Yüksek lisans tezinin taslak metninin girişinde
güzel bir anlatım geliştirmişti. Şöyle diyordu: “On dokuzuncu yüzyılda veya
yirminci yüzyılın bilgisayarsız yıllarında bir kütüphaneye gitseydiniz,
aradığınız kaynağı konusuna, yazarına veya başlığına göre neredeyse bugün
olduğu kadar etkili biçimde arayabilir, sonra raftaki yerini elinizle koymuş
gibi bulabilirdiniz. Metin içinde arama yapılabilmesi gibi gelişkin imkanlar
mevcut olmasa da bu etkililik zamanının entelijansiyası için ekmek
kıymetindeydi. Aynı kesim için metin içi arama işlevini uzun arkadaş
sohbetleri, meslek seminerleri ve içinde eser özetlerinin derlendiği kataloglar
yerine getirirdi.” Beraber çalışmaya başladığımızdan beri bu çocuğun
yaklaşımlarından hoşnut olduğumu söylememe gerek yok. Şimdiki kuşağın neredeyse
hiç duymadığı, benim kuşağımın ise ancak kısa bir süre için kullanmış olabileceği
ve çoğu kişinin “altı üstü kartoteks canım” deyip geçebileceği şey bu çocuğun
elinde araştırılmaya ve okunmaya değer bir nesneye dönüşmüştü. Burada seçilen
araştırma nesnesi “kartlar üzerine yazılmış bilgilerin, belli bir sisteme göre
derlenmesi, indekslenmesi; bu şekilde derlenmiş kartların saklandığı kutu,
dolap, çekmece ve benzeridir”.
Başkaları söz konusu olduğunda tahammül
edemediğim bir durum olsa da bu çocuğun ilk taslak düzeltmelerini altı aydır
bekletiyor oluşuna sabır göstermiştim. Bunun nedenini tam anlamıyla
çözümleyebilmiş değilim. Sağ ayağında zaman zaman ağrılara ve yürürken hafif
bir aksamaya neden olan hastalığından olabilirdi tutumum. Belki babasını çocuk
denecek yaşta iken faili meçhul bir saldırıda kaybetmiş olması beni etkiliyordu.
Belki üstüne çok gidince başlayan kekemeliğiydi. Belki hemen her zaman kansız
görünen, ölüye çalan ten rengi. Belki arada bir esprilerle veya üstü kapalı
değindiği etnik kökeni. Bunların herhangi biri veya belli ölçülerle tümü bu
çocuğu ayrı tutmama neden oluyor, çevremdeki herkesin nasibini aldığı çekilmez
huysuzluğuma karşı çocuğu şerbetliyordu.
Akademik çevremizdeki göreli rolüyle öğrencim
olsa da benim gözümde düzgünce yetiştirilmesi gereken bir genç üstat oldu.
Nihayetinde bizim derece için benimsediğimiz Yüksek Lisans isimlendirmesinin
zevzekliği bırakılırsa yapılan iş bir usta veya üstat yetiştirmektir. O yüzden
Anglo-Amerikan aleminde bu dereceye Master’s Degree veya Ustalık Derecesi
derler. Biz Yüksek Lisans deriz, her zamanki sığlığımız buna da yansır. Bu
çocuk söz konusu olduğunda sığlık söz konusu değildi, tanrısal bir ışıltısı,
harekete geçtiğinde durmak bilmeyen bir enerjisi vardı. Nitekim, erken yirminci
yüzyıl Almanya’sı özelinde bürokratik kayıt tutma geleneklerini incelemek için
başladığı disiplinler arası yüksek lisans tezi bu kalitenin doğrudan delili
sayılmalı. Bu şahsi değerlendirmelerim tezin diğer danışmanı olan Uluslararası
İlişkiler hocası arkadaşımdan da destek görmüştü. Arkadaşımın sosyal
bilimciliğini kendiminkinden daha fazla takdir ettiğim için çocukla ve teziyle
ilgili görüşlerimi ortaya sermekten çekinmeyeceğim. Altı aydır bekleyen ilk
düzeltme turunu böylece görmezden gelebiliyordum. Müfredat dışı bir istek
olmakla beraber fazlasıyla önem verdiğim kısa Kafka biyografisi elime geçene
kadar çocuğa karşı en ufak bir kızgınlık veya kırgınlık hissetmedim. Zira isteğim
bu biyografiyi bilmiyor oluşumdan değildi, ama onun yaklaşımıyla yazılmış bir
özetin fark yaratacağına olan inancımdandı. Yazım tarzı açısından istediğime
ulaşmış olsam da içerik açısından, nasıl söylesem, yüzde elli mutsuz oldum.
