Pages

2018-11-17

Kartoteks

Yüksek lisans tezinin taslak metninin girişinde güzel bir anlatım geliştirmişti. Şöyle diyordu: “On dokuzuncu yüzyılda veya yirminci yüzyılın bilgisayarsız yıllarında bir kütüphaneye gitseydiniz, aradığınız kaynağı konusuna, yazarına veya başlığına göre neredeyse bugün olduğu kadar etkili biçimde arayabilir, sonra raftaki yerini elinizle koymuş gibi bulabilirdiniz. Metin içinde arama yapılabilmesi gibi gelişkin imkanlar mevcut olmasa da bu etkililik zamanının entelijansiyası için ekmek kıymetindeydi. Aynı kesim için metin içi arama işlevini uzun arkadaş sohbetleri, meslek seminerleri ve içinde eser özetlerinin derlendiği kataloglar yerine getirirdi.” Beraber çalışmaya başladığımızdan beri bu çocuğun yaklaşımlarından hoşnut olduğumu söylememe gerek yok. Şimdiki kuşağın neredeyse hiç duymadığı, benim kuşağımın ise ancak kısa bir süre için kullanmış olabileceği ve çoğu kişinin “altı üstü kartoteks canım” deyip geçebileceği şey bu çocuğun elinde araştırılmaya ve okunmaya değer bir nesneye dönüşmüştü. Burada seçilen araştırma nesnesi “kartlar üzerine yazılmış bilgilerin, belli bir sisteme göre derlenmesi, indekslenmesi; bu şekilde derlenmiş kartların saklandığı kutu, dolap, çekmece ve benzeridir”.
Başkaları söz konusu olduğunda tahammül edemediğim bir durum olsa da bu çocuğun ilk taslak düzeltmelerini altı aydır bekletiyor oluşuna sabır göstermiştim. Bunun nedenini tam anlamıyla çözümleyebilmiş değilim. Sağ ayağında zaman zaman ağrılara ve yürürken hafif bir aksamaya neden olan hastalığından olabilirdi tutumum. Belki babasını çocuk denecek yaşta iken faili meçhul bir saldırıda kaybetmiş olması beni etkiliyordu. Belki üstüne çok gidince başlayan kekemeliğiydi. Belki hemen her zaman kansız görünen, ölüye çalan ten rengi. Belki arada bir esprilerle veya üstü kapalı değindiği etnik kökeni. Bunların herhangi biri veya belli ölçülerle tümü bu çocuğu ayrı tutmama neden oluyor, çevremdeki herkesin nasibini aldığı çekilmez huysuzluğuma karşı çocuğu şerbetliyordu.
Akademik çevremizdeki göreli rolüyle öğrencim olsa da benim gözümde düzgünce yetiştirilmesi gereken bir genç üstat oldu. Nihayetinde bizim derece için benimsediğimiz Yüksek Lisans isimlendirmesinin zevzekliği bırakılırsa yapılan iş bir usta veya üstat yetiştirmektir. O yüzden Anglo-Amerikan aleminde bu dereceye Master’s Degree veya Ustalık Derecesi derler. Biz Yüksek Lisans deriz, her zamanki sığlığımız buna da yansır. Bu çocuk söz konusu olduğunda sığlık söz konusu değildi, tanrısal bir ışıltısı, harekete geçtiğinde durmak bilmeyen bir enerjisi vardı. Nitekim, erken yirminci yüzyıl Almanya’sı özelinde bürokratik kayıt tutma geleneklerini incelemek için başladığı disiplinler arası yüksek lisans tezi bu kalitenin doğrudan delili sayılmalı. Bu şahsi değerlendirmelerim tezin diğer danışmanı olan Uluslararası İlişkiler hocası arkadaşımdan da destek görmüştü. Arkadaşımın sosyal bilimciliğini kendiminkinden daha fazla takdir ettiğim için çocukla ve teziyle ilgili görüşlerimi ortaya sermekten çekinmeyeceğim. Altı aydır bekleyen ilk düzeltme turunu böylece görmezden gelebiliyordum. Müfredat dışı bir istek olmakla beraber fazlasıyla önem verdiğim kısa Kafka biyografisi elime geçene kadar çocuğa karşı en ufak bir kızgınlık veya kırgınlık hissetmedim. Zira isteğim bu biyografiyi bilmiyor oluşumdan değildi, ama onun yaklaşımıyla yazılmış bir özetin fark yaratacağına olan inancımdandı. Yazım tarzı açısından istediğime ulaşmış olsam da içerik açısından, nasıl söylesem, yüzde elli mutsuz oldum. Yarım hamile olamazsınız değil mi? Ya öylesinizdir ya değil.
