Pages

2019-05-23

K.

Kütüphane planı talihsiz bir biçimde yattı. Saçma sapan rüyalarla boğulduğum küçük otel odasında cep telefonumun ziliyle uyandım. Yataktan fırlayıp yüzümü yıkamam, resepsiyona birkaç gün daha kalacağımı söyleyip taksiye atlamam ve hastanenin morguna varmam İstanbul normalinin altında, belki kaşla göz arasında oldu. “Hocam, ailesinden kimseye ulaşamadık. Telefonunda en son sizin mesajınızın olduğunu görünce başka çare kalmadı deyip sizi aradık; kusura bakmayın” dedi genç tabip. Muhtemelen stajyerliğini yapan genç bir hekimdi. Yaşanan durum karşısında önemi olmadığını söyledim. “Tespitimize göre hem boğulmuş hem de bıçaklanmış Hocam” dedi, “karşı koyma şansı olmamış gibi, sanki bir saldırgan gırtlağına sarılırken, öteki bıçağı yüreğine saplamış ve belki iki kez çevirmiş”. Tabibin açtığı örtünün altından çıkan gençliğin temizliğine alabildiğine boyanmış yüze bakarken “kaymakta olan gözleriyle yüzünün hemen yakınında beylerin yanak yanağa dayanmış olarak kararı izleyişlerini de gördü mü acaba?” diye geçti aklımdan. Tabip “Af edersiniz Hocam, bir şey mi dediniz?” dedi. Hayır anlamında başımı salladım.
Evrak işlerini halletmek için ofisine geçtiğimizde tabip “Hocam” dedi, “sizce kaymakta olan gözleriyle yüzünün hemen yakınında beylerin yanak yanağa dayanmış olarak kararı izleyişlerini de görmüş müdür K?”. Morgdaki iç daraltıcı tecrübeye dair hatırladığım son şey bu. Bu sözü duyar duymaz bayılmış olmalıyım, aynı hastanenin dördüncü katındaki bir odada gözümü açana kadar.
Aklım yerine geldiğinden beri ağzımı açıp tek kelime etmedim. Doktorun söylediğine göre bilincim altı gün kapalı kalmıştı. Bir şey sorduğunda kendisine sadece baş hareketleriyle cevap veriyordum ve bundan şikayetçi gibi görünmüyordu. Her iki saatte bir ateşim ve tansiyonum ölçülüyor, her öğün zamanında önüme geliyordu. Yemekler leziz olsa da her şeyi o kısacık saplı tahta kaşıkla yemek işkence gibiydi. Başkaca sorun yoktu. Gözümü açtığım o birkaç saatin içinde doktorumu sahiplenmeye başlamıştım. Kısa boylu, koyu kestane saçlı, göz yuvarları büyük bu hanımın ayaklarını yere sertçe vurarak yürümesi ve diğerlerinin sorduğu sorulara net cevaplar vermesi dikkatimi çekmişti. Kadında batı Hıristiyan ikonografisinden izler vardı sanki, daha doğrusu kadın ikonografinin içinden fırlayıp çıkmış gibiydi. Bana bunu düşündürten, kadının ten renginin aşırı kansızlık çekenlerde olduğu kadar beyaz olmasıydı sanırım. “Sizi bir gece daha yatıralım” dedi, “yarın sabah son kontrollerinizi yaptıktan sonra taburcu ederiz.” Başımı salladım. Sonra yeniden uyumuşum.
Taburcu işlemleri uzun sürmedi, ödenecek bir ücret de çıkmadı. Morga teşhise geldiğim için masrafları hastane hesabı karşılamış. O anda bu ne kadar anlamsız geldiyse de takılmadım. Tekerlekli sandalyeyle indirildiğim zemin katta beni indiren hastabakıcıya morga uğramak istediğimi söyledim. Önce doktora sorması gerekirmiş. Beni sandalyede bırakıp hastanenin önüne çıktı, yanında morgun tabibiyle geri döndü. Üstünden gelen kokuya bakılırsa tabip sigara molasındaydı. “Sonunda iyileşmişsiniz Hocam, geçmiş olsun” diyerek elimden ve omuzumdan tutup beni ayağa kaldırdı.
Çocuğun cesedini sorduğumda yüzünü şaşkın bir ifade kapladı. “Bilmiyor musunuz?” dedi, “durun sizi götüreyim”. Böylece hastane binasından çıkıp kısa bir taksi yolculuğundan sonra Edebiyat Fakültesinin kütüphanesine geldik. “Benim hemen dönmem lazım Hocam” dedi tabip, “zayıf izlerin esiri olduğumdan daha çok, mesaimin esiriyim”. Arabanın kapısını kapatmadan önce elini uzattı, gayrı ihtiyari karşılık verdiğimde elime bir kâğıt parçası tutuşturdu. Ne yazdığına bakmak için kâğıdı açıp düzeltmeye çalışırken bir kuş, karga olmalı, kâğıdı elimden kaptığı gibi gözden kayboldu.