Son
arama kısa sürdü. Büyük harflerle "devam edecek" yazdırdı en son.
Noktalamayı söylemezdi önceden, bu defa söyledi, iki nokta. İki noktayı üst
üste yerleştirince insanın açıklaması hazır oluyor sanırım, yan yana
yerleştirince ise insan bir düşünme aralığı, kısa da olsa bir nefes alma süresi
talep ediyor. Aklından geçen başka şeyler olmalı, eklenecek başka şeyler,
kafasında kurgulanması gereken başka şeyler, süzülmesi gereken başka şeyler,
bir dostu kırmamak için yutulması gereken şeyler, belki çiğnenmeden, çiğnendiği
sezilmeden. Sonraki aramasında hikayeye devam etmedi. Belki bir gezisinden
kalan bir hikayeye geçti. O iki noktadan sonrasının gelmeyeceğini hissediyorum.
Midesi
ekşimişti en son, taksiden indiği gibi kaldırımın ortasındaki bir ağacın dibine
kusuyor. Başlık olarak da Kusmuk demişti. Bu kadar basit olmamalı. Ana fikri
başlıkta anmamayı ortaokul birinci sınıfta öğretiyorlar. Mutlaka anılacaksa,
başlıktan metine giden yol dönemeçlerle dolu olmalı. Okuma melekeleri gelişmiş
insanlar anlatımda doğrudanlığı sevmiyorlar. Doğrudanlık ucuzluğun bir
göstergesi, sıradanlığın, köylülüğün. Eğitimle geçen yılların sonunda tüm bu
hastalıklar aşılıyor.
İstisnaları
olmakla birlikte, orta veya üst düzeyde bir memuriyet işinin bulunmasını
izleyen ilk yıllarda tamamlanıyor tedavi. Yöneticinin kızları, bakkalın oğlu ve
üst kattaki genç çift, hepsi aynı kalıba pek ala oturmuştu. Yıllarca ağızdan
cılız ve güvensiz çıkan, dudaklardan çıktığı anda yere dökülen sözcükler, çok
değil iki yıl içinde, havada yankılanarak uçar hale gelmişti. Üstüne basılan
harfler, büfeciden sigara isterken bile tiyatro repliklerine yakışır bir nefes
alma düzeni, biten cümlenin ardına takılmış iadeli-taahhütlü pulları. Ezilen
harfler ve sözcüklerin arasına sıkışmış boşluklar boşa gitmemeli. Ertesi gün
işyerinde söyleyeceklerini akşam evde prova ediyorlar mıdır? Toplantıda proje
istemediğim bir yöne giderse, şöyle bir bakarım, böyle kinayeli laf vururum
diyorlar mıdır? Dediklerini biliyorum. Yöneticinin kızları akşam yemeğinden
sonra meyve faslında o günü, olanları ve ertesi gün söyleyeceklerini pazardan
perşembeye her gün bir bir gözden geçirirler. Genç çift yatma saatine bırakıyor
bu işi. Kabul gören dolaylı iletişim demek ki, ve işin kötüsü bu provaları her
daim duyuyor olmam.
Bir
insan çevresinden dolanıyorsa bir şeyin, o şeyden saklanıyordur bence. Sahi, o
dolaylı replikleriyle oynarken günün tiyatrosunu, neden saklanıyorlardır?
Yöneticinin kızları örneğin. Oturma odasının duvarlarını geçip herkese malum
olanı işyerinizde de biliyorlar mı? Personelciler değil, yakın çalışma
arkadaşlarınız ve yöneticileriniz biliyorlar mı? Adem abinizle konuştum bugün,
ikinizin de işi tamam. Atamalarınız yakın. Yalnız sen önce Meşrutiyet'teki
binada başlayacakmışsın. Sonra ablanın yanına Kavaklıdere'ye aldıracak seni
Adem. Başlangıç dereceleriniz farklı olacakmış, seninki açık öğretim olduğu
için. Ama öylesine de olsa bir yüksek lisans yaparsan açık öğretimli olmana
kimse bakmazmış. Neyse buna da şükür. Emekli olduk ama sözümüz geçiyor hala.
Adem az ekmeğimizi yemedi, ama siz üstten bakıp da saygıda kusur etmeyin,
büyüğünüzdür. Nihat'la konuşayım bakalım, seni yazdırabilecek miyiz yüksek
lisansa. O da bitince eksik dereceni, kademeni, artık neyse, alırsın. Nasıl
tiksinmiştim duyduğumda. Komşuların tebriklerini kabul ederken, alın terine,
bilek gücüne girmeseydiniz iyiydi. Çalışma arkadaşlarınızdan sakladınız mı Adem
abinizi, Nihat amcanızı. Belki onların da abileri, amcaları vardır, kim bilir.
Kim bilecek canım. Üst kattaki adamın karnesi daha temiz. Lekelenmiş, yıkanmış,
leke tam çıkmamış ama sadece güneşe çıkınca görünüyor gibisinden temiz.