Okuldaki posta kutumdan aldığım zarfın üzerine ince el yazısı ile “Umarım beğenirsiniz Hocam” yazıp tarih düşmüştü. Yazının elektronik posta ile gönderilmek yerine el yazısıyla hazırlanıp tombul mektup zarfında iletilmesi de çok sorun değildi. Metni bilgisayara aktarmak en çok yarım saat alırdı ve bu süre herkeste bulunacak kadar kısa bir süredir. Bıraktığı yazının beni mutlu eden kısmı şöyleydi: “Franz Kafka, Çekya doğumlu Alman yazar; en çok Dönüşüm (1912) başlıklı kısa hikayesiyle tanınmış olup kâbus derecesinde yaşanan acınası, saçma ve karmaşık insani durumların edebiyatta Kafkaesk olarak tabir edilmesiyle ölümsüzleşmiştir.
Franz Kafka, 3 Temmuz 1883'te Bohemya'nın Prag şehrinde Almanca konuşan orta sınıftan bir Yahudi ailede dünyaya geldi. Geç ergenlik ve ilk olgunluk dönemini silik bir duruşa sahip olan annesi Julie'nin ve baskıcı babası Hermann'ın biçimlendirdiği bir ev hayatı içinde geçirirken, erken modern Prag'ın gizli anti-semitizmini de tecrübe ettiği söylenir. Babasına duyduğu tepkiyi ertelenmiş biçimde, Dönüşüm'den yedi yıl sonra Babaya Mektup başlıklı eserinde ele almıştır. Topluma duyduğu tepki ise görece üstü örtülü bir bürokrasi fobisi ve bunun içindeki kaybolmuştuk şeklinde Dava ve Şato başlıklı eserlerinde ortaya çıkar.”
Kafka’nın aile yapısına veya zamanın Prag’ının gizli Yahudi düşmanlığına dair değerlendirmelerini yazıya eklemleme biçimi beni şaşırtmasa da etkilemişti. Müfredat dışı bu işi tez aşamasındaki bir çocuğa yıkmak bu etkilenme isteğinden değilse nedendir ki? Yazının geri kalanını okuduktan sonraysa önce şaşkınlık, hemen sonra kızgınlık duydum. Elimdeki kağıtları ayaküstü okuduğum posta odasından çıkıp asistan ofislerinin bulunduğu üst kata yöneldim. Odasında yoktu, masasının üstünde alışıldık kitap yığını ve sair eşyadan eser yoktu. Diğer asistanlara yerini sorduğunda doyurucu bir cevap alamadım. Sözel formda bir cevap alamadığımı söylesem daha doğru olur; bir göz devirmeden ve iki dudak bükmeden öte bir “malumat” yoktu. “Emoji iletişimi” diye söylene söylene kendimi ofisime attım.
Kısa biyografiyi baştan sona en az on kere okumuş olmalıyım, daha fazla da olabilir. Bu sayede artık kâğıda bakmadan kelimesi kelimesine hatırlıyorum metni ve buna memnunum. Aynı akşam orijinal metni kaybetmemin başka bir telafisi olamazdı. Sigara kokulu takside mi yoksa musluk suyuna kahveyi o fiyattan satan kahvecide mi unuttuğum ise artık önemli değil. İnsanların el yazısı ile hazırlanmış zarfları önemsediği çağ kapanalı epey oldu; devran keyfince dönüyor. Bu keyfince dönüş Kafka biyografisinin kalanında da vardı. Yazılanlar doğru değilse sağlam bir kurgu idi; yok doğru ise konu hakkında tümüyle cahil sayılmalıydım. Tarafsızlıkla üzerinden gidersek, Kafka'nın eserlerinin oluşturduğu ajandanın mimarının büyük ölçüde 1902 yılında tanıştığı edebiyatçı arkadaşı Max Brod olduğunu söylüyordu. Tarih ve tanışma yılı doğru, ama edebi ajandanın mimarının Brod olduğunu söylemek fazla iddialı. Sonra iki parçalı bir cümle geliyor: “Eserlerinin felsefi zemini aldığı sağlam modern Alman eğitimine dayanırken duygusal zemini düzenli olarak mektuplaştığı arkadaşları Albert Camus, George Orwell ve Stefan Zweig'dan izler taşır.” Yazarın eğitimine ve eserlerin felsefi zeminine dair tespit en azından kısmen yerinde iken -zira felsefi zeminin bir kısmı da aileden ve cemaatten gelen klasik Yahudi tedrisatından geliyor, Camus, Orwell ve Zweig ile mektup arkadaşlığı ve bunun üzerinde temellenen duygusal perspektif insanın zihnini bulandırıyor. Neyi kastettiğini pek ala anlıyor olmakla beraber bunu niye yaptığını henüz anlamlandırmaya çalışmıyorum. Nitekim, hikâyenin tümünü ele almadan bunu yapmak yersiz olur. Çocuğun kendi cümleleriyle, Kafka “3 Haziran 1924'te kaleme aldığı Bir Son Varsa başlıklı mektubunda, Brod