Yarım hamile olamazsınız değil mi? Ya öylesinizdir ya değil.
Okuldaki posta kutumdan aldığım zarfın üzerine
ince el yazısı ile “Umarım beğenirsiniz Hocam” yazıp tarih düşmüştü. Yazının elektronik
posta ile gönderilmek yerine el yazısıyla hazırlanıp tombul mektup zarfında
iletilmesi de çok sorun değildi. Metni bilgisayara aktarmak en çok yarım saat
alırdı ve bu süre herkeste bulunacak kadar kısa bir süredir. Bıraktığı yazının
beni mutlu eden kısmı şöyleydi: “Franz Kafka, Çekya doğumlu Alman yazar; en çok
Dönüşüm (1912) başlıklı kısa hikayesiyle tanınmış olup kâbus derecesinde
yaşanan acınası, saçma ve karmaşık insani durumların edebiyatta Kafkaesk olarak
tabir edilmesiyle ölümsüzleşmiştir.
Franz Kafka, 3 Temmuz 1883'te Bohemya'nın Prag
şehrinde Almanca konuşan orta sınıftan bir Yahudi ailede dünyaya geldi. Geç
ergenlik ve ilk olgunluk dönemini silik bir duruşa sahip olan annesi Julie'nin
ve baskıcı babası Hermann'ın biçimlendirdiği bir ev hayatı içinde geçirirken,
erken modern Prag'ın gizli anti-semitizmini de tecrübe ettiği söylenir.
Babasına duyduğu tepkiyi ertelenmiş biçimde, Dönüşüm'den yedi yıl sonra Babaya
Mektup başlıklı eserinde ele almıştır. Topluma duyduğu tepki ise görece üstü
örtülü bir bürokrasi fobisi ve bunun içindeki kaybolmuştuk şeklinde Dava ve
Şato başlıklı eserlerinde ortaya çıkar.”
Kafka’nın aile yapısına veya zamanın Prag’ının
gizli Yahudi düşmanlığına dair değerlendirmelerini yazıya eklemleme biçimi beni
şaşırtmasa da etkilemişti. Müfredat dışı bu işi tez aşamasındaki bir çocuğa
yıkmak bu etkilenme isteğinden değilse nedendir ki? Yazının geri kalanını
okuduktan sonraysa önce şaşkınlık, hemen sonra kızgınlık duydum. Elimdeki
kağıtları ayaküstü okuduğum posta odasından çıkıp asistan ofislerinin bulunduğu
üst kata yöneldim. Odasında yoktu, masasının üstünde alışıldık kitap yığını ve
sair eşyadan eser yoktu. Diğer asistanlara yerini sorduğunda doyurucu bir cevap
alamadım. Sözel formda bir cevap alamadığımı söylesem daha doğru olur; bir göz
devirmeden ve iki dudak bükmeden öte bir “malumat” yoktu. “Emoji iletişimi”
diye söylene söylene kendimi ofisime attım.
Kısa biyografiyi baştan sona en az on kere okumuş
olmalıyım, daha fazla da olabilir. Bu sayede artık kâğıda bakmadan kelimesi kelimesine
hatırlıyorum metni ve buna memnunum. Aynı akşam orijinal metni kaybetmemin
başka bir telafisi olamazdı. Sigara kokulu takside mi yoksa musluk suyuna
kahveyi o fiyattan satan kahvecide mi unuttuğum ise artık önemli değil.
