Pages

2018-06-11

Sokak Kapısındaki Gemi

Telefonlar gelmeye, ben yazmaya devam ediyorum. Kulağımdan girip parmaklarımdan bilgisayarın hafızasına aktarılanların bir yere varıp varmayacağı artık aklımı kurcalıyor. Her hikâyenin bir yere varması gerektiğini söylerler. Serilmeli, düğümlenmeli ve çözülmeli. Bu hikâye serildikçe düğümleniyor, ama düğümler küçük küçük. Bir değil üç yavru kedi bir yumakla oynamış sonra da yumağı ortada bırakmışlar gibi. Daktilo ettiğim şeyi fazlaca sahiplenmiş olmalıyım. Tüm hikâye benim için yazılıyormuşçasına bir havadayım son günlerde. Düğümler çözülsün istiyorum, anlatının açık uçları bağlansın, öylesine cümlelerde belki bir defa anılan kişiler bir yerlerden tanışık çıksın, en azından hikâyenin içinde tanışsın istiyorum. Bazı tahminlerim yok değil, ama şaşırma hakkımı saklı tutmak, bu iş bittiğinde belki acı belki tatlı, ama her hâlükârda gülümseyebilmek istiyorum. Bu kendince Kafkaesk gidişatın beni mutlu ettiğini söyleyebilmem pek zor. Apartmanın içine sinen duman kokusu hala çıkmadı. Sokağı da esir alan bu kokudan kurtulabilecek miyiz?

Üç gün önce sabahın erken bir saatinde sokağı dolduran boğuk bir sesle uyandım, apartmandaki hemen herkes gibi. Apartmanca pencerelere koşulan günlerden biri. İnsanların temkinle yarım perde ardından sokağı izlediklerini biliyordum. Yerimden kalkmak içimden gelmiyordu ama, o sırada ötmeye başlayan bir araba alarmının gürültüsünden ve yaydığı kaygı hissinden kaçmak için yorganımı kendime siper etmiştim. Ortadaki terslik her ne idiyse bir saat daha uyuduktan sonra öğrensem ne kaybederdim. Ne var ki, bir saat daha uyumak mümkün olmadı. Odayı dolduran parlak ışıkla ve duman kokusuyla yatağımdan fırladım. Yan komşum pencereden pencereye özetliyordu bana olanı biteni. Kafkaesk gidişattan şikayetimi büyüten o parlak ışığın şoku ve yapışkan hale gelen duman kokusu olabilir pek ala.

En üst katta oturan ailenin kızı eve gelmişti, olan buydu. Yanında iki çocuğu, bunlardan büyük olan kız, küçük olan oğlandı, elinde iki valizi ile bir ebeveyn ziyareti. Okullar bir hafta önce tatile girdiği için bunu mutlu bir gelişme olarak görmek gerekirdi. Şubat tatilinin ilk haftası kalırlar, ikinci haftası da hayır dualarıyla evlerine dönerlerdi. Her yıl olduğu gibi. Bu defaki büyük fark, yolcuların sokağa devasa bir ahşap yelkenli ile girmiş olmalarıydı. Kadın iki çocuğunu ve iki valizini geminin güvertesindeki direğe emniyetle bağlamış halde, dümeni ustalıkla çevirip gemiyi apartmanın tam önüne yaklaştırmış, oracıkta yelkenleri söndürmüş, çocukları ve valizleri kaşla göz arasında apartmanın ön bahçesine indirmişti. Gemi ahşabının yere sürtünmesiydi anlaşılan o boğuk sesin kaynağı ve sadece o ses için kimse sıcak yatağından çıkmazdı. Ancak kadının demir atarken gösterdiği dikkatsizlik, belki umursamazlık, ile geminin demiri komşulardan birinin arabasının önünü ezmiş ve alarmı başlatmıştı. Bunun için arabanın sahibi dışında kimse uyanmazdı. Ama kadın demir atmakla yetinmemiş, kaptan köşkünden getirdiği bidondaki gazyağını geminin güvertesine bir güzel saçmış, bidonun dibinde kalanları da henüz sönmüş yelkenlere doğru serpmişti. Sonra elindeki kibritle önce sigarasını yakmış, yanmaya devam eden kibriti gazyağına bulanmış güverteye fırlatırken ustalıklı bir hareketle bahçedeki çocuklarının yanına atlayıvermişti gemiden. Gemi çatırtılar çıkararak ve hızla yanmış, sabahın ilk ışıklarına ışığını katmıştı. Alevler uzun sürmese de ahşabın derinden derine yanması insanın burnunu felç eden duman kokusu ile birlikte sürdü. Çıkıp bakmadım ama devasa ahşap iskeletin bir kısmı hala apartmanın önünde duruyormuş, hafif tüterek.

Sonra iki gün aralıksız yağmur yağdı. Bazen bardaktan boşanırcasına, daha çok hafif hafif. Hafifleyip kesildiğini sandığım her defada gök gürültüleri ile kendini hatırlatarak yağdı yağmur. Binanın önündeki yanık enkazdan küçük kül topaklarını kaldırım boyunca sürükleyerek yağdı, sokağın açık gri asfaltını kapkara ederek yağdı, ama enkazın az çok sağlam kalan direğini ve geminin dış iskeletini yerinden oynatamadı.

Bu sokakta, bu şehirde veya daha uzakta bir yerde bir sokağın ortasına bırakılmış ilk gemi değil bu, biliyorum. Her hikâyenin bir sonu var. En azından uzun süredir daktilo ettiğim bu hikâyenin, öyle veya böyle, bir sonu olmalı.