Kütüphane planı talihsiz bir biçimde yattı. Saçma
sapan rüyalarla boğulduğum küçük otel odasında cep telefonumun ziliyle uyandım.
Yataktan fırlayıp yüzümü yıkamam, resepsiyona birkaç gün daha kalacağımı
söyleyip taksiye atlamam ve hastanenin morguna varmam İstanbul normalinin
altında, belki kaşla göz arasında oldu. “Hocam, ailesinden kimseye ulaşamadık.
Telefonunda en son sizin mesajınızın olduğunu görünce başka çare kalmadı deyip
sizi aradık; kusura bakmayın” dedi genç tabip. Muhtemelen stajyerliğini yapan
genç bir hekimdi. Yaşanan durum karşısında önemi olmadığını söyledim.
“Tespitimize göre hem boğulmuş hem de bıçaklanmış Hocam” dedi, “karşı koyma
şansı olmamış gibi, sanki bir saldırgan gırtlağına sarılırken, öteki bıçağı
yüreğine saplamış ve belki iki kez çevirmiş”. Tabibin açtığı örtünün altından
çıkan gençliğin temizliğine alabildiğine boyanmış yüze bakarken “kaymakta olan
gözleriyle yüzünün hemen yakınında beylerin yanak yanağa dayanmış olarak kararı
izleyişlerini de gördü mü acaba?” diye geçti aklımdan. Tabip “Af edersiniz
Hocam, bir şey mi dediniz?” dedi. Hayır anlamında başımı salladım.
Evrak işlerini halletmek için ofisine
geçtiğimizde tabip “Hocam” dedi, “sizce kaymakta olan gözleriyle yüzünün hemen
yakınında beylerin yanak yanağa dayanmış olarak kararı izleyişlerini de görmüş
müdür K?”. Morgdaki iç daraltıcı tecrübeye dair hatırladığım son şey bu. Bu
sözü duyar duymaz bayılmış olmalıyım, aynı hastanenin dördüncü katındaki bir
odada gözümü açana kadar.
Aklım yerine geldiğinden beri ağzımı açıp tek
kelime etmedim. Doktorun söylediğine göre bilincim altı gün kapalı kalmıştı. Bir
şey sorduğunda kendisine sadece baş hareketleriyle cevap veriyordum ve bundan
şikayetçi gibi görünmüyordu. Her iki saatte bir ateşim ve tansiyonum ölçülüyor,
her öğün zamanında önüme geliyordu. Yemekler leziz olsa da her şeyi o kısacık
saplı tahta kaşıkla yemek işkence gibiydi. Başkaca sorun yoktu. Gözümü açtığım
o birkaç saatin içinde doktorumu sahiplenmeye başlamıştım. Kısa boylu, koyu
kestane saçlı, göz yuvarları büyük bu hanımın ayaklarını yere sertçe vurarak yürümesi
ve diğerlerinin sorduğu sorulara net cevaplar vermesi dikkatimi çekmişti. Kadında
batı Hıristiyan ikonografisinden izler vardı sanki, daha doğrusu kadın
ikonografinin içinden fırlayıp çıkmış gibiydi. Bana bunu düşündürten, kadının
ten renginin aşırı kansızlık çekenlerde olduğu kadar beyaz olmasıydı sanırım.
“Sizi bir gece daha yatıralım” dedi, “yarın sabah son kontrollerinizi yaptıktan
sonra taburcu ederiz.” Başımı salladım. Sonra yeniden uyumuşum.
Taburcu işlemleri uzun sürmedi, ödenecek bir
ücret de çıkmadı. Morga teşhise geldiğim için masrafları hastane hesabı
karşılamış. O anda bu ne kadar anlamsız geldiyse de takılmadım. Tekerlekli
sandalyeyle indirildiğim zemin katta beni indiren hastabakıcıya morga uğramak
istediğimi söyledim. Önce doktora sorması gerekirmiş. Beni sandalyede bırakıp hastanenin
önüne çıktı, yanında morgun tabibiyle geri döndü. Üstünden gelen kokuya
bakılırsa tabip sigara molasındaydı. “Sonunda iyileşmişsiniz Hocam, geçmiş
olsun” diyerek elimden ve omuzumdan tutup beni ayağa kaldırdı.
Çocuğun cesedini sorduğumda yüzünü şaşkın bir
ifade kapladı. “Bilmiyor musunuz?” dedi, “durun sizi götüreyim”. Böylece
hastane binasından çıkıp kısa bir taksi yolculuğundan sonra Edebiyat
Fakültesinin kütüphanesine geldik. “Benim hemen dönmem lazım Hocam” dedi tabip,
“zayıf izlerin esiri olduğumdan daha çok, mesaimin esiriyim”. Arabanın kapısını
kapatmadan önce elini uzattı, gayrı ihtiyari karşılık verdiğimde elime bir kâğıt
parçası tutuşturdu. Ne yazdığına bakmak için kâğıdı açıp düzeltmeye çalışırken
bir kuş, karga olmalı, kâğıdı elimden kaptığı gibi gözden kayboldu.