İnsanların el yazısı ile hazırlanmış zarfları önemsediği çağ kapanalı epey oldu;
devran keyfince dönüyor. Bu keyfince dönüş Kafka biyografisinin kalanında da
vardı. Yazılanlar doğru değilse sağlam bir kurgu idi; yok doğru ise konu
hakkında tümüyle cahil sayılmalıydım. Tarafsızlıkla üzerinden gidersek, Kafka'nın
eserlerinin oluşturduğu ajandanın mimarının büyük ölçüde 1902 yılında tanıştığı
edebiyatçı arkadaşı Max Brod olduğunu söylüyordu. Tarih ve tanışma yılı doğru,
ama edebi ajandanın mimarının Brod olduğunu söylemek fazla iddialı. Sonra iki
parçalı bir cümle geliyor: “Eserlerinin felsefi zemini aldığı sağlam modern
Alman eğitimine dayanırken duygusal zemini düzenli olarak mektuplaştığı
arkadaşları Albert Camus, George Orwell ve Stefan Zweig'dan izler taşır.”
Yazarın eğitimine ve eserlerin felsefi zeminine dair tespit en azından kısmen
yerinde iken -zira felsefi zeminin bir kısmı da aileden ve cemaatten gelen
klasik Yahudi tedrisatından geliyor, Camus, Orwell ve Zweig ile mektup
arkadaşlığı ve bunun üzerinde temellenen duygusal perspektif insanın zihnini
bulandırıyor. Neyi kastettiğini pek ala anlıyor olmakla beraber bunu niye
yaptığını henüz anlamlandırmaya çalışmıyorum. Nitekim, hikâyenin tümünü ele
almadan bunu yapmak yersiz olur. Çocuğun kendi cümleleriyle, Kafka “3 Haziran
1924'te kaleme aldığı Bir Son Varsa başlıklı mektubunda, Brod ve bu
"üçlü" varken ölüme içerlemenin anlamsız olduğunu söyler ve bir daha
herhangi bir edebi eser vermeyeceğini manifest eder. Bundan sonra sadece
Prag'da ve Berlin'de dönüşümlü olarak dersler vermekle yetinir ancak
derslerinde not tutulmasına izin vermemesi ile başkaca edebi tartışmaların
kapısını aralar.” Buraya kadarına değilse de yazının buradan sonrasına tümden
şüpheyle yaklaşmak yerinde olur. Edebiyat tarihine yanlış geçmediyse, Franz
Kafka 1924 yılının altıncı ayının üçünü gününde hayata gözlerini yummuş olup,
veremden erimiş hali göz önünde bulundurulursa en azından kendi eliyle bir
mektup yazmış olamaz. Böyle bir mektubu Brod’un sözden yazıya aktarmış
olabileceği söylenebilse de Brod’un şahsi not defterlerinde böyle bir işaret
yer almıyor. Edebiyat camiasının bildiği kadarıyla Franz Çok Değerli Brod’undan
eserlerini yakmasını ve gözler önüne çıkarmamasını istemiştir. Max Brod’un söz
verip vermediğini bilmesek de şayet verdiyse sözünde durmadığını biliyoruz.
Aksi halde Kafka’nın bazı eserlerinden bihaber kalmış fakir bir dünyada yaşıyor
olurduk.
Sonraki paragraf beni, yani yazının o anki tüm
okuyucu hacmini, bir kademe daha zorlamak için yazılmış gibi. Kafka’nın 1931'de
altı ay için geldiği İstanbul'daki kapsamlı bir çalıştayda Ahmet Hamdi Tanpınar
ile teşrik-i mesaide bulunduğunu söylüyor. Bu ortak çalışmanın bir yansıması
olarak Kafka, Tanpınar ile beraber, “Viyana'nın Doğusunda Karamsarlığın Edebi
Formları” başlıklı yazarlar deklarasyonuna katkı veriyor. Doğrudan ve ilk elden
bir edebi eser vermese de bu deklarasyona katkıda bulunması ilginç.
