Kırk yaşımı doldurduğum yıl annemin üç çocuğu daha oldu. Annem o sırada altmış beş yaşında olduğundan, bu garip bir durumdu. Benden birkaç yaş küçük kardeşimle beraber annemin yeni çocuklarını samimiyetle kabullendik.
Ailemizin yeni üyelerinin eve gelişi bir erken Mayıs akşamında oldu. Dersin erken bitmesiyle kendimi bir taksiye attım ve karşıya dedim. Her hafta ne yapıp edip dersin atmosferini anlamlı tartışmalar ile doldurmaya çalışsam da o yağmurlu ve şaşırtıcı derecede soğuk Mayıs akşamında kendimi bu gayretten azade ettim. Dışarıda delice yağan bir yağmur, sınıfta anlatılan mikro iktisadi esaslı maliye politikası konularını ancak birer süs balığının göstereceği kadar ilgiyle izleyen iki öğrenci, uzatılması anlamsız bir monolog. Dersin iki kişilik dinleyici kadrosu monoloğun tüm repliklerini satır be satır ve üşenmeden defterlerine geçiriyor. Hal bu iken, Haliç’in insafa gelip taşarak sularıyla sınıfı doldurması ve balıklarımı alıp kendine katması işten bile değildi. Haliç taşmadı lakin, ben taştım. Birinci köprüden, sonra stat, sahil yolundan… Mükemmel bir güzergahtı bu. O hafta içi akşamının o yeterince geç saatinde harika bir trafik akışıydı, şanslıyım ki şoför de konuşkan meşrepten değildi. Evin civarına varmam yarım saatten fazla almadı. Evin sokağından iki sokak önce indim; eve girmeden üst üste iki sigara içmek fena olmazdı.
Evimizin sokağına vardım, dış kapıyı açtım ve her zamanki yavaş adımlarla ikinci kata tırmanmaya başladım. Ne olduysa o anda oldu. Kulağıma gelen uzaktaki canhıraş bir çığlığın olsa olsa izi sayılırdı, apartmanın bodrumundan geliyor olabilirdi veya ön bahçeden veya sokağın ilerisindeki bir noktadan. Kendini ahlaki bir yükümlülük hissettirecek kadar duyuran bir sesti sonuçta. Önüne vardığım iç kapının zilini çalmadan çantamı yere bıraktım, elimde sadece şemsiyemle bodruma bir göz attıktan sonra yeniden dışarı çıktım.
Çığlığın yağmurlu havayı dolduran iç burkucu tınısını izlemeye başladım. Apartmanın içine bile kuvvetle gelen ses birden zayıfladı. Hayal görüyor olabilirdim, bu durumu tümüyle uyduruyor da… Karşı apartmanın zemin katındaki bakkalımızın küçük manav reyonuna doğru birkaç adım attığımda hayal kurmadığımdan da uydurmadığımdan da bir anda emin oldum. Bakkalın yan bahçe duvarının saksılığına konmuş bir kasa, kasada iki kilo kadar çarliston biber, biberlerin üzerinde onlar, kapalı gözleri, soğuk yağmura batmış tüyleriyle titreyen üç kedi yavrusu, annemin yeni çocukları. Kader diye bir şey varsa, o şey bu, kader terk edilmiş üç prematüre enik, kader soğuk yağmur. Bir garip çok değişkenli olasılık dağılımı.