Pages

2014-02-14

Dolaylı

Son arama kısa sürdü. Büyük harflerle "devam edecek" yazdırdı en son. Noktalamayı söylemezdi önceden, bu defa söyledi, iki nokta. İki noktayı üst üste yerleştirince insanın açıklaması hazır oluyor sanırım, yan yana yerleştirince ise insan bir düşünme aralığı, kısa da olsa bir nefes alma süresi talep ediyor. Aklından geçen başka şeyler olmalı, eklenecek başka şeyler, kafasında kurgulanması gereken başka şeyler, süzülmesi gereken başka şeyler, bir dostu kırmamak için yutulması gereken şeyler, belki çiğnenmeden, çiğnendiği sezilmeden. Sonraki aramasında hikayeye devam etmedi. Belki bir gezisinden kalan bir hikayeye geçti. O iki noktadan sonrasının gelmeyeceğini hissediyorum.
Midesi ekşimişti en son, taksiden indiği gibi kaldırımın ortasındaki bir ağacın dibine kusuyor. Başlık olarak da Kusmuk demişti. Bu kadar basit olmamalı. Ana fikri başlıkta anmamayı ortaokul birinci sınıfta öğretiyorlar. Mutlaka anılacaksa, başlıktan metine giden yol dönemeçlerle dolu olmalı. Okuma melekeleri gelişmiş insanlar anlatımda doğrudanlığı sevmiyorlar. Doğrudanlık ucuzluğun bir göstergesi, sıradanlığın, köylülüğün. Eğitimle geçen yılların sonunda tüm bu hastalıklar aşılıyor.
İstisnaları olmakla birlikte, orta veya üst düzeyde bir memuriyet işinin bulunmasını izleyen ilk yıllarda tamamlanıyor tedavi. Yöneticinin kızları, bakkalın oğlu ve üst kattaki genç çift, hepsi aynı kalıba pek ala oturmuştu. Yıllarca ağızdan cılız ve güvensiz çıkan, dudaklardan çıktığı anda yere dökülen sözcükler, çok değil iki yıl içinde, havada yankılanarak uçar hale gelmişti. Üstüne basılan harfler, büfeciden sigara isterken bile tiyatro repliklerine yakışır bir nefes alma düzeni, biten cümlenin ardına takılmış iadeli-taahhütlü pulları. Ezilen harfler ve sözcüklerin arasına sıkışmış boşluklar boşa gitmemeli. Ertesi gün işyerinde söyleyeceklerini akşam evde prova ediyorlar mıdır? Toplantıda proje istemediğim bir yöne giderse, şöyle bir bakarım, böyle kinayeli laf vururum diyorlar mıdır? Dediklerini biliyorum. Yöneticinin kızları akşam yemeğinden sonra meyve faslında o günü, olanları ve ertesi gün söyleyeceklerini pazardan perşembeye her gün bir bir gözden geçirirler. Genç çift yatma saatine bırakıyor bu işi. Kabul gören dolaylı iletişim demek ki, ve işin kötüsü bu provaları her daim duyuyor olmam.
Bir insan çevresinden dolanıyorsa bir şeyin, o şeyden saklanıyordur bence. Sahi, o dolaylı replikleriyle oynarken günün tiyatrosunu, neden saklanıyorlardır? Yöneticinin kızları örneğin. Oturma odasının duvarlarını geçip herkese malum olanı işyerinizde de biliyorlar mı? Personelciler değil, yakın çalışma arkadaşlarınız ve yöneticileriniz biliyorlar mı? Adem abinizle konuştum bugün, ikinizin de işi tamam. Atamalarınız yakın. Yalnız sen önce Meşrutiyet'teki binada başlayacakmışsın. Sonra ablanın yanına Kavaklıdere'ye aldıracak seni Adem. Başlangıç dereceleriniz farklı olacakmış, seninki açık öğretim olduğu için. Ama öylesine de olsa bir yüksek lisans yaparsan açık öğretimli olmana kimse bakmazmış. Neyse buna da şükür. Emekli olduk ama sözümüz geçiyor hala. Adem az ekmeğimizi yemedi, ama siz üstten bakıp da saygıda kusur etmeyin, büyüğünüzdür. Nihat'la konuşayım bakalım, seni yazdırabilecek miyiz yüksek lisansa. O da bitince eksik dereceni, kademeni, artık neyse, alırsın. Nasıl tiksinmiştim duyduğumda. Komşuların tebriklerini kabul ederken, alın terine, bilek gücüne girmeseydiniz iyiydi. Çalışma arkadaşlarınızdan sakladınız mı Adem abinizi, Nihat amcanızı. Belki onların da abileri, amcaları vardır, kim bilir. Kim bilecek canım. Üst kattaki adamın karnesi daha temiz. Lekelenmiş, yıkanmış, leke tam çıkmamış ama sadece güneşe çıkınca görünüyor gibisinden temiz. Normalde hayatta geçemezdim o unvana hayatım. Bizim kurum bir alem bilirsin. Bugün hop bir yönetim kurulu kararı, bizim unvandakilerin tümü oraya. Başkan yardımcısı hakkaniyetli adam, onlar da hayat doktorası yaptı demiş. Nefret ederler şimdi bizden. Biz diğer sınavla girdik ya kuruma. Aman takma canım. Ne takacağım bir tanem, biz onlar gibi bir elimiz yağda bir elimiz balda çalışmıyoruz beş senedir. Bütün angarya bizde zaten. Sadece fiilen görevde olanlar geçiyor oraya. Yurtdışında doktorada bulunanlar şanslarına küssün artık. Duyduğumda şaşkına dönmüştüm bunu. Piyango usulü terfi bu olsa gerekti. Beyim ne yapıyor acaba işyerinde? Yeni unvanıyla caka satarken içten içe korkuyor mudur? Ya bir gün bilmediğim yerden gelirse, bindelik sırasıyla adam alan yere yüzdelik sırasıyla girdik de bakalım devamı gelecek mi kazasız belasız diyor mudur? Kurumun sınavına şükret aslında, bindelikle yüzdeliği ayıramayan bir garip sınavdır herhalde. Sahi sen nasıl bitirdin o bölümü, bindelikle yüzdeliğin terazisini yapmayı öğrenmeden. Haklısın, çevresinden dolanmalı, her gün için güzel bir piyes yazılmalı, sekiz saat oynanmalı. Fazla mesai için piyese gerek yok, mesaiye nasıl olsa ötekiler kalıyor. Bakkalın oğluna ısındım şimdi, onun hikayesini bilmiyorum. Hem hacı bakkalı kim takar sonuçta.
Bir yanılsamadan söz etmişti. Nasıldı? İş çıkışından sonra güçlü ışıldaklarla aydınlatılan gri binalar pembeye dönüyordu. Hiç görmedim bunu ama hayal edebiliyorum. Yöneticinin kızları, üst kattakiler o gri binalarda mı çalışıyorlardır? Onlar gibi olan kaç kişi daha mesaisini tamamlıyordur o binalarda her gün? Çalışanların onda biri mi, çeyreği mi, yarısı mı. Kesirler, ilkokul iki miydi, üç müydü? Neyse ne. Çalışanların kaçta kaçı olduğu önemli mi? Onlar gibi olmayanlar nasıl davranıyordur ki? Sineye mi çekiyorlardır? Öyle olmalı. Her gün kavgayla geçer mi? Yüz yüze bakıyoruz diyorlardır belki, efendiliği elden bırakmayalım. Aman bunlar tepemize geçer bir gün deyip övgülerle konuşuyor da olabilirler. Bu daha olası. Doktor ağzından kaçırmıştı, nezihtir o kurum, çalışanlarının dörtte biri seanslarını aksatmaz diye. Kurum anlaşmalı gelmiyorlardır tabii, sağlık dosyasına işlenmese daha iyi. Saatlik izinden sessizce kullanılan iki saat, yılların hatırına üç yüz yerine iki yüz elli liradan sunulan bir saatlik tedavi. Ayda bin lira ediyor kabataslak, iyi paraymış. Bina niye pembeye dönüyor? Zihnimde canlandırmaya çalışıyorum. Nedense yağmurlu bir akşam geliyor aklıma, serince bir hava, çiseleyen pis bir yağmur, arabalardan çıkan dumanlı pis buhar. Gri binadan çıkmaya başlıyorlar, yöneticinin kızları, üst kattaki adam. Üst kattakinin karısı gelmiş kapıya, mesaisi saat beşte bitenlerden demek ki. Çıkmaya devam ediyor insanlar. Birileri bir şeylerini unutmuş olmalı, binaya dönüp az sonra yeniden çıkıyorlar. Şemsiyeymiş unutulan. Çıkanların bir kısmı bekleyen taksilere bindikleri gibi gidiyor. Arkadan daha yoğun bir grup çıkıyor binadan. Bina öne doğru eğiliyor bir an, sonra doğruluyor. Bir grup daha çıkıyor, önceden çıkanlara karışarak. Bina bir daha eğiliyor, daha az bu sefer. Son bir grup daha çıkarken ışıldaklar yanıyor. Binanın cephesi pembe görünüyor, cılız bir pembe.
Uykuya dalmadan hemen önce mi duydum, rüya mıydı bilmiyorum, üst kattan yöneticinin kızlarının sesleri geliyor, gece gece oturmaya gitmek de nesi? Kaşık şıngırtıları arasında kızlardan büyük olan konuşuyor, duydunuz mu bakkalın oğlu genel müdür yardımcısı olmuş, yirmi sekiz yaşında, yuh yani.