Sararmış-1
Kapının
önünde sessizce bekleyen ayakkabıları aldı. Evinden ayrılan bir konuğun
ayakkabılarını sunarken yaptığı gibi işaret ve orta parmaklarını ayakkabıların
sırt kısmına destek yaparak ve diğer parmaklarını mümkün olduğunca uzak tutmaya
çalışarak. İçinden şükretti.
Zengin
bir duruşu yoktu ayakkabıların, hatta oldukça uzun süredir kullanılmaktan
dolayı oluşmuş derin ama boya ve cilayla zamana direnmiş derin çizgiler vardı
derinin üzerinde. Belli ki, uzunca bir süre taşlı, taşsız, asfalt, kaldırım,
merdiven basamağı görmüşlerdi. Benzerleri olan diğer ayakkabı çiftleri gibi. En
azından bir kez tamirci gördükleri belliydi. Çünkü dikişlerin düzgün çizgisi
yer yer bozuluyor ve tren raylarının makaslardaki buluşmalarını anımsatan çift
çizgiler göze çarpıyordu.
Aziz,
ayakkabıları aldığı kapıdan yavaş adımlarla uzaklaştı. Sadece mekandan
uzaklaşma değildi yaşadığı, ayakkabıları aldığı andan ve kapının ardından gelen
dua ve ağlaşma seslerinden de uzaklaşıyordu. Sokağın köşesini döndüğünde içini
bir rahatlama aldı. Neden utanmıştı bu kadar. Her neyseydi. Ayağındakileri
çıkardı ve ayakkabıları giydi. Boldular biraz ama olsundu, bir parça kağıt ve
tabana yayılacak bir parça keçe yeter de artardı bile. Kaldırımın üzerinde
duran ve şimdi yerlerini alan siyah ayakkabıları kıskançlıkla izleyen sünger
terlikler uzaklaşan Aziz'i süzerlerken Aziz geri döndü. Unutmuştu onları.
Parmaklarını sakınmadan yerden aldı terlikleri ve kaldırımın kenarındaki
duvarın üzerine bıraktı. Terlikler birisinin "Duvarın üstünde sessizce
bekleyen terlikleri aldı.." diye yazmasını beklemeye koyuldular.
Ayakkabıların
önünden alındığı evden, o evi tanımlayan zamandan, evden gelen ağlaşmalardan
uzaklaşan sadece Aziz değildi. Biri daha uzaklaşmaya çalışıyordu, belki
Aziz'den daha hızlı, Aziz'i geride bırakarak. Her sabah o evden bir şimşek
hızıyla çıkan ve akşamları yorgun ve bitkin bir biçimde, sanki istemeyerek evin
kapısından içeri giren İbrahim Bey'den başkası değildi bu. İbrahim Bey hızlı
adımlarla sokağı geçiyor, çevredeki bakışları her zaman yaptığı gibi başını
hafifçe öne eğerek karşılıyor ve selamların hiçbirinin havada kalmaması için
özen gösteriyordu. İbrahim Bey iki sokak ötedeki kahvehanenin önüne geldiğinde
durdu. İçeriden çıkan iki kişiyi selamladı ve açtıkları kapıdan sessizce içeri
süzüldü. Ali, bana bir çay getir evladım. Ali başını bile çevirmedi İbrahim
Bey'e doğru. Dalgınlaştı bu çocuk da son günlerde iyice, neyse bir daha
söyleye.. diyecekti ki içinden, içeri o sırada giren adamla arkadaşlarının
konuşmalarına kapıldı. Ner'den aldın ayakkabıları Aziz. İki sokak aşağıda bir
adamcağız, Allah rahmet eylesin. Tokyolardan kurtulduk sonunda. İbrahim Bey
muhabbete konu olan ayakkabılara şöyle bir baktı. Kendisini son üç yıldır
mekanlar ve zamanlar arasında taşıyan ayakkabılardan başkası değildi. Çay
içmesem de olur diye düşündü ve kendi kendine güldü Her gün içtiği acı kahvenin
ağzında bıraktığı tattaydı gülüşü. Ama kahve kadar hatırı yoktu artık
dudakların bu ufak kasılma hareketinin.
Kahvehaneden
çıktı. Ayakkabıları Aziz'in ayaklarında, Aziz'in ittiği el arabasının peşinde
asfaltı adımlıyorlardı. Bu duruma ilgisizdi asfalt, en az terlikler kadar.
İki
bin, Bilkent.