ve bu "üçlü" varken ölüme içerlemenin anlamsız olduğunu söyler ve bir daha herhangi bir edebi eser vermeyeceğini manifest eder. Bundan sonra sadece Prag'da ve Berlin'de dönüşümlü olarak dersler vermekle yetinir ancak derslerinde not tutulmasına izin vermemesi ile başkaca edebi tartışmaların kapısını aralar.” Buraya kadarına değilse de yazının buradan sonrasına tümden şüpheyle yaklaşmak yerinde olur. Edebiyat tarihine yanlış geçmediyse, Franz Kafka 1924 yılının altıncı ayının üçünü gününde hayata gözlerini yummuş olup, veremden erimiş hali göz önünde bulundurulursa en azından kendi eliyle bir mektup yazmış olamaz. Böyle bir mektubu Brod’un sözden yazıya aktarmış olabileceği söylenebilse de Brod’un şahsi not defterlerinde böyle bir işaret yer almıyor. Edebiyat camiasının bildiği kadarıyla Franz Çok Değerli Brod’undan eserlerini yakmasını ve gözler önüne çıkarmamasını istemiştir. Max Brod’un söz verip vermediğini bilmesek de şayet verdiyse sözünde durmadığını biliyoruz. Aksi halde Kafka’nın bazı eserlerinden bihaber kalmış fakir bir dünyada yaşıyor olurduk.
Sonraki paragraf beni, yani yazının o anki tüm okuyucu hacmini, bir kademe daha zorlamak için yazılmış gibi. Kafka’nın 1931'de altı ay için geldiği İstanbul'daki kapsamlı bir çalıştayda Ahmet Hamdi Tanpınar ile teşrik-i mesaide bulunduğunu söylüyor. Bu ortak çalışmanın bir yansıması olarak Kafka, Tanpınar ile beraber, “Viyana'nın Doğusunda Karamsarlığın Edebi Formları” başlıklı yazarlar deklarasyonuna katkı veriyor. Doğrudan ve ilk elden bir edebi eser vermese de bu deklarasyona katkıda bulunması ilginç. Deklarasyonun başlığı ise entelektüel bir zihin için tek başına gıdıklayıcı mahiyette. Biyografinin devamında Kafka’nın “izleyen” yıllarda gerek Brod'dan gerek mektup üçlüsünden uzaklaştığı, derslerini sonlandırdığı ve cemiyet hayatından giderek imtina ettiği ve bu nedenle sonraki izlerinin silik olduğu söyleniyor. Zirve noktasında ise “1942 yılında Auschwitz kampına gönderildiği ve hayata orada veda ettiği söylense de Frankfurt davalarının delilleri arasındaki dosyalarda ismi veya nakil bilgileri bulunamamıştır” dendikten sonra “Max Brod'un arkadaşı için İstanbul Aşiyan'da yaptırdığı gıyabi mezarın yönelimi Frankfurt'a doğru olup üzerinde 3 Mart 1924 yazılıdır. Camus, Orwell ve Zweig'ın "Franz için" adayış sözüyle yayımladıkları Adaletin Deliliği başlıklı derlemenin önsözünü Tanpınar kaleme almıştır” cümlesiyle metin sona eriyor.
Yarısı spekülatif görünen bu biyografiyi elime geçtiği günün akşamında kâğıda geçirdim, zira taksi durağından da kafeden de olumlu bir cevap alamamıştım. Sonra bilgisayar çağının bu çılgın zirvesindeyken bile elle tutmaktan vazgeçemediğim not defterlerime döndüm. Lisenin ilk yılından beri ajandalara veya boş defterlere alınmış bir dizi not; görevlerle, çalışmalarla, buluşmalarla ilgili kayıtlar bunlar; belki çoğu artık yararsız olan ama saplantılı biçimde vaz geçilemeyen mürekkep izleri. Çocuğun tez çalışması için yanıma ilk defa geldiği zamanın sayfasını bulmak zor olmadı. Uzun uzun konuşmuşuz, tezle ilgili olduğu kadar özel hayatla ilgili notlar almışım ve bir dizi havadan sudan şey. Görüşmenin bir yerinde söz aileye gelmiş olmalı, babasının adının Erman olduğunu söylemiş, annesi ise “Celile Hanım” imiş. Tırnak içinde yazdığıma göre annesinin adını öyle anmış olmalı. Notların üstünde babanın adından annenin adına bir ok çıkarıp yanına ünlem koyduğuma göre, evet hatırlıyorum, bu hitap babanın ağzından olmalı. Babanın anneye isminin sonuna Hanım kelimesini koyarak sesleniyor olduğunu, bunun çocuğa da yerleştiğini düşünmüştüm. Zihnimde ciddi ve muhtemelen sıkıcı, özünde gergin, bir akşam yemeği sofrası canlanmıştı. Bu sofraların uzun yıllar devam etmediği aşikâr; babanın faili meçhul kaybının çocuk küçükken olduğu da yazılı.