Deklarasyonun başlığı ise entelektüel bir zihin için tek başına gıdıklayıcı mahiyette.
Biyografinin devamında Kafka’nın “izleyen” yıllarda gerek Brod'dan gerek mektup
üçlüsünden uzaklaştığı, derslerini sonlandırdığı ve cemiyet hayatından giderek imtina
ettiği ve bu nedenle sonraki izlerinin silik olduğu söyleniyor. Zirve noktasında
ise “1942 yılında Auschwitz kampına gönderildiği ve hayata orada veda ettiği
söylense de Frankfurt davalarının delilleri arasındaki dosyalarda ismi veya
nakil bilgileri bulunamamıştır” dendikten sonra “Max Brod'un arkadaşı için
İstanbul Aşiyan'da yaptırdığı gıyabi mezarın yönelimi Frankfurt'a doğru olup
üzerinde 3 Mart 1924 yazılıdır. Camus, Orwell ve Zweig'ın "Franz
için" adayış sözüyle yayımladıkları Adaletin Deliliği başlıklı derlemenin
önsözünü Tanpınar kaleme almıştır” cümlesiyle metin sona eriyor.
Yarısı spekülatif görünen bu biyografiyi elime
geçtiği günün akşamında kâğıda geçirdim, zira taksi durağından da kafeden de
olumlu bir cevap alamamıştım. Sonra bilgisayar çağının bu çılgın zirvesindeyken
bile elle tutmaktan vazgeçemediğim not defterlerime döndüm. Lisenin ilk
yılından beri ajandalara veya boş defterlere alınmış bir dizi not; görevlerle,
çalışmalarla, buluşmalarla ilgili kayıtlar bunlar; belki çoğu artık yararsız
olan ama saplantılı biçimde vaz geçilemeyen mürekkep izleri. Çocuğun tez
çalışması için yanıma ilk defa geldiği zamanın sayfasını bulmak zor olmadı.
Uzun uzun konuşmuşuz, tezle ilgili olduğu kadar özel hayatla ilgili notlar almışım
ve bir dizi havadan sudan şey. Görüşmenin bir yerinde söz aileye gelmiş olmalı,
babasının adının Erman olduğunu söylemiş, annesi ise “Celile Hanım” imiş. Tırnak
içinde yazdığıma göre annesinin adını öyle anmış olmalı. Notların üstünde babanın
adından annenin adına bir ok çıkarıp yanına ünlem koyduğuma göre, evet
hatırlıyorum, bu hitap babanın ağzından olmalı. Babanın anneye isminin sonuna
Hanım kelimesini koyarak sesleniyor olduğunu, bunun çocuğa da yerleştiğini
düşünmüştüm. Zihnimde ciddi ve muhtemelen sıkıcı, özünde gergin, bir akşam
yemeği sofrası canlanmıştı. Bu sofraların uzun yıllar devam etmediği aşikâr;
babanın faili meçhul kaybının çocuk küçükken olduğu da yazılı.
Bu biyografi hadisesine daha fazla eğilmem mümkün
olmadı; gece yarısında kalkan otobüslerden birinde zar zor yer bulup İstanbul’a
yollandım. Eski dostlardan biri evinde düşüp kendini yaralamış, bilinci şöyle
böyle yerindeymiş. Kardeşi Nisan arayıp söylemese haberim olmayacaktı. Yola
çıkmadan modern sonrası çağımızın en önemli ritüelini yerine getirip telefonumu
şarj ettim, cihazın hafızasını, depolama alanını, aramalar listesini temizledim.
O aceleyle, cevapsız aramalar listesinde yer alan ve beni en azından beşer kere
aramış görünen garip biçimli birkaç numarayı da silmişim. Belki yeniden ararlardı.
