Günlerden hangi gündü, takvim yaprağında o gün neler yazıyordu hatırlamıyorum. Olayın geçtiği yer de aklımda kalmamış, ama bazı ayrıntılar zihnimde taşa kazınmışçasına yer ettiğine göre aklımın erdiği bir yaşta olmalıydım. Akşam yemeği için sofraya oturduğumuzda babam oturduğu sandalyeye yaslanmış uzun kutuyu masanın üstüne yatırdı ve önce meraklı, hemen sonrasında ürkek bakışlarımızın altında kutudan ahşabı eskimiş, metal kısımları paslıca görünen bir çifteli tüfek çıkardı. Kardeşimle donmuş halde tüfeğe bakarken annem tüfeği görmezden gelerek yemek servisini sürdürdü. O akşamın şartları düşünüldüğünde bunu olağan saymalı.
Akşam herkes eve geldikten sonra konusu şimdi bir türlü aklıma gelmeyen bir tartışmanın ortasında kalmıştık. Konusunu hatırlamadığım tartışmanın sonucunu da hatırlamıyorum. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu ve art arda çakan şimşeklerin sesi, bu sese cevap veren sokak köpeklerinin havlamaları, kedilerin inlemeyi andıran ve insanın içini sızlatan sesleri birbirine karışıyordu. Bir evi olmak, evinin içinde olmak, kesilmiş olan elektriği ikame eden bir çubuk mum ile bir gaz lambasının titreyen alevlerinde birbirimizi görmek ne güzeldi. Ne olduysa bir anda oldu. Ev halkı yok oldu, su buharlaşır veya kömür yanıp duman olur gibi. Herkes oradaydı ve kimse orada değildi. Annemin, babamın ve kardeşimin sadece gölgelerini görüyordum, duvara, yere, kitaplığa, masaya vuran gölgelerini. Işık titredikçe titreyen, sahiplerinin attıkları her adımda yer değiştiren gölgelerden başka bir şey kalmamıştı evde. Diğerlerinde olumsuz bir tepki görmediğim için bu durumun ürkütücülüğünü çabucak atlatmıştım.
Evin içinde ancak kardeşim ve benim için ilginç olan gölge oyunu sürerken, dışarıda yağmur şiddetini bir artırıyor bir azaltıyordu. Çakan şimşeklerin yere düşen yağmur damlalarını ve pencerenin camından süzülen suyu gölgeler halinde oturma odasının duvarına taşıması kardeşimin hoşuna gitmişti. Eliyle duvardaki gölgelerimizi gösterirken “bak” diyordu “ıslanıyoruz ama ıslanmıyoruz”. Bu paradoksal ıslanmama hali annemin sofraya çağıran sesiyle son buldu.
Gaz lambası da yemek masasındaki yerini aldıktan sonra yemeğe başladık. Dışarıdan gelen gök gürültüsü, ufaklığın yemeği beğendiğini belli etmek için bilerek çıkardığı ağız şapırtıları ve anneyle babanın arasında homurtu dilinde gerçekleşen garip iletişim dışında sessiz bir yemekti. Dördümüz ve tüfek masada bir garip tiyatro oyununun içinde gibiydik. O yaşlarda, oyunun ilk perdesinde duvarda bir tüfek asılı ise, o tüfeğin sonraki bir perdede patlaması gerektiğini bilmiyor insan. Bilsem de yaramazmış, zira o tüfek oyunun hiçbir perdesinde patlamadı, oyunun sonraki tekrarlarında da. Kâh sofraya yatmış, kâh oturma odasındaki sandalyenin kolçağına yaslanmış, kâh bir gezide antik mermer merdivenlere sırtını vermiş, kâh bir deniz tatilinde bizimle beraber güneşlenmiş, nihayetinde hayatımızdan uzun süre çıkmamıştı tüfek.
Mermi değil de saçmalı fişek atan bir tüfek... Bunların tetiği çekildiğinde horozun iğnesi fişeğin arkasındaki küçük deliğe hızla çarpar, çarpma ile barut patlar ve fişeğin içindeki kurşundan yapılma saçma taneleri alabildiğine namludan püskürür. Hedefi ne denli belli olsa da hedefin neresinden zarar göreceği belli değildir. Tek başına hiçbiri ölümcül olmayan onlarca küçük yara hedef üzerinde yeterince yoğunlaştığında ölümcül hale gelir. Hedefin yakınında her ne varsa o da bu yaralardan payını alır. Mermi atan bir tüfeğin mantıksal hassasiyetindense bu saçmalı tüfeklerin istatistiksel bir etki gücü vardır. Yeterli yara açabilirse anında öldürür, değilse açtığı yaralar iltihaplanır, uzun süre can yakar, sonunda yine öldürür. Etten saçma temizlemek mermi çıkarmaktan daha zordur.
Oyunun hiçbir perdesinde ateşlenmemiş olan bu tüfeğin insanın hafızasında bu kadar delik açmış olması insan ruhu için çok yorucu bir tecrübe.