Kar
yağıyor. Kar dört yandan veya akla gelebilecek her yönden yağıyor. Yeri çoktan zapt
etmiş, göğü de zapt etmek istercesine yağıyor. Sarıyor adamı, sarmalıyor. Yolun
başındayken usul usul yağıyordu. Şimdi usul usul değil. Daha çok, artık
istenmeyen bir sevgilinin edası ile yağıyor. Gitmeyi bilmeyen bir sevgilinin.
Başını başka yöne çevirmesi işe yaramıyor. Yere bakması da. İzmir'de yağmazdı
kar. Nazikti oraların havası. Savaştan sonra eve döndüğünde o havaların geride
kaldığının farkındaydı. Şimdi posta müvezzi. Tevzi eden demek, dağıtan kişi.
Paylaştıran anlamı da var, ama postayı paylaştırmak pek saçma. Kimsenin mektup
yazmadığı birine neyi paylaştıracaksın. Olsa olsa bir parça hatırlanma umudunu,
ötesini değil.
Bugün
sadece mektuplar var atın sırtına vurulmuş heybede. Hayvan çok da
huzursuzlanmış görünmüyor, içinden gelen bir adım tutturmuş uğranacak bir
sonraki köye doğru. Köye varınca emaneti teslim edecek köy muhtarına. Buyur
ederler mutlaka bu havada. Sabah kahvaltısında ayran aşı verirler, yoğurt ile
yarma buğdayın güzel buluşması. El ayak ısınıp, atın bakımını yaptıktan sonra
yeniden çıkacak yola. Sonraki köyün yolunda kabataslak aynı hikâye. Kar böyle
bastırmasa akşam çökmeden varmış olacaktı köye.
Savaş
yıllarının İzmir'ini düşünmek yol sıkıntısını azaltıyor. Orada farklı işlerde
çalışmıştı. Kahvecilik de yapmıştı, limanda da çalışmıştı. Çapkın da sayılırdı.
Memlekette kalanlar cephede sanıyorlardı onu, değildi. Cephe gerisinde görevler
almamış değildi yine de. Bir on yılını İzmir'de geçirdikten sonra dönme zamanı
gelmişti. İçten gelen bir fısıltı dön artık demişti, dön de demir at artık.
Uzun dönüş yolunda o küçük tekne çapasını şikâyet etmeden taşıdı. Çok kişilerle
ahbaplık etti yol boyunca, denizden uzak garip memleketinde çapayla ne
yapacağını anlamayan kişilerle.
Köye
epeyce yol var. Sırnaşık kar dinmeyecek gibi. İnce ince, kum gibi yağıyor.
Tüfeğinin namlusuna asılı idare lambasının cılız ışığı da sıkılmış sanki, kar
taneleri ile oyun oynuyor. Kâh aralarından geçip kayboluyor, kâh üstlerinden
yansıyor. İzmir'de iken bir defa film izlemişti. Batı Cephesi askerlerinin
İzmir'e girişi, bayrağı hükümet binasında göndere çekişi. Son kaç yüzyılın en
coşkulu olayıydı bu. Sahneler hala aklında. Sinema ne güzel bir şey, ne
hayranlık duyulası icat. Hızla akan resimler, hayattan daha hızlı, hayal
gücünden yavaş. Lamba ışığının filmi oynuyor şimdi, kar tanelerinden bir
perdenin üzerinde. At farkında değil, adımlarını aksatmadan perdenin üstüne
üstüne gidiyor. Müvezzi filmin içindedir şimdi.
Çok
hızlı akıyor filmdeki olaylar. Genç bir adam görüyor, yalınayak. Büyükçe bir
taşın üstüne çıkmış çevresindeki kızlara sesleniyor. Sesi duyulsun diye gayret
içinde. Sözünü bitiriyor, kızlar topluca âmin der gibi ellerini kaldırıyorlar.
Taştan inince olgunlaşıyor birden. Ayakkabıları var, parlak siyah, tertemiz.
Bir de üniforması ve şapkası. O da mı müvezzi? Öyle görünmüyor. Kız çocukları
görünüyor şimdi perdede, süslü giydirilmiş, saçları kurdeleli. Üniformalı
adamın çevresindeler. Üniformalı adam elini uzatıyor. Müvezzi ulaşmaya
çalışıyor ellerine, tutamıyor. Kızlar uçup gidiyor birden. Başka bir kız, sert
çehreli, peydah oluyor. Üniformalı adamın hemen yanında, arkasında, önünde. On
üç gül var elinde, onu solmuş, üçü taze. Yüzünde çizgiler var şimdi. Aynı
elinde tutuyor gülleri. Şimdi bir sandalyede oturuyor, üniformalı adam
arkasında. Bir eli sandalyenin sırtında, bir eli kadının omuzunda. Fotoğraf
çektirir gibi bir halleri var, ama makinenin gözüne bakmıyorlar. Daha uzakta
bir şeye takılmış gözleri. Ufka dalmış gibiler, çok uzaktan bir haber bekler
gibi. Mutluluğu, hüznü, pişmanlığı, huzuru, sıkıntıyı, her ne varsa gözlerinde
onu saklar gibiler.