Bu biyografi hadisesine daha fazla eğilmem mümkün olmadı; gece yarısında kalkan otobüslerden birinde zar zor yer bulup İstanbul’a yollandım. Eski dostlardan biri evinde düşüp kendini yaralamış, bilinci şöyle böyle yerindeymiş. Kardeşi Nisan arayıp söylemese haberim olmayacaktı. Yola çıkmadan modern sonrası çağımızın en önemli ritüelini yerine getirip telefonumu şarj ettim, cihazın hafızasını, depolama alanını, aramalar listesini temizledim. O aceleyle, cevapsız aramalar listesinde yer alan ve beni en azından beşer kere aramış görünen garip biçimli birkaç numarayı da silmişim. Belki yeniden ararlardı. Arkadaşımı ziyaretim uzun sürmedi, yanına vardığım gün hastaneden taburcu oldu. Kendisine evde refakat edebileceğimi söylesem de tercihini Nisan’dan yana kullandı. Haksız da sayılmazdı, iyi kızdır Nisan, ışıltılıdır, içinde sağlam bir adanmışlık yatar.
İstanbul’a nahoş bir şey için de gitseniz, şehir sizi sarar. Pembe ile grinin yerlerini kırık beyaza bıraktığı başkentten geliyorsanız ve son yılların yüksek beton oluşumlarını filtreleyebilen gözleriniz varsa eskinin tadı İstanbul’da çıkar. Pembe ve griyle bütünleşen andezit ne ise buradaki duvarları var eden taşlar da odur. Eski dostlarla şarap içerken bu taşlar olanca beleşçi tabiatlarıyla kadehten havaya karışan buharı koklar, sizinle çakırkeyif olur, gece ilerledikçe sarhoş bir halde eğri büğrü bir hal alır. Yine de dünkü masadan bugünküne laf taşımadıklarını sanıyorum, sizinle içer, konuşmaz ve her şeyi dinler, ama laf taşımaz. Bu taşlardan kökeni belki eski İstanbul surlarına dayananlar vardır, ne kadar yaşlı olsa da ayakta kalanlar. İstanbullu dostlar ertesi iş gününe ayık yetişmek zorunda olsalar da benim öyle bir kaygım olmadığından bu taşlarla bir süre daha baş başa kalabildim.
Kalkmadan önce canım bir kadeh daha kırmızı şarap istedi. O şarabın süresince telefonun içinde buradan oraya savruldum. Ertesi günün derslerinin iptal olacağını öğrencilere bildiren bir mesaj gönderdim, okuduğum son romanda birkaç sayfa devam ettim, yarısı anlamsız haber akışlarına göz gezdirdim. Bizim kuşak klas görünmek adına her fırsatta kötülese de bu akıllı telefon faydalı bir şey. Bunu düşündüğümde hep yaptığım gibi mırıldanarak Steve Jobs diye bilinen post-modern çağ peygamberine rahmet sözleri söyledim. O vizyon, ürünleri ve taklitçileri olmadan bu cihazlar elimizde olmazdı. Kendisi kitap indirmese de içine istediğiniz kitabı indirebileceğiniz bir cihaz yaratmak bence övgüye değer. Bu cihazların tablet olarak adlandırılmasında ironi görenlere hiç karşı çıkmıyorum. Bu düşüncelere kapılmışken telefonun ekranında bir mesaj bildirimi belirdi. Şarabın verdiği gevşeklikle ve dudağımdaki kürdandan çocukluğumun Red Kit serilerine bağ kurarak okudum. Hocam, biyografiyi beğendiniz mi Stop. Kaynakları yazmayı unutmuşum, kusura bakmayın Stop. Bazı bilgileri İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi kütüphanesinin Internet sitesinden aldım Stop. Saygılarımla Stop. Mesajı alır almaz geri aradım ama aradığım numaraya o an ulaşılamıyor olduğu bilgisinden fazlası hasıl olmadı. Teşekkürlerimi ve en kısa sürede görüşme isteğimi ifade eden bir cevap mesajı gönderdikten sonra hesabı ödeyip kendimi sokağa attım. Planım geç saatte ve dandik bir otobüs firması ile olsa da eve dönmek iken, Taksim’e doğru yürüyüp orta halli ama temiz bir otele yerleştim. Sabah Gezi Pastanesinde lezzetiyle sakin bir kahvaltı yaptıktan sonra şimdiki zamana döneceğimi düşünerek uykuya dalmış olmalıyım. Şimdiki zamana hep dönülür çünkü.