişte yaşadığı başarısız bir avın hikayesini anlatabilirdi. O zaman bilirdik, kurdun ağaçların arasından çömelip işeyen kıza doğru nasıl atıldığını, o üç nefeslik sürenin ilk nefesinde kadının kurdun parlayan gözlerini nasıl gördüğünü, ikinci nefesinde kızını kolundan çekip eşikten nasıl evin içine atladığını ve üçüncü nefesinde kurdun o hızıyla evin kapanan kapısına nasıl çarptığını. Kurtların yazıp anlatamaması iyi olmuş, anneannemin hikayesi daha sağlam geliyor kulağıma. İşin hakikatini kurcalayıp masalın tadından mahrum kalmayı tercih edenlere “önceki yüzyılın elli birinci senesinin Nisan ayının ortasında, belki de elli ikinci senesinin Mayıs ayının ortasında Kale yolunun ortasındaki bir evde Ferze adında bir ebe bir kız bebek doğurtmuş” gibi bir giriş yetebilirdi. Bana yetmiyor, en azından Ferze’nin kurt olduğunu hayal edip gülümsüyorum.