Adamın
bakışları bir an müvezziye yöneliyor, yüzü hala ufka dönük. O bir bakış
süresinde adamın gözleri sırlanmış gibi, müvezzi kendini görüyor sağ gözün
bebeğinde. Virane evlerin ortasında, meydanda. Evler terk edilmiş. Tanıyor bu
evleri müvezzi. Sırt sırta, omuz omuza verdiklerinde insanı bağlara kadar
çıkarabilir bu evler. Bir damdan diğerine atlayarak çarşıya kadar iner insan
isterse. Uzun bir yol değil, ama onca yükle çıkması da inmesi de zor bir yol.
Vicdan yükü ağır çeker demişti babası müvezziye. Doğru adam olursan ama,
demişti, hafif olur, belini bükmez. Babadan miras bir hayat reçetesi, hekimden
alamazsın. Aç karınla tok uyumanın yolunu bir kez daha söyledikten sonra son
nefesini vermişti. Şimdilerde anlıyor müvezzi, hayatın berrak göremediği
kısmını o son nefesle buğulanmış bir camdan görmeye çalıştığını.
Meydanın
ortasında müvezzi. Başını yokuşa çeviriyor. Sağlı sollu selamlaşarak bağlara
kadar çıkan evler sessiz. Yıkık, terk edilmiş. Kim bilir, kendi ömürlerinde
kaçıncı kere. Kaçıncı kere olduğunu meydandaki sıvası dökülmüş, taşlarından
bazısı düşmüş cami ile yokuşun ortasındaki damsız kiliseden başkası bilmez.
İkisinin de uğrayanı çoktu eskiden. Nicedir konuşmuyor yukarıdaki aşağıdaki
ile. Yüz yıl olmuştur sesini kaybedeli. Babasından biliyor müvezzi, bu ikisinin
eskilerde birbirine nasıl seslendiğini, günde kaç kere. Şimdi yukarıdaki
dilsiz, aşağıdaki sahipsiz.
Kadının
gözleri meydana dönüyor bir an, ardından müvezzinin gözleri. İki kız çocuğunu
izliyor kadın, bir oyun oynuyor gibiler. Büyük olanın üzerinde pembe bir
elbise, ayağında süslü pembe terlikler. Teni beyaz, saçı şekilli, gözleri
sürmeli. Yüksekçe bir taşın üstünde oturuyor. Küçük kızın saçları kısa.
Ayağında lastik ayakkabıları, büyüğün üzerinde oturduğu taşın etrafında
dönüyor. Dönerken de büyüğü izliyor, başı sürekli ona dönük. Ellerini çırpıyor,
bir şarkı mırıldanıyor, anlaşılmaz. Büyük tepkisiz, gözleri donuk. Küçüğün
oyunuyla ilgileniyor gibi değil. Küçük kızın şarkısı boğuklaşıyor, artık belli
değil neşeli bir oyun şarkısı mı, yoksa yutkunmalarla kesilen bir ağlama mı
olduğu.
Küçük
kız dönmeyi kesiyor taşın etrafında, başı yerde. Başını kaldırıyor, büyük kıza
bakıyor. Büyük kızın gözleri uzaklarda kaybolmuş. Ağlamaya başlıyor küçük kız.
Sesin yırtılıp parça parça olduğu bir ağlama. Gözlerini elleriyle silmeye,
yüzünü temizlemeye çalışıyor. Ellerini yüzünün neresine sürse kandan izler
bırakıyor elleri. Taşa sürmeye başlıyor ellerini, tekrar tekrar, durmadan.
Ellerinin kâh avuç içlerini sürüyor taşa, kâh dışını. O an görüyor müvezzi, taş
değil.. bir kamyon. Kasasında bir evin eşyaları toplanmış, henüz örtüsü
kapatılmamış. Büyük kız kamyonun tepesinde, eşyaların üzerinde. Kız olduğu
yerde suya dönüyor, eşyaların arasından akıp kayboluyor. Kamyon hareket ediyor,
sürücüsü yok. Ağır ağır ilerlemeye başlıyor meydandan uzağa. Küçük kız durduğu
yerde el sallıyor kamyonun arkasından.. küçük kız ardından koşuyor kamyonun..
durup el sallıyor.. ardından koşuyor.. durup el sallıyor.. ardından koşuyor..
Silinmeye başlıyor küçük kızın küçük gövdesi, hayaleti kalıyor geride sadece,
elleriyle yüzünü kapatmış.
Cami
kayboluyor, kilise kayboluyor, yol boyu damlarıyla evler siliniyor yavaş yavaş.
Yolun sonundaki dağ buharlaşıyor, sisleniyor müvezzinin görüşü. Silinenlerin
eskiden olduğu yere kar yağıyor şimdi. Usul usul yağıyor, büyük tanelerle. Yine
de hava sıcak, müvezzinin içi ısınıyor. Yüzüne bir gülümseme geliyor.
Bir
çift göz, kalın bir bıyık ve kemerli bir burnun üzerinden bakıyor müvezziye.
Yeni kaynamış süt ve tandır ekmeği kokusu alıyor müvezzi. Üzeri sıkı örtülmüş.
Şükür derken, muhtarın ılık nefesi müvezzinin yüzüne çarpıyor. Şükür, donmaktan
kurtuldun.