Normalde hayatta geçemezdim o unvana hayatım. Bizim kurum bir alem bilirsin.
Bugün hop bir yönetim kurulu kararı, bizim unvandakilerin tümü oraya. Başkan
yardımcısı hakkaniyetli adam, onlar da hayat doktorası yaptı demiş. Nefret
ederler şimdi bizden. Biz diğer sınavla girdik ya kuruma. Aman takma canım. Ne
takacağım bir tanem, biz onlar gibi bir elimiz yağda bir elimiz balda
çalışmıyoruz beş senedir. Bütün angarya bizde zaten. Sadece fiilen görevde
olanlar geçiyor oraya. Yurtdışında doktorada bulunanlar şanslarına küssün
artık. Duyduğumda şaşkına dönmüştüm bunu. Piyango usulü terfi bu olsa gerekti.
Beyim ne yapıyor acaba işyerinde? Yeni unvanıyla caka satarken içten içe korkuyor
mudur? Ya bir gün bilmediğim yerden gelirse, bindelik sırasıyla adam alan yere
yüzdelik sırasıyla girdik de bakalım devamı gelecek mi kazasız belasız diyor
mudur? Kurumun sınavına şükret aslında, bindelikle yüzdeliği ayıramayan bir
garip sınavdır herhalde. Sahi sen nasıl bitirdin o bölümü, bindelikle
yüzdeliğin terazisini yapmayı öğrenmeden. Haklısın, çevresinden dolanmalı, her
gün için güzel bir piyes yazılmalı, sekiz saat oynanmalı. Fazla mesai için
piyese gerek yok, mesaiye nasıl olsa ötekiler kalıyor. Bakkalın oğluna ısındım
şimdi, onun hikayesini bilmiyorum. Hem hacı bakkalı kim takar sonuçta.
Bir
yanılsamadan söz etmişti. Nasıldı? İş çıkışından sonra güçlü ışıldaklarla
aydınlatılan gri binalar pembeye dönüyordu. Hiç görmedim bunu ama hayal
edebiliyorum. Yöneticinin kızları, üst kattakiler o gri binalarda mı
çalışıyorlardır? Onlar gibi olan kaç kişi daha mesaisini tamamlıyordur o
binalarda her gün? Çalışanların onda biri mi, çeyreği mi, yarısı mı. Kesirler,
ilkokul iki miydi, üç müydü? Neyse ne. Çalışanların kaçta kaçı olduğu önemli
mi? Onlar gibi olmayanlar nasıl davranıyordur ki? Sineye mi çekiyorlardır? Öyle
olmalı. Her gün kavgayla geçer mi? Yüz yüze bakıyoruz diyorlardır belki,
efendiliği elden bırakmayalım. Aman bunlar tepemize geçer bir gün deyip
övgülerle konuşuyor da olabilirler. Bu daha olası. Doktor ağzından kaçırmıştı,
nezihtir o kurum, çalışanlarının dörtte biri seanslarını aksatmaz diye. Kurum
anlaşmalı gelmiyorlardır tabii, sağlık dosyasına işlenmese daha iyi. Saatlik
izinden sessizce kullanılan iki saat, yılların hatırına üç yüz yerine iki yüz
elli liradan sunulan bir saatlik tedavi. Ayda bin lira ediyor kabataslak, iyi
paraymış. Bina niye pembeye dönüyor? Zihnimde canlandırmaya çalışıyorum.
Nedense yağmurlu bir akşam geliyor aklıma, serince bir hava, çiseleyen pis bir
yağmur, arabalardan çıkan dumanlı pis buhar. Gri binadan çıkmaya başlıyorlar,
yöneticinin kızları, üst kattaki adam. Üst kattakinin karısı gelmiş kapıya,
mesaisi saat beşte bitenlerden demek ki. Çıkmaya devam ediyor insanlar.
Birileri bir şeylerini unutmuş olmalı, binaya dönüp az sonra yeniden
çıkıyorlar. Şemsiyeymiş unutulan. Çıkanların bir kısmı bekleyen taksilere
bindikleri gibi gidiyor. Arkadan daha yoğun bir grup çıkıyor binadan. Bina öne
doğru eğiliyor bir an, sonra doğruluyor. Bir grup daha çıkıyor, önceden
çıkanlara karışarak. Bina bir daha eğiliyor, daha az bu sefer. Son bir grup
daha çıkarken ışıldaklar yanıyor. Binanın cephesi pembe görünüyor, cılız bir
pembe.
Uykuya
dalmadan hemen önce mi duydum, rüya mıydı bilmiyorum, üst kattan yöneticinin
kızlarının sesleri geliyor, gece gece oturmaya gitmek de nesi? Kaşık
şıngırtıları arasında kızlardan büyük olan konuşuyor, duydunuz mu bakkalın oğlu
genel müdür yardımcısı olmuş, yirmi sekiz yaşında, yuh yani.