Arkadaşımı ziyaretim uzun sürmedi, yanına vardığım gün hastaneden taburcu oldu.
Kendisine evde refakat edebileceğimi söylesem de tercihini Nisan’dan yana
kullandı. Haksız da sayılmazdı, iyi kızdır Nisan, ışıltılıdır, içinde sağlam
bir adanmışlık yatar.
İstanbul’a nahoş bir şey için de gitseniz, şehir
sizi sarar. Pembe ile grinin yerlerini kırık beyaza bıraktığı başkentten geliyorsanız
ve son yılların yüksek beton oluşumlarını filtreleyebilen gözleriniz varsa
eskinin tadı İstanbul’da çıkar. Pembe ve griyle bütünleşen andezit ne ise
buradaki duvarları var eden taşlar da odur. Eski dostlarla şarap içerken bu
taşlar olanca beleşçi tabiatlarıyla kadehten havaya karışan buharı koklar,
sizinle çakırkeyif olur, gece ilerledikçe sarhoş bir halde eğri büğrü bir hal
alır. Yine de dünkü masadan bugünküne laf taşımadıklarını sanıyorum, sizinle
içer, konuşmaz ve her şeyi dinler, ama laf taşımaz. Bu taşlardan kökeni belki
eski İstanbul surlarına dayananlar vardır, ne kadar yaşlı olsa da ayakta
kalanlar. İstanbullu dostlar ertesi iş gününe ayık yetişmek zorunda olsalar da
benim öyle bir kaygım olmadığından bu taşlarla bir süre daha baş başa kalabildim.
Kalkmadan önce canım bir kadeh daha kırmızı şarap
istedi. O şarabın süresince telefonun içinde buradan oraya savruldum. Ertesi
günün derslerinin iptal olacağını öğrencilere bildiren bir mesaj gönderdim, okuduğum
son romanda birkaç sayfa devam ettim, yarısı anlamsız haber akışlarına göz
gezdirdim. Bizim kuşak klas görünmek adına her fırsatta kötülese de bu akıllı
telefon faydalı bir şey. Bunu düşündüğümde hep yaptığım gibi mırıldanarak Steve
Jobs diye bilinen post-modern çağ peygamberine rahmet sözleri söyledim. O
vizyon, ürünleri ve taklitçileri olmadan bu cihazlar elimizde olmazdı. Kendisi
kitap indirmese de içine istediğiniz kitabı indirebileceğiniz bir cihaz yaratmak
bence övgüye değer. Bu cihazların tablet olarak adlandırılmasında ironi görenlere
hiç karşı çıkmıyorum. Bu düşüncelere kapılmışken telefonun ekranında bir mesaj
bildirimi belirdi. Şarabın verdiği gevşeklikle ve dudağımdaki kürdandan
çocukluğumun Red Kit serilerine bağ kurarak okudum. Hocam, biyografiyi
beğendiniz mi Stop. Kaynakları yazmayı unutmuşum, kusura bakmayın Stop. Bazı
bilgileri İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi kütüphanesinin Internet sitesinden
aldım Stop. Saygılarımla Stop. Mesajı alır almaz geri aradım ama aradığım numaraya
o an ulaşılamıyor olduğu bilgisinden fazlası hasıl olmadı. Teşekkürlerimi ve en
kısa sürede görüşme isteğimi ifade eden bir cevap mesajı gönderdikten sonra
hesabı ödeyip kendimi sokağa attım. Planım geç saatte ve dandik bir otobüs firması
ile olsa da eve dönmek iken, Taksim’e doğru yürüyüp orta halli ama temiz bir
otele yerleştim. Sabah Gezi Pastanesinde lezzetiyle sakin bir kahvaltı yaptıktan
sonra şimdiki zamana döneceğimi düşünerek uykuya dalmış olmalıyım. Şimdiki
zamana hep dönülür çünkü.