Pages

2018-09-10

Sökük

Akşamki buluşmada nasıl gerildiysem sabah dayanılmaz bir baş ağrısıyla ve tutuk bir boyunla uyanıyorum. İçtiğim kas gevşetici ve ağrı kesicinin etkisini göstermesini salondaki berjerde kıvrılmış beklerken garip bir şey oluyor. Gömleğimi düzeltmek için elimi belime doğru attığımda elime bir ip parçası değiyor. Ucundan tutup çektiğimde bir ürperti hissediyorum. Parça tenime yapışmış olmalı. Daha fazla sökülmemesi için uç veren kısmı koparmak isteyince, elimle yokladığım zaman bu ip ucunun bluzumdan değil vücudumdan çıktığının farkına varıyorum. Koparmak mümkün değil ve ne kadar oynarsam o kadar uzuyor. Otuz santimetreyi bulmuş bu parçayı küçük bir yumak haline getirip ortasından bağlıyorum, böylece oraya buraya takılmaz, derli toplu durur. Yine saçma bir rüyanın ortasında olmalıyım. Baş ağrısı yok, boyun tutulması yok, ilaç yok, berjer yok. Vücudumdan sallanan yumakla uykuya devam edersem bir süre sonra yumaksız hayatıma geri dönebilirim. Bunu düşünürken berjerin üstünde bir kedi gibi tatlı bir uykuya dalıyorum.

Havanın daha aydınlandığı bir saatte uyanıyorum. Boynumu daha rahat hareket ettirebiliyorum ve baş ağrısından eser yok. Elimi belime atıyorum.., uyanmamış olmalıyım, rüya içinde bir rüya olmalı ilk gördüğüm. Yumak orada, üstelik koltukta sağdan sola, soldan sola dönerek uyurken biraz daha uzamış. Ucunda minik yumağıyla bir otuz santimetre daha. Bu uyuyup uyanıp kendimi kontrol etme oyununu birkaç defa daha oynuyorum. Sonuç değişmiyor, her seferinde bir otuz santimlik ip, ucunda her seferinde büyüyen yumak. Bu rüyalar matruşkasına esir olmayı kabullenip koltuktan kalkıyorum. Almam gereken ilaçlar için mutfağa yollanıyorum. Limonlu açık çayımı yudumlarken akşamın izleri zihnimde canlanıyor.

Toplantı saati geldiğinde Aziz misafirlere kapıya kadar eşlik ediyor. Kapıyı açmamla birlikte adamlar beni nazik sözlerle selamlayarak içeri giriyorlar. Bu beylerden biri zaman zaman beni arayıp telefonda anlattıklarını dikte ettiren kişi; diğer ikisi çalışma arkadaşları. Bu ziyaret sıra dışı sayılır, zira görevim toplantı notlarını daktilo etmek ve bu defa her birine elektronik posta ekinde göndermek. Toplantı için önceden rica ettikleri bir kadeh kırmızı şarap, bir fincan filtre kahve ve bir bardak portakallı gazozu almak için mutfağa yöneldiğim esnada gülüşmelerle birbirlerine laf atıyorlar. İyiye işaret olduğunu düşünüyorum. Bu bir yanılgı. Toplanalı yarım saat bile olmamışken uzlaşmazlık ayyuka çıkıyor; yükselen sesler, hafif de olsa küfürler, hakaretin sınırından dönen eleştirilerle üç adamın birbiriyle savaşı bu.

Buluşmanın konusunun yazılmakta olan bir kitap olduğu açık. Bu adamların ortaklaşa yazdığı bir kitap. Muhtemelen bir roman, değilse heterojen bir anlatı. Konuşmalardan anladığım kadarıyla kitabın Sinan minarelerinden biri gibi olması gerekiyor, öyle diyor yaşlı olan. Minarenin zeminindeki üç ayrı kapıdan üç ayrı kişi girdiğinde, bu üç kişi helezon şeklindeki üç merdivenden üç ayrı şerefeye ulaşmalıymış. Üç merdiven birbirine paralel biçimde yükselse de birbiriyle çatışmaz ve çakışmazmış. Kitap da böyle olmalıymış, ayrı ağızlardan paralel anlatılar halinde gelişmeliymiş, ama çok fazla iç içe geçmemeliymiş ve her anlatının sonunda okuyucu farklı bir kattan da olsa aynı yöne bakakalmalıymış. Ne var ki diğerleri bunu becerememişler, bok etmişler. İhtiyarın ağzından bu “bok ettiniz” sözünü duyar duymaz diğer ikisi adamın üstüne çullanıyorlar; lafla tabii. Sanki adamın öyle diyeceğini önceden biliyorlarmış da verecekleri tepkiyi on defa prova etmişler gibi. Adamın ne tutarsızlığı kalıyor ne hayatını nasıl gelgitlerle yaşayıp boşa harcadığı ne nasıl yeteneksiz olduğu ve neler. Bir ara orta yaşlı olan genç olana sarıyor. Üstüne düşen parçaları baştan savma yazdığı için bağırarak azarlıyor oğlanı. İhtiyara da çatıyor oğlana yol göstermediği için. İhtiyarsa “bırak oğlanı, daha sana yol göstereme-” diyecek oluyor, sözünü tamamlamıyor. “Bok etmişmişiz” diyor orta yaşlı, kısa aralarla birkaç kere. “Sen bok etmişsin asıl” diyor genç olanın oturduğu tarafa doğru, genç olanın umurunda değil; o esnada gözünü kısarak saatine bakmakla meşgul. Genç olan özür diler gibi değilse de ölçülü bir sesle bu işin altına girdiği için pişman olduğunu söylüyor. İkisini de tatmin etmek imkansızmış, ikisinin beklentileri zaten uyuşmuyormuş, başlangıçta çizilen yol haritasına diğer ikisi zaten hiç uymamış, böyle kurgu mu olurmuş ve diğer şeyler. Sözünün sonuna doğru bir “sıçarım böyle işe” eklemeyi ihmal etmiyor. Anlatılan ümitler olmalıydı diyor orta yaşlı olan. Anlatılan pişmanlıklar da olmalıydı diye devam ediyor. Anlattığımız ne ise, uçlardan yeterince uzakta bir yerde ümitlerin pişmanlıklarla nasıl buluştuğunu görmeliydik, batırdık diyor. Birbirlerine bakışlarının kırgın, kızgın, küçümseyici olduğunu seziyorum; yine de garip bir sıcaklık var odada.

Bir ara kapının zili çalıyor, açmak için yerimden kalkıyorum. Kapıdaki Aziz; bir ihtiyacımız olup olmadığını soruyor. Yaşlı olan salondan Aziz’e seslenip buyur ediyor, evindeymiş gibi. Aziz biraz utangaç bir tavırla salona geçiyor, ben Aziz’e çay doldurmak için mutfağa uğruyorum. Döndüğümde konunun değiştiğini duyuyorum. Korsan bölümlerden söz ediyorlar. Şu ana kadar üzerinde hemfikir oldukları tek şey bu korsan bölümlerin varlığı. Bu bölümlerin kendi anlatım tarzlarıyla benzeştiğini, temel kurgudan kopmadığını ama kendilerine ait olmadığını söylüyorlar. Aziz koluyla hafifçe kolumu dürtüyor. Bunu niçin yaptığını anlamıyorum ama anlamak için fazla beklemem gerekmiyor. Orta yaşlı olan “siz bir ekleme yaptınız mı?” diyor nazikçe. Yapmadığımı söylüyorum. Yaşlı olanla genç olan tek ve şaşırmış bir sesle “yapmadınız mı yani?” diye tekrarlıyorlar soruyu. Başımı iki yana sallıyorum.

Sonra aralarındaki tartışma telefonda diktenin gerekliliğine geliyor. Orada değilmişim gibi konuşuyorlar ama incitici olmamak için, sanırım, kelimelerini dikkatle seçiyorlar. Orta yaşlı olan kelimelerini yaşlı olandan ödünç almış gibi söze giriyor. Adalet tanrıçasından, bir elindeki kılıçtan, diğer elindeki teraziden ve gözlerinin bağlı olmasından söz ediyor. Gözlerden söz ederken sesi pesleşiyor. Bundan biraz rahatsızlık duysam da incinmiyorum. Kendimi bildim bileli gözlerim bana sadece dışarıda ışık olup olmadığını gösterdiği, ışığın veya karanlığın içinde neler döndüğünü aktarmayı başta kulaklarım olmak diğer duyularıma bıraktığı için adalet tanrıçası ben olmalıyım. Genç olan “anlaşılan bizimki tarafsızca görmemekten fazlasını yapmış” diyor. Yaşlı olan haksız sözleri kılıcıyla kesip anlatılanları dengeleyen birinin hikâye çizgisi için faydalı bile olabileceğini söylüyor savunur bir tonda. Verdiğim hizmetin gerekliliği üzerinde bir uzlaşma oluşmuyor, gereksizliği üzerinde de. Hem var hem yok hissediyorum.

İçimden “hem var hem yok” diye geçirirken Aziz söze giriyor. “Varlık ve yokluk” diyor Aziz “el ele yürüyebilir”. O an göz kapaklarımın arasından her zamanki cılız ışıktan fazlası girmeye başlıyor. Masanın üstünde ellerimi, örtünün desenini seçmeye başlıyorum. Ayağa kalkıyorum. Salonda kimse yok, sadece Aziz. Aziz duvardaki aynadan bana bakıyor.

Böylece özetleyebileceğim dün akşamın üstüne yapabileceğim fazla bir şey yok. Gözüm söküğüme takılıyor. Sarmaya başlıyorum kendimi, geride sadece ellerim kalana, o iki elin sımsıkı tuttuğu bir büyük yumak